ORTADOĞU SINAVINDA MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUKLARI

Ahmet Kalkan


Ortadoğu, tarih boyunca uygarlıkların merkezi olmuş, peygamberlerin büyük çoğunluğu o topraklarda çıkmış, insanları İslâm’a çağırmış ve oralarda Allah’ın hükmünü hâkim kılma mücadelesi vermiştir. Ortadoğu toprakları mukaddestir. Bu kutsallık, Mescid-i Aksâ ve çevresini, yani hemen tüm Ortadoğu’yu içerir. Oraların kutsallığı, hem Hristiyan, hem Yahudi ve hem de Müslümanlar için geçerlidir. (el-Mâide 21; el-İsrâ 1) Filistin toprakları yeryüzü hâkimiyetinin tarih boyunca bir sembolü gibi kabul edilmiş, Filistin’e (Mescid-i Aksâ’ya) sahip olan ülkeler ve zihniyetler, hem psikolojik moral, hem de siyasal güç yönüyle rakiplerinden öne geçmişlerdir. Onun için, Hz. Ömer’in fethinden 20. Yüzyılın ilk yarılarına kadar Müslümanların o topraklarda hâkimiyeti, izzetlerinin ve dünya devleti olmanın bir göstergesi olmuştur. Bu gerçeği tersinden okumak da mümkün: Yeryüzü Halifeliği görevini tümüyle ihmal eden, Dünya İslâm Devleti idealini dillendiremeyen, düşleyemeyen, rüyasında bile göremeyen izzetten uzak insanımız, bu konumuyla Kudüs’e hâkim olamaz, Ortadoğu’yu tâğutlardan temizleyemez.

Başında Halifesi olan bir Ümmet olmadığından, gerçek anlamda bir İslâm Devleti bulunmadığından; kendisini İslâm’a nispet ettiği halde cihad ruhundan ve dava bilincinden mahrum, kendini İslâm’a nispet eden 1,5 milyardan çok insan, genellikle izzetten uzak şekilde, selin önündeki çer-çöp gibi oradan oraya savrularak yaşıyor. 

Dünya Müslümanları olarak, özellikle Müslümanlara yapılan işgalleri, sömürü ve her çeşit zulmü ortadan kaldıracak çok etkili bir şey yapamamanın ve acil kesin çözüm bulamamanın ıstırabını yaşıyoruz. Cephede Allah için savaşan bir mücahit bir defa ölürken, daha doğrusu ölümsüzleşirken; bizim çaresizlik içinde günde bin defa öldüğümüzü itiraf etmek gerekiyor. 

Ortadoğu’daki Müslüman kıyımına bakıp “sıra bize de gelecek” diyenler de, bilsinler ki; onlar bizim kardeşimiz ve sıra bize çoktan gelmiş. Onları Ümmet’in parçası olduğu halde, kendimizden, bizden saymıyorsak, safımızı kontrol etmek durumundayız. Son vahşi olaylar bir kez daha gösteriyor ki, Kıyamet savaşının sirenleri çalıyor. Planlarımızı, hazırlıklarımızı buna göre yapmak, yaşantımızı ufukta gözüken bu geleceğe göre gözden geçirmek zorundayız. Müslüman, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, bunlara seyirci kalamaz, tarafsız olamaz. Bertaraf olmak istemeyenler, bîtaraflığı seçemez. Müslüman, gündelik basit işlerle oyalanamaz. Hedefimiz, sınırlarını kâfirlerin çizdiği yerleri kutsamak (sözgelimi Misak-ı Millî sınırlarının dışındakileri dışlamak) değil; imarından sorumlu olduğumuz yeryüzünün her tarafında İslâm’ı hâkim kılmak, tüm yeryüzüne yayılmış fitneyi ortadan kaldırıp Allah’a davetin önünde engel kalmayıncaya kadar mücadele edip Dünyada İslâm Devleti’ni tesis etmektir. Çünkü sorumluluğumuz, sadece doğduğumuz veya doyduğumuz topraklar değil, üzerinde Halife adayı olarak dolaştığımız tüm yeryüzüdür. 

“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet eder ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (el-Enfâl 25) Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira İslâm, birtakım pratik yükümlülükler gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın Dini’ne uyulmadığını ve Allah’ın ilâhlığının reddedilip yerine kulların tanrılığının yerleştirildiğini gördüklerinde Müslümanların sessiz kalmaları, bununla beraber Allah’ın, onları belâdan kurtarmasını istemeleri, Sünnetullah’a ters bir arzu ve kabul olmayacak bir tavırdır. “Sakın, zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Yoksa size ateş (Cehennem) dokunur. Sizin Allah’tan başka veliniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” (Hûd 113)

Aynı dinin, aynı davanın insanı olan tüm Ümmetle birleşmek dünyevî ideallerimizin başında gelmeli. Bütün bunlar için de Rabbimizle irtibatımızı sağlamlaştırmak gerekiyor. Zorba müstekbirlerin ittifak ve koalisyon yapmaya mecbur olduğu bir dünyada, mustaz’af Mü’minlerin yaşadıkları topraklarda bile ciddi manada birliktelikler oluşturamayışları hangi nakil ve akılla izah edilebilir? Küresel bir yangın alanına dönen Müslümanların yaşadığı ülkelerde, cehennemî yangınları söndürmek için güç birliği oluşturmayan felâketzedelerin gözyaşları, yangınları söndürmek bir tarafa, benzin görevi yapmaktadır. Hem mevcut Müslümanların konumu hem de İslâm düşmanlarının tavrı vahdeti, “hemen şimdi” şiarıyla kulak zarını patlatacak sesle çağırmaktadır. Dün Irak’ın, evvelki gün Afganistan, Çeçenistan ve Bosna Hersek’in ve her gün Filistin’in insanlık düşmanları tarafından resmen işgali bizi birleşip dayanışmaya zorlamıyorsa demek ki, biz de işgale uğramışız. Bir ülke topraklarının işgalinden çok daha kötü olanı, gönüllerin ve kafaların işgalidir. Savaş, öncelikle, insanın içinde kazanılır veya kaybedilir. İşgal güçlerinin ajanı olarak faaliyet yapan uzaktan kumandalı medyanın, cahilî eğitimin ve çevre şartlarının oluşturduğu fitne ve fesadın Mü’minlerin gönüllerini ve kafalarını işgali, onların birleşmelerinden başka yollarının olmadığını haykırıyor. 

Coğrafî ve kültürel bütün işgalleri, özellikle Ortadoğu’daki vahşet ve zulümleri kaldırmak için çalışmak bütün Müslümanlara farzdır, şarttır. İslâm’da cihadın farziyeti ve sebepleriyle ilgili hükümler, bütün Müslümanlara görevlerini hatırlatacak kadar açık ve nettir. Cihad, Müslümanlara savaş açanlara (el-Bakara 190), verdikleri sözü tutmayıp tekrar dinimize saldıranlara (et-Tevbe 12-13), Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanmayarak Allah ve Peygamber’in haram kıldığı şeyleri haram kabul etmeyenlere karşı (et-Tevbe 29), yeryüzünde fitneyi söküp atmak ve Allah’ın dinini hâkim kılmak (el-Bakara 193; el-Enfâl 39) gayesi ile meşru (el-Hacc 39) ve mecburi (el-Bakara 216) kılınmıştır. “O halde, size karşı tecavüz edenlere siz de aynı şekilde mukabele edin.” (el-Bakara 194) “Size ne oldu da Allah yolunda ve “Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!” diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!? İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (en-Nisâ 75-76)

Dünya Müslümanlarının, Ortadoğu’daki zulüm, insanlık dışı vahşet; sanki kendi inançlarına, kendi kutsallarına, her şeyiyle kendilerine yapılmamış gibi duyarsızlık ve tavırsızlık ya da eksik, hatta yanlış tavırlar içinde oldukları bir vakıadır. Bazılarına göre Arapların meselesi kabul edilerek “neme lâzım"cı tavırsızlıklar, bazılarınca da “uzlaşmacı” ve “dilenişçi” yaklaşımlar... Mücadelenin Allah için olmaması, sadece bir toprak savunması, yalnızca baştaki diktatörü devirmekle sınırlı tutulması, kavmiyetçilik ve benzeri beşerî ideolojiler uğruna yapılması ve yardımın tâğutlardan ve tağutî yöneticilerden beklenmesi, görülen problemlerin en büyükleridir. 

Kâfir zorbaların anlayacağı tek dil, kaba kuvvettir. Hitler’in tecavüzlerine Müttefikler 2. Dünya Savaşı’nda bildiriler, kınamalar ve barış görüşmeleriyle mi, yoksa savaşla mı karşı koydular? Şimdiki vahşet, -H’li veya H’siz- Hitlerin saldırılarından ne kadar farklı? Müslümanların yaşadığı ülkeler, bir zamanlar üzerinde secde edilip Allah’ın hükmü uygulanan topraklar daha önce Müslümanların eline nasıl geçtiyse, yine aynı şekilde geçecek, “fetih”lerin sadece tarihte kalan nostaljik birer hâtıra olmadığı dosta düşmana gösterilecektir. “Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa, derhal onları öldürün; böyledir kâfirlerin cezası.” (el-Bakara 191) 

Bizim cihadımız, muhataplarımızı yok etmeyi değil; onları İslamlaştırarak kurtarmayı veya kurtulmak istemeyen o zalimlerden diğer insanları kurtarmayı hedefler. Bugün Müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük ve çer-çöp gibi olmasının temel sebebi, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleridir. Dünyada izzetin, onurun, devletin; Ahiret’te Cennet’in bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek, dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır. 

Zafer önce gönüllerde ve kafalarda kazanılır. Gönüllerindeki, zihinlerindeki, hayatlarındaki işgallere karşı direnenler, er-geç zafere ulaşacaktır. Kurtulmayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen hiçbir şeyi fethedemez. Gönül kapısını Tevhid anahtarıyla açabilen kimsenin önünde nice kapalı kapılar kolayca açılacaktır. Cihad, fetih ve zafer, önce gönüllerimizde olmalı; sonra dalga dalga çevreye yayılmalı. Allah nazarında en üstün olan kişi, gönlünü, bileğini ve kafasını birlikte güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah yolunda kullanabilen kimsedir. Vahdet halinde dünya Müslümanları gerçekten kıblelerine yönelip kıyama durunca, bu işgal ve zulümler, yerini fethe ve güzel bir dünyaya kısa bir anda bırakacaktır. 

Ümmet bilinci içinde dünya Müslümanları olarak hepimiz, cihad ve fetih şuuruyla Mekke fâtihleri gibi davransak; Filistin’deki zulüm, Irak’taki vahşet, Ortadoğu’nun her ülkesindeki zalim tâğutlar karşımızda kaç dakika dayanabilir? Cihad, karşımızdaki hangi dilden anlıyorsa, o dilden anlatmaktır. Dille anlıyorsa dille; elle anlıyorsa elle konuşmaktır.

Zalimler “ılımlı İslâm” denen kuşa çevrilmiş din anlayışını, dinini yaşamak isteyenler için tek alternatif gibi sunarak cihad ruhunu öldürmeye çalışırken, sayıları az, organizeleri çok zayıf “radikal” kabul edilen örgütlerden, yani muvahhit Mü’minlerden çekinip onları yok etmeye çalışıyor. “İsrail”, Türkiye’den, Arabistan’dan değil; elinde taştan başka silahı olmayan, kendini taşlayan, ölümden korkmayan Tevhid eri gençten korkup üstüne tankla yürüyor. Yarın tarih kesinlikle yazacaktır: “Sapan taşları canavar tankları yendi.” Dünkü tarihin yazdığı gibi: “Ebâbil kuşlarının taşları, azgın filleri yendi”. Yarınki dünya, “İsrail” ve Amerika karşıtlarının, diktatör ve zalim tâğutlarla mücadele edenlerin olacaktır; yarından sonra Ahiret’in onlar için olduğu gibi. 

Tevhid bayrağını bize teslim eden bizden önceki dava adamı mücahitler, kendi hayatlarını feda etme pahasına kutsal emaneti, Tevhid şiârını, İslâm sancağını bize ulaştırdılar. Bizler, bu bayrağı taşıyabiliyor ve bizden sonraki nesillere bayrağı daha yükselterek teslim edebiliyor muyuz? Cevabımız “hayır” ise, unutmayalım; Hesap meleklerinden önce mirasını ayağa düşürdüğümüz gazi ve şehitler yakamıza yapışacaktır.

İki güzelden birine (et-Tevbe 52) talip insanlar çoğaldıkça, canını, malını Allah yolunda feda etmeyi ve Allah Teâlâ ile yaptığı antlaşmayla Cennet karşılığında canını satmayı (et-Tevbe 111) gaye edinmiş Allah erleri çoğaldıkça; davanın hâkimiyeti yakın demektir.

Çilesiz, zahmetsiz, sıkıntısız, ihtiyar kadınlar gibi evlerinin köşesinde oturarak zafer beklemek, ancak cihad kaçkınlarının işidir. Şehadete, zorluklara, sıkıntılara talip olmak, Allah’ın Dini’ni hâkim kılmak için çalışmak; gerçek imanın alâmetidir. Ve bu iman sahipleri için neticede iki güzellikten biri (et-Tevbe 52) vardır: Ya şehadet, ya da zafer ve ganimet; bir de Allah’ın rızası. İslâm’ın zaferinin önüne, Mûsâ’nın denizi, İbrahim’in ateşi veya Yusuf’un hapishanesi çıkmış, hiç önemli değil; ya geçeriz, ya geçeriz! 

Bugün, İslâmî Devrimlerin önünde engel bütün olumsuz verilerin en önemlisi ulemadır. Ortadoğu ülkelerinde âlimlerin halk nezdinde itibarı hayli büyük; özellikle dindar kesimlerde... Türkiye’deki gibi çok sesli, çok farklı din anlayışı içinde bir derneğe, bir gruba kapanıp marjinalleşerek halktan kopmamış, kitleye mal olmuş, halkla irtibat halindeki ulema. Evet, başka etkenlerden ziyade bu âlimler, devrime en büyük engel teşkil ediyor. Can çekiştiren ölümcül hastaya ha bire kan pompalıyor. Komalık hasta, ulema adlı makineye bağlı yaşam sürüyor, bu fiş çekilse iş bitecek. Ve âlimler, âlim geçinenler, olan bitenle hiç ilgilenmeden ilim öğretmeye devam ediyorlar; siyasetle hiç ilgilenmeyen ilimle, zalimlere en küçük eleştiride bulunmayan, ama onlara destek olan ilimle… Hayat, onlara göre eski kitaplarda yazılanlardan ibaret, yaşanılan şeylerden değil. Öğrenilen klasik eğitimin teferruatından “tâğut”, “zâlim yönetici”, “imâmet” “Halife’de aranan şartlar” yani “İslâm’a göre yöneticinin vasıfları”na bir türlü sıra gelmiyor. Ama nasılsa, “maslahat”, “zaruret” referanslı fetvalar peş peşe sıralanıyor.

“Âlim mi, Bel’am mı? Âlim mi, kitap yüklü eşek mi? Âlim mi, saray mollası mı? Âlim mi, (hem de çok ucuza) satılık dil ve kalem mi?” Bu soruları sıradan mollalar için değerlendirmek kolay, ama birçok kitap yazmış, fıkıhta ve tefsirde uzmanlaşmış dünya çapında “âlim” unvanını almış isim ve ensesi büyükler için kimse kendi vicdanına sormaya cesaret edemiyor. Ve “vardır bildikleri” denilerek her yaptıklarında (daha doğrusu yapılması gereken hiçbir şeyi yapmadıklarında) hikmet aranıyor. Yöneticiler ise, âlimleri korkutup yanlarına alıyorlar ki halkı kolayca susturup kendilerine karşı ayaklanma riskini bu maşalar aracılığıyla daha başlangıç aşamasında önleyebilsinler. Bunu yapmadıkları takdirde halklar İslamî bir yönetimi arzulayacaklardır. Aksi lanse edilmeye çalışılsa da Ortadoğulu, demokrasi hayranı değil, İslâm taraftarıdır. Kendini İslâmî yönetime hazır hale getirecek şekilde İslâmî anlamda değişim içerisine giren bir toplumun, Allah’ın, başlarındaki rejim ve zalim yöneticiyi değiştirmesini bekleme hakları vardır. Çünkü insanlar hak edip lâyık oldukları şekilde idare olurlar. 

Ortadoğu’da henüz sokağa dökülmeyen insanları harekete geçirip devrim ateşini tutuşturmak aslında çok kolay... Halkın sevdiği büyük bir âlime, Kur’anî delillerle ikna ederek, ikna olmazsa devrimci yöntemlerle tehdit ederek zulme karşı ayaklanmaya davet eden bir bildiri okutursunuz, bunu halkın tümüne ulaşacak şekilde yaparsınız… Gerisi kendiliğinden gelir. Tabiî o âlimin, en büyük kahraman olacağı gibi, “şehid” unvanı alması da kaçınılmaz olur. Seyyid Kutub’u okumak budur, aslında. Cihadla ilgili ayetler bazen dille değil, halle, eylemle açıklanır. Tâğutlara dostluk mu, Allah’a dostluk mu, böyle günlerde belli olur. 

Batı’nın çifte standartlı tavrını tiksintiyle, ama hiç sürpriz tarafı olmayan, doğal bir tavır olarak gördüğümü ifade edeyim. Batı’nın sömürücü devletleri, bugüne kadar besleyip büyüttükleri, destekleyip sömürttükleri diktatörleri şimdi eleştirip çıkarları öyle icap ettiğinden, yönlendirmek istedikleri devrimci halkın yanında yer alıyor şeklinde gözüken tavrını yadırgamıyorum. Şeytandan şeytanlık beklenir, melek tavrı değil. Türkiye’nin ve birçok Ortadoğu ülkesinin bazı şartlarla da olsa bazı ülkelerdeki yöneticilere, meselâ Suriye yönetimine desteğini ise şiddetle kınıyorum. Zulme karşı ayaklanacak Ortadoğu’daki halkların kendi inisiyatifiyle ayaklanacağını, demokrasi değil İslâmî bir yönetim isteyeceklerini, Türkiye’nin mevcut sistemini değil, Asr-ı Saadet modelini baş tacı edineceğini umuyor, bekliyor ve dua ediyorum. İyi de, ya Türkiye? Ortadoğu için istenen ve beklenenleri Türkiye için niye isteyip beklemeyelim? Aynı büyük engel burada da var: Ulema ve cemaat, kanaat önderleri… Onlar düzelmeden düzelme olmaz. 

Nice İslâm toprağında zulüm var, baskı var, tuğyan ve isyan var; yakıcı sıcak savaş sahneleri var. Müslüman, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, bunlara seyirci kalamaz, tarafsız olamaz. Müslüman, gündelik basit işlerle oyalanamaz. Ortadoğu ülkelerinde İslâmî değişim ve dönüşüm bekleniyor, sadece diktatörlerin yıkılması yeterli görülmüyor. İyi de ya Türkiye’de? Buralarda değişim ve dönüşüm için ne yapılmalı, kim yapmalı, nasıl yapmalı? İki yoldan birini seçmek zorundadır, yol ayrımına gelmiş insanımız. Ya Cennet’i ya Cehennem’i; ya izzeti ya zilleti; ya cihadı ya mağlûbiyeti; ya Allah’ı ya dünyayı… Allah’ı tercih edenlere selâm olsun.



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz