SİLVAN KATLİAMININ İZLERİNİ YAŞ’TA SÜRMEK

Hakkı Eren

Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde meydana gelen ve 13 askerin hayatını kaybettiği çatışma yüreklere yine ateş düşürdü. Ümmet’in gencecik fidanları, karanlık odakların acımasız ve insafsız maksatları uğrunda bir kez daha kurban edildi. Ancak her defasında olduğu gibi ateş, yine sadece düştüğü yeri yaktı. Bu olayda ve otuz yıldır cereyan eden diğer olaylarda olduğu gibi hayatını kaybeden askerler, özellikle seçilmişlercesine yine Müslüman halkın gariban evlatları oldu. Bu türden bir olayda zenginlerin, siyasîlerin, üst düzey bürokratların ve komutanların hiçbir yakını yer almadığı için onların yüreğine ateş hiçbir zaman kor gibi düşmedi, ciğerlerini yakmadı. Çünkü hepsinin evlatları veya yakınları, ya orduevlerinde ya da geri hizmette kışlalarda görevlendirildi ve böylesi bir olayla hiç karşılaşmadılar. Yani yine “zenginimiz bedel verir, askerimiz fakirdendir.”

Hal böyle olunca acıyı yüreklerinde sunî olarak hisseden, ancak meseleyi de çözmesi gereken bu insanlar, çözüme yönelik olarak vakıadan uzak, cılız ve korkak adımlar atmaktan öte bir şey yapmadılar ve sorunun tarihî sürecini görmezden geldiler. Çünkü tarihî süreç gün yüzüne çıkarılsa, o zaman Rejim’in kendi halkına karşı ne kadar acımasız davrandığı ortaya çıkacak ve sistemin nasıl bir ihanetle kurulduğu deşifre olacaktı. Fakat bu, binlerce gencin ölümünden, binlerce çocuğun yetim kalmasından ve binlerce eşin dul bırakılmasından daha önemli idi. Çünkü söz konusu, “Devlet’in bekası” olduğunda, gerisi “teferruat”tı! Oysa ecdadımız böyle öğretmemiş, Şeyh Edebali’nin oğlu Osman Bey’e yaptığı ve Osmanlı Devleti’nin kuruluş felsefesi olarak öğrendiğimiz nasihatinde, “Ey oğul, insanı yaşat ki, devlet yaşasın” demişti. 

Kim bilir, bu olay belki daha öncesindekiler gibi unutulup gidecek veya yenileri acımızı sürekli canlı kılacaktır. Peki, bu kan ne zaman bitecek ve nasıl duracaktır? Ölenlerin ve öldürenlerin hepsi bu halkın, bu Ümmet’in evlatları değil midir? Bu nedenle Hükümet, en öncelikli mesele olarak akan bu kanı durdurmalı, yıllardır pek çok benzerini gördüğümüz bu olayların gerçek mahiyetini açığa kavuşturmalı ve bu katliamın ardındaki elebaşlarını derhal deşifre ederek benzer acıların yaşanmasının önüne geçmelidir. Zira bu katliamın zamanlaması daha önce diğerlerinde olduğu gibi çok manidar görünmekte ve burnumuza pis kokuların gelmesine neden olmaktadır. Bu pis kokuların yayılmasına sebep olan hususlar ise şunlardır:

  1. Olaydan yaklaşık bir hafta önce kaçırılan bir Astsubay, bir Uzman Çavuş ve bir Sağlık Memurunun akıbeti hakkında Hükümet yetkilileri ve medya, vurdumduymaz bir tavır sergilemiş ve mesele kamuoyunda şike soruşturması gündeminin gölgesinde bırakılmıştır. Başka türlü bir mesele olsa günbegün şecere tutulur ve kamuoyu konuyla meşgul edilirdi. Ancak bu olay sanki sümenaltı edilmek istenmiştir. 

  2. Silvan’da katledilen askerler, kaçırılan bu üç kişiyi aramak üzere bölgeye sevk edilmişlerdir. Ancak olayla alakalı olarak basında yayınlanan raporlarda, “Askerlerin sevk ve idaresindeki kusurlar nedeniyle açık hedef haline getirildiği, birkaç dakikada olay yerine varabilecek ilk helikopterin 1,5 saat sonra gönderildiği, olay yerine çok yakın askerî birliklerin harekete geçirilmeyerek bekletildiği, askerlerin 43 derece sıcaklıkta, 40 kg. ağırlıkla, 4 gün boyunca aralıksız yürütüldüğü, çatışmadan yarım saat önce PKK’lıların telsiz konuşmalarında “Asker sersem sersem geziyor, neden vurmuyorsunuz” görüşmelerinin saptandığı ancak çatışmadan sadece 10 dakika önce askerlerin uyarıldığı, gelen ihbarlar üzerine tim sayısının birkaç günde 18’e çıkarılarak planlamada karışıklığa yol açıldığı, askerlerin yeterince dinlendirilmediği ve yanlış mevzide konumlandırılarak mevzide bırakılan mühimmatların patlaması ve roketatarlar sonucu çıkan yangın arasında 70 askerin mahsur bırakıldığı…” iddia edilmiştir. Eğer bütün bunlar doğruysa, korkunç bir komployla ve meşhur 33 asker vakıasının bir benzeriyle daha karşı karşıya olduğumuz görünmektedir. 

  3. Yukarıda bahsedilen iddiaları güçlü kılan bir diğer husus ise, olayın vuku bulduğu zaman diliminin gündem maddeleridir. Dikkat edilirse bu menfur saldırı; 

  • Seçim sonucunda ortaya çıkan CHP ve BDP eksenli yemin krizinin CHP ayağının çözülüp BDP ayağının çözüme kavuşturulması adına görüşmelerin yapıldığı bir günde,

  • Yeni Anayasa ve Kürt meselesine çözüm konularının başlıca gündem maddeleri haline geldiği bir dönemde,

  • Demokratik Toplum Kongresi (DTK)’nin kendince “demokratik özerklik” ilan ettiği bir süreçte, 

  • Amerikan Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın gerçekleştireceği ziyaretin arefesinde, 

  • En önemlisi Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısına kısa bir süre kaldığı ve olayın sabahında Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı’nın Ergenekon ve Balyoz tutuklularının terfi durumlarını görüştüğü bir günde meydana gelmiştir. 

Başbakan Erdoğan’ın “ustalık dönemi” dediği ve bu sıfatıyla son olarak görev aldığı bu parlamento dönemi, Kürt meselesinin çözüme yaklaştığı son dönemeç olarak gösterilmiştir. AKP Hükümeti, meselenin çözümü olarak, yapılacak olan yeni Anayasa değişikliğini işaret etmiş ve toplumun her kesiminin bu Anayasa değişikliğine katkıda bulunması gerektiğini belirtmiştir. Çözüme yönelik katkı bağlamında İmralı’yla dahi müzakerelerde bulunulmuş ve konunun siyasî muhatabı olarak görülen BDP ile uygun zeminlerde görüşüleceği izlenimi oluşturulmuştur. Çünkü Hükümet, ülkede büyük değişimler gerçekleştirmeyi düşündüğü yeni Anayasa’nın ancak bu sorun çözülürse gerçekleşeceğini, bu sorun çözüme kavuşturulamaz ise düşünülen Anayasal değişikliğin sadece hayal olacağını bilmektedir. İşte bu nedenle ne zaman çözüme yönelik adımlar sıklaştırılırsa, Ergenekon türü derin yapılanmalar devreye girmekte, süreci baltalamakta ve kat edilen yolu tekrar başa almaktadırlar. Bu konuda toplumun farklı birçok kesiminin görüşleri de aynıdır. İşte onlardan birkaçı: 

Kapatılan HEP’in Genel Başkanı Fehmi Işıklar: “Siyasîlerin yeni Anayasayı deklare ettiği, Kürt sorununun tartışılır hale geldiği bir ortamda böyle bir eylem, barış çabalarına yönelik darbe niteliği taşıyor. Rastgele gelişen bir eylem değil, aksine planlanmış, zamanlaması önceden ele alınmış bir saldırı.”

Kürt Siyasetçi Sertaç Bucak: “Saldırı, Kürt sorununun siyasal çözümüne ve demokratik Anayasa yapma girişimine yönelik yapılmış büyük bir darbedir.”

Kürt Devrimci Demokratlar Hareketi Genel Sekreteri Halim İpek: “33 er olayındaki gibi sanki birileri yine düğmeye bastı. Açılımın devam etmesi gerekiyor yoksa bu ateş hepimizi yakar.”

Doç Dr. Önder Aytaç: “BDP’nin de bundan sonra hiç de güvenilemez bir muhatap olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmış oldu. 36 milletvekilinin nerdeyse hepsi de terörü bitirmiş olmak ya da PKK ile yapılacak olan şeylerde kendilerinin bir inisiyatifi olmadığını ifade etmiş oluyor. Ardı ardına gelen bu olaylar dağda ve ovadaki iç tedarikçileriyle birlikte Hükümeti kıskaca alma operasyonu şeklinde devam ediyor.” 

Prof. Dr. Sedat Laçiner: “Burada eyleme bakılır, ortada bir eylemsizlik yok. PKK bir yumuşatarak bir sertleştirerek bir sonuç elde etmeye çalışıyor. Silahların çatıştığı bir ortamda siyasetle sonuç alınamaz.” 

Yazar Kemal Burkay: “Özal’ın silahları susturmak ve çözüm yönünde adım atmak için 1993’te başlattığı süreç de aynen böyle sabote edilmişti…”, “…Söz konusu acımasız odakları uzakta aramaya gerek yok. Onların bu ülkede, devletin derinliklerinde olduğunu ve ellerinin bizzat PKK’nın içine uzandığını biliyoruz. Hükümet bu tuzağı deşifre etmek, kamuoyunu aydınlatmak için daha cesur olmalı. Silvan’daki olay her bakımdan aydınlatılmalı.”

Prof. Dr. Mahir Kaynak: “Saldırının zamanlama açısından BDP’nin yemin krizini aşıp aşmama tereddütleri devam ederken yapılması dikkat çekici. Zamanlama saldırıyı gerçekleştirenler açısından isabetli. Onların amaçladığı gibi, Türkiye artık BDP’ye olumlu bakamaz, hiçbir talebi de kabul edilmez. Kürt meselesi deyince aklımıza hemen Kandil, İmralı geliyor. Hâlbuki Kürtler bizim vatandaşımız. Kandil ve Öcalan’ı göz önünde tutarak Kürtlere karşı tavır almamalıyız. Tavır alırsak onların gücünü kabul etmiş sayılırız. Türkiye’de bir Türk-Kürt çatışması çıkarılmak isteniyor. Amaç Türkiye’nin bölgedeki etkin gücünü azaltmak.”

Ümit Fırat: “Şiddeti tırmandıran kesimin amacı hem batıya hem de doğudaki insanlara “Bu iş çözülmez, lanet olsun” algısını vermek. Burada asıl görev devlete düşüyor. Hükümet’in sağduyusunu elinden bırakmaması gerekiyor.” 

Avni Özgürel: “Türkiye bu tür provakasyonlarla her barış sürecinde karşılaşıyor. Her saldırı sonrası Türkiye yaklaştığı barış noktasından daha da gerilere savruluyor. Bu oyunu bozmanın yolu öfkeyle hareket etmek değil sorunları dikkatimizi kaybetmeden serinkanlılıkla hareket etmek olmalı.”

Aslında her kesim Silvan’daki resmi net olarak görmekte ve saldırının oluşan olumlu atmosferi dağıtmak üzere yapıldığını kabul etmektedir. Ancak kanımca saldırının başka bir misyonu daha vardır ve o misyon, saldırının gerçekleştiği günün en önemli gündem maddesi olarak belirlediğimiz konu ile alakalıdır. Yani YAŞ ile… YAŞ toplantısı öncesi gerçekleşen bu saldırı, YAŞ kararları öncesinde Hükümet’e karşı yapılan bir sıkıştırma olarak yorumlanmalıdır. Zira bu YAŞ toplantısı kendi içerisinde birçok önem arz etmekte ve askerî vesayetin son dallarının da kırılması noktasında ehemmiyet göstermektedir. Peki, “bu Yüksek Askerî Şura toplantısını bu kadar önemli kılan mesele nedir?” sorusuna cevaben şunları söyleyebiliriz:

Bu toplantının önemi, TSK’nın önümüzdeki 5 yılına şekil verecek olmasından kaynaklanmaktadır. Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları nedeniyle tutuklu bulunan 42 generalden hepsinin ve terfisi gelen 14’ünün durumu bu toplantıda netleşecektir. Ayrıca 2013 yılına kadar görevinde kalacak olan Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner’den sonra kimin Genelkurmay Başkanı olacağı, bu dönem görev süreleri biten ve yerine yenileri atanacak olan Kara, Deniz, Hava ve Jandarma Komutanlıklarına kimlerin getirileceği bu toplantıda belirlenecektir. Yani atanacak isimler ile önümüzdeki 5 yılın komuta kademesi belirlenmiş olacaktır. Önümüzdeki bu beş yıl AKP açısından çok önemlidir. Zira Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı mı yoksa “Birinci Başkan” mı olacağı bu sürede belirginlik kazanacak ve Türkiye bu süreçte yeni iskeletine bürünecektir. O yüzden bu yılki askerî şura toplantısının çok zor geçeceği görünmektedir. Şura toplantısı öncesi yapılan bu saldırı, AKP kanadında sinirleri germiş olsa da geri bir adım atılacağı izlenimi oluşturmamıştır. Çünkü saldırıdan bir hafta sonra “Şemdinli davası” sürecinde gerçekleşen yargılamada eski Genelkurmay Başkanı emekli Org. Yaşar Büyükanıt da soruşturmaya dâhil edilmiş ve yine aynı gün içerisinde “İnternet Andıç”ı soruşturmasında hazırlanan iddianame mahkemeye teslim edilmiştir. Fakat asıl önemli olan, “ıslak imzalı belge”de imzası bulunan ve askerî savcılık tarafından yapılan yargılamada da suçlu bulunan Albay Dursun Çiçek’in kendi isteğiyle ifadeye götürülerek “sıralı 15 komutan”ının adını ve olayda bilgilerinin olduğunu söylemiş olmasıdır. Bu isimlerin başında ise eski Genelkurmay Başkanı emekli Org. İlker Başbuğ da vardır. Yani yapılan saldırı karşılıksız bırakılmamış ve YAŞ öncesi çekilen rest Hükümet tarafından görülmüştür. İşte tüm bu gizli çatışmaların ışığında yapılacak askerî şurada olması beklenen muhtemel senaryolar şunlardır: 

  1. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Erdal Ceylanoğlu yaş haddinden emekli olacak,

  2. Jandarma Komutanı Orgeneral Necdet Özel, Kara Kuvvetleri’nin başına geçecek. Böylece bu yıl Kara Kuvvetleri Komutanı ve 2013 yılında Genelkurmay Başkanı olması beklenen Org. Necdet Özel, kesintisiz olarak 4 yıl Genelkurmay Başkanlığı yapmış olacak. 

  3. Ağustos ayında emekliye ayrılacak olan Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Hasan Aksay’ın yerine geçmesi beklenen ancak Balyoz’dan tutuklu bulunan Org. Bilgin Balanlı muhtemelen terfi alamayacak ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı için Org. terfisi bekleyen 1. Hava Kuvveti’nin Komutanı Korgeneral Korcan Pulatsü, Hava Eğitim Komutanı Korgeneral Ziya Güler ve Etimesgut Hava Lojistik Komutanı Korgeneral Mehmet Erten’den birisi geçecek. Ancak bu isimlerden Korgeneral Korcan Pulatsü de tutuklu bulunduğu için diğer iki isimden birisi Hava Kuvvetleri Komutanı olacak. 

  4. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit’in yerine ise Donanma Komutanı Oramiral Emin Murat Bilgel geçecek. 

  5. Orgeneral Necdet Özel’in Kara Kuvvetleri Komutanı olması ile boşalacak Jandarma Genel Komutanlığı’na ise 1. Ordu Komutanı Org. Hayri Kıvrıkoğlu getirilecek. 

  6. Ayrıca Erzincan’daki Ergenekon soruşturmasının bir numaralı sanığı konumunda yargılanan ve halen Eğitim ve Doktrin Komutanı olan Org. Saldıray Berk emekliye sevk edilecek. 

Küresel sömürgeci güçlerin ve onların Türkiye’deki taşeronlarının gerçekleştirdiği bu hegemonya çatışmasında her zaman ezilen, katledilen ve kaybedenler Müslüman halkımız olmaktadır. Sorun bizim sorunumuz, kaybettiğimiz yiğitler bizim yiğitlerimizdir. Ama birilerinin terfileri, birilerinin başkanlıkları veya emperyalist güçlerin küresel çıkarları adına akan kan, maalesef bizim kanımızdır! 

Ancak bu mesele de, muhakkak ki her mesele gibi çözümsüz değildir. Yeter ki çözüme yönelik ihtiyaç hissedilsin, aklıselim düşünülsün ve doğru zaviyeden bakılsın. İşte böyle yapılırsa ulaşılacak sonuçlar şunlar olmalıdır: 

Birinci olarak, Hükümet devlet içindeki karanlık odakları ve işbirlikçileri artık daha bir cesaretle açığa çıkarmalı, bilhassa Ergenekon soruşturması iyice derinleştirilmeli ve bir an önce sonuçlandırılmalıdır. Bugüne kadar yapılan çalışmalar ve yürütülen soruşturmalar elbette önemli bir aşama kaydetmiştir. Ancak bunun hiçbir suretle yeterli olmadığı, ana damarlara ve elebaşlarına henüz dokunulmadığı, bu son olayla da kanıtlanmıştır.

İkinci olarak, sömürgeci devletlerin ortaklaşa kurguladıkları terör tanımından hareketle bu ülkenin sorunları çözülemez! Bu nedenle, terörün tanımı ve terörle mücadele kavramları artık dikkatle ve derinlemesine sorgulanmalıdır. Düşünce adamları ile katillerin arasında bir fark olması gerekmektedir. Ancak devlet bunu bugüne kadar sağlayamamış ve yapılan yargılamalarla olayların daha da çok büyümesine olanak sağlamıştır. Düşüncelerini konferanslarla ve çıkardıkları neşriyatlarla hiçbir şekilde şiddete başvurmadan beyan edenler, yalnızca fikrî ve siyasî mücadele yürütenler ile ellerindeki silahlarla kan akıtıp can yakanları aynı kefede görmüştür. Unutulmamalıdır ki, adaletin sağlanamadığı toplumlarda, müreffeh bir yaşam ve doğru bir kalkınma söz konusu olamaz! 

Üçüncü olarak, Müslümanlar olarak akan kana, sinsi komplolara ve yürekleri yakan bu fitne ateşine karşı tek yürek olmalı, acılarımızı ve sevinçlerimizi ortak kılmalıyız. Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap, Boşnak demeden “İslam kardeşliği” altında birleşmeliyiz. Tarihimize baktığımız zaman bu topraklarda bu kardeşliğin en güzel örnekliklerinin sergilendiğini ve bunun da ancak İslamî bir otorite ile sağlandığını görürüz. Bu nedenle Allah’ın indirdikleri ile yönetecek, Müslümanları tekrar yekvücut yapacak ve yanan fitne ateşini söndürecek olan tek husus, İslam’ı kendisine şiar yapmış olan bir devlettir. Bu devlet de Hilafet Devleti’nden başkası değildir. Müslüman Kürtler ve Müslüman Türkler için tek çözüm budur!

وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın!” (Âl-i İmran 105)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz