‘ALTIN ADAM’IN ‘USTALIK DÖNEMİ’ BAŞLADI

Ekrem Kardelen



ABD Birinci Dünya Savaşı’ndan “birinci devlet” pozisyonuna yükselmiş olarak çıkınca, İngiltere’nin sömürdüğü devletleri -ki onların birçoğu halkı Müslüman olan devletlerdir- kendi sömürgesi haline getirmek için nüfuzlarını yok edip kendi nüfuzunu yerleştirmek adına İngiltere ve Fransa’yla mücadeleye girişti. Dünya devletlerine gücünü iyice hissettirdikten sonra ve artan kibri neticesinde çıtasını daha da yükselterek bütün Ortadoğu, Afrika ve Avrasya bölgelerine göz dikti ve -kendi tabirleriyle- “Dünya’nın jandarması” olma yolunda ilerledi. Ancak bunun için halkı Müslüman olan, tarihî geçmişinde Müslümanlara 600 yıl liderlik yapan, stratejik önemi yüksek bir coğrafyada bulunan, halkının fikrî seviyesinin düşük ve kandırılmaya müsait olduğu, Lozan’da İngiltere tarafından masa başında kurulmuş bir devlet olan Türkiye’ye ihtiyacı vardı. Dolayısıyla Türkiye’ye nüfuz etmek için İngiltere ile mücadeleye girdi. Ancak bütün kurumların İngilizlerin yetiştirdiği ve kendi mefhumlarını empoze edebildiği katı Laik bir anlayışa sahip insanların yönettiği Türkiye’ye girmesi uzun bir zaman ve çaba gerektirdi. Amerika’nın Türkiye’ye giriş çabaları 50’li yıllarda tek partili sistemden çok partili sisteme geçişle birlikte Menderes dönemiyle başlar. Yapılan uzun mücadelenin ardından İngiliz yetiştirmelerinin sahip olduğu TSK, Köşk ve Yargı gibi kurumlara girmeyi tam manasıyla başaramamıştı; bunu başarmak için yüreği Amerika için atacak; Amerikan çıkarları için elini hatta tüm vücudunu taşın altına koyabilecek, gecesini gündüzünü harcayabilecek, bu yola kefenini alıp çıkabilecek, demokrasiye tüm benliğiyle inanacak, Müslümanları atlatmak için gözünü budaktan sakınmayacak ve tereddüt etmeyecek, kâfirlere karşı hoşgörülü ve yumuşak ama Müslümanlara karşı son derece gözü kara ve sert olabilecek birine ihtiyacı vardı.

Tam da bu kişi için sıkıntıya düştüğü ve Müslümanların katı, Laik-Ulusalcı kesimden artık çok sıkıldığı ve Şeriat söylemlerinin ayyuka çıktığı bir dönemde o aranan altın(!) adam bulunmuştu. Ama bu arayış ve nihayet buluş, bir takım sancıların ardından oldu. İlk sancı 28 Şubat dönemine denk gelmektedir. Bu dönemde sözde İslamcı olarak lanse edilen insanlar sürekli medyaya çıkarılmakta, Müslüm Gündüz’ün evine yapılan baskın bir fuhuş baskını havasında servis edilmekte ve Ali Kalkancı’nın tarikat adı altında yaptığı pislikleri, manşetlere çekilmektedir -ki Müslümanlar İslam’dan, Şeriat’tan soğusun ve uzaklaşsın-. Diğer taraftan dönemin Başbakanı Erbakan, Başbakanlık konutunda tarikat şeyhlerine yemekler veriyor, “kanlı mı olacak kansız mı olacak?” türünden konuşmalar yapıyordu. Derken 28 Şubat post-modern darbesi gerçekleşti ve ekonomi en az 10 yıl geriye gitti. Sonunda bir koalisyon hükümeti kuruldu: Sezer Cumhurbaşkanı, Ecevit Başbakan. Bir MGK toplantısında Cumhurbaşkanı’nın Başbakan’a Anayasa kitapçığı fırlattığı söylemleri ile yapay bir kriz çıkarıldı. Televizyon ekranlarında sürekli banka hortumları ve yolsuzluk haberleri dolaşmakta, 100 milyar dolarlık bir hortumdan bahsedilmekte ve insanlar içten içe bir isyana sürüklenmektedir. Şeriat’tan uzaklaştırılmaya çalışılan halk, ekonomik darboğaza da girmiştir. Ayrıca Ecevit rahatsız, zaten olmayan siyasî istikrar da -Ecevit gibi- tepe taklak olmuştur.

Bu esnada Abdullah Gül, 1997 yılında, ABD’nin önde gelen düşünce kuruluşlarından, CFR Council on Foreign Relations” (Dış İlişkiler Konseyi)” ile görüşmeye başlamıştır. Daha sonra bu görüşmeyi Nisan 2001 ve 24 Eylül 2010 yıllarındaki görüşmeler takip etmiştir. 

CFR Dış ülkelerde siyaseti ve siyasetçiyi Amerikan çıkarlarına göre şekillendirmek üzere 21 Temmuz 1921, New York’ta kurulmuş bir teşkilat. 

CFR finansörlerinden David Rockfeller ve Paul Warburg’un yaptıkları şu açıklamalar kayda değerdir:

Dünyada 200 civarında olan devlet sayısı yakın gelecekte 1000’e çıkacaktır. Dünyada ulus devletlerin modası geçmiştir. Gelecekte devletler, finans sektörü tarafından idare edildiğinde dünyaya barış ve huzur gelecektir.(David Rockfeller)

“Bir dünya hükümeti ister istemez kurulacak… Tek sorun bu sonuca güzellikle mi yoksa zorla mı ulaşılacağıdır.(Paul Warburg)

Ayrıca “CFR” örgütünün, “Bay Erdoğan, sizin küreselleşme ile demokrasi ilişkilerini bağdaştırma yönündeki adımlarınız, Türkiye’ye kriz sırasında destek olan uluslararası güçler tarafından da kabul görecektir. Ankara, küreselleşmenin gerekliliğini anlamak, dünyada geçerli olan kurallara uyum sağlamak zorundadır. Ankara şunu da anlamalıdır ki, uygun gördüğü kuralları uygulayıp, kendi çıkarlarına uymayanları reddetmesi mümkün değildir… Küreselleşmenin bir adı da şehirleşmedir. Ankara yerel yönetimlere otonomi (özerklik) vermek ve millî hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezî olarak çıkarmak zorundadır. Dünya(!) bütün hükümetlerden bunu istemektedir. Bu memoranduma göstereceğiniz ilgiden dolayı takdirlerimizi sunarız.” şeklindeki memorandumundaki bu talepler de AKP tüzüğünde, “Kurucular Kurulu” kitabının 8. sayfasında “Partimiz merkeziyetçi devlet anlayışından vazgeçilmesini öngörür”, 11. sayfasında “Partimiz küreselleşmenin gerektirdiği yapısal dönüşümlerin kaçınılmazlığını ve en az maliyetle gerçekleştirilmesini savunur”, 12. sayfasında “Partimiz, eğitim hizmetlerinin yerelleşmesinden ve özelleştirilmesinden yanadır”, ayrıca parti programının 35. sayfasında “Çağımız bir yönüyle küreselleşme çağı, diğer yönüyle yerelleşme ve yerel yönetimlerin devlet sistemleri içindeki ağırlıklarının arttığı bir çağdır”, 41. sayfasında  “Temel eğitim hizmetlerinin verilmesi, pilot uygulamalarla merkezî idarenin taşra birimlerine ve yerel yönetimlere aktarılacaktır” şeklinde yerini bulmuştu. Yani CFR Ankara’dan, federasyon anayasası istiyor. Bunun anlamı, “Başkanlık Sistemi”dir. Siz yoksa Erdoğan’ın Başkanlık Sistemi’ni daha güzel olduğu için mi istediğini sanıyordunuz? Bu Başkanlık sistemi talebinin bir dayatmanın gereği olduğu şimdi daha da net aslında.

Yine Gül 1998’de CIA ve Pentagon’la bağlantılı, başka ülkelerde iktidara gelecek kişilerin kendilerine sadık kalıp kalmayacaklarını araştırıp bunu garantiye alan bir düşünce kuruluşu olan USIP (United States Institute of Peace) ile Londra’da düzenlenen olağanüstü toplantıda bir araya gelmişti. Muhtemelen yeni doğacak çocuğun ismi konuşuluyordu. En nihayetinde “Adalet ve Kalkınma Partisi” (“AK Parti” ya da “AKP”) adıyla 2001 yılında mevcut Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kurucu başkanlığında kuruldu. İşte böylece Amerika’nın aradığı o altın adam ve partisi bu şekilde teşekkül ettirilmiş oldu. 

Geriye bu altın adam’ın popülaritesinin arttırılması ve halk nezdinde muteber bir konuma yükseltilmesi meselesi kalmıştı. Nihayet Erdoğan okuduğu bir şiir yüzünden 10 ay cezaevinde yattı. İmam hatip mezunu, İslamî hassasiyeti olan bir adam, “Minareler süngü, kubbeler miğfer; camiler kışlamız, müminler asker” gibi İslamî ve cihadî motifleri olan bir şiiri okumuş ve bu yüzden mapus damına düşmüştür. “Bu açık bir İslam ve Müslüman düşmanlığıdır. Müslümanların başa geçmesini istemeyen zihniyetin açık bir tezgâhıdır.” düşüncesi alttan alta halka yerleştirilmiş ve Müslüman Türkiye halkının bu altın adama sahip çıkması sağlanmıştır. “Karizmatik, genç, yakışıklı, dinamik, zayıf, göbeksiz ve uzun boylu… Aranılan ve özlenen bir lider tipi… 

Okuduğu şiire binaen verilen cezadan dolayı siyasî yasak getirilir ve Erdoğan seçimlere giremez. Ama ‘mağdur’u oynayan bu Parti’yi halk sahiplenir ve girdiği ilk seçimlerde (2002) onu tek başına iktidar yapar. Hükümet’in ilk işi Erdoğan’ın üzerindeki yasağı kaldırmak olur. Artık o, siyasî yasaklı olmayan, hür(!) bir adamdır. Derken cezaevine girmesine sebep olan şiiri okuduğu ve ayrıca eşi Emine Erdoğan’ın memleketi olan Siirt’te seçimler iptal edilir. Ne tesadüf, ilahi adalet!? Artık onun Başbakan olmasında hiçbir engel yoktur. Zira oradan yani Siirt’ten bağımsız milletvekili adayı olacak ve kazanacaktır.

Erdoğan’ın AKP’nin kuruluşu esnasında “İsrail” Büyükelçisi David Sultan ile buluşmasından sonra 18.07.2001 tarihinde “Partimiz, “İsrail” ve ABD politikalarına asla ters düşmeyecektir” şeklindeki açıklaması, kendisi için nasıl bir hareket tarzı belirlendiğini ve nasıl bir politika takip edeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Yine Erdoğan’ın, Başbakan olduktan hemen sonra Irak’ı işgal eden Amerikan askerleri için, bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte, ”Irak’ta savaşan ABD’li kahraman bay ve bayan askerlere, en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en kısa zamanda dönmeleri arzusuyla dua ediyoruz” açıklaması ve Abdullah Gül’ün, Usame bin Ladin’in şehadetinin ardından; “Bin Ladin’in öldürülmesini memnuniyetle karşıladım. Artık dünya rahat bir nefes alacak” tarzında Amerikan diliyle yaptığı açıklaması ve “Dünya barışı için son 50 senede, en çok Amerikalılar kendi çocuklarını feda etmişlerdir.” (15.05.2006 Takvim Gazetesi) şeklinde yaptığı açıklamalar bile kendileri için belirlenen rolü iyi oynadıklarını göstermektedir.

Artık “altın adam” Erdoğan ve Partisi çoktan çalışmalara başlamıştır. ABD’nin üzerine yatırım yapığı bu yeni karizmatik liderin en önemli artılarından biri demogojiyi pekiyi(!) becerebilmesidir. Zira hissettirmeden İslamî hassasiyeti olan bu halkı rahatlıkla kandırabiliyordu. 

Şimdi yollar yapmak, hastaneler açmak, “one minute” çıkışları gibi, çirkin yüzlerini gizlemek için yapılan makyaj çalışmalarından başka, iktidara geldiği günden bu yana ortaya koydukları icraatları özetle aşağıdaki gibidir:

•Yeni T.C.K.’nın yapılandırılmasında “Cinsel yönelim ayrımcılığının tartışıldığı bir dönemde eşcinsel olmak, ahlâksız olmak anlamına gelmez.” maddesi konmuştur. (12.10.2005)

•AKP’li birkaç milletvekilinin vermiş olduğu “İsrail” Vahşeti Meclis Araştırması’nı AKP reddetti. (26.05.2004)

•İstanbul Kasımpaşa’da bulunan 48 yıllık Büyük Piyale Paşa Kur’an Kursu kaçak yapı olduğu bahanesiyle yıkıldı. 1959 yılından beri talebe yetiştiren kurs, yürütmeyi durdurma kararına rağmen 2000 kişinin gözyaşları eşliğinde yerle bir edildi. (04.01.2007)

•Van’da Ermeni Akdamar Kilisesi restorasyonuna 2 Trilyon 600 milyar harcanarak açılışı yapıldı. (04.04.2007) (Camii yapılışına para vermeyen hükümet kilise restorasyonu için muslukları açabiliyorlar.)

•Kur’an Kursu yıktıran zihniyet Türkiye’deki 742 kilise, 69 manastır, 63 şapel, 24 havra, 18 sinagog ve 1 adet bazilikayı koruma altına aldı. (20.05.2007)

•Ortadoğu’da barışa katkılarından dolayı Erdoğan’a, Yahudi Cemaatinden “Büyük Cesaret Ödülü” verildi. (17.07.2006)

•Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin’e Milliyet Gazetesi türbanla ilgili soru sorduğunda “Türban Türkiye’nin %1,5’nin sorunudur. Halk, hangi konuların öncelikli çözülmesini istiyorsa biz bu sorunlara odaklandık. Bizim gündemimizde halkın sadece %1,5’inin gündeminde olan bir konu öncelikli olarak yoktur.” yanıtını verdi. (04.05.2007)

•5349 Kanun numaralı ve 11.05.2005 kabul tarihli Resmî Gazete’de yayınlanan tebliğle “zina”, suç olmaktan çıkarıldı.

•Tarım Köyişleri Bakanlığı, AB’ye uyum çerçevesinde “Sığır, manda, deve, koyun, keçi, domuz, yaban domuzu, at ve tavşan”a “Türk Gıda Kodeksi’ne uygundur” onayı verdi. (08.05.2007)

•MEB’in 18.07.2005 tarihli ve 229 sayılı Kurul Kararı ile Talim Terbiye Kurulu’nun tavsiye kararlarına uygun olarak hazırlanan 4. sınıf Sosyal Bilgiler Öğretme Kılavuzu’nda kitabın 179. sayfasında Bayramlar ve Özel Günler başlıklı bölümünde Dini Bayramlar: Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı ve Paskalya Yortusu olarak sıralanmıştır.

•İlköğretim 5. sınıf Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersi 2006’nın 5. baskısında “Kur’an’dan ve Peygamberimizden dua örnekleri” başlığı altında bulunan sûre ve ayetlerin bazı kısımları eksik yazılmıştır. Bakara Suresi’nin 286. ayeti olarak bilinen “Âmener Rasulü”, “Sen bizim Mevla’mızsın… bize yardım et.” olarak yazılmıştır. Aradaki “kâfirler topluluğuna karşı” ifadesi çıkarılmıştır. Aynı mantıkla Fatiha Sûresi’nin de son ayeti eksik yazılmıştır. Son ayette “Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet…”şeklinde yarım bırakılmıştır. Ayetin devamındaki Yahudi ve Hıristiyanlara vurgu yapan “gazaba uğrayanlarınkilere ve sapmışlarınkine değil” ifadesi AB’yi küstürmemek adına çıkarılmıştır.

•Apartman kiliseleri oluşturmak için özel kanunlar çıkarıldı.

•Başbakan Erdoğan İspanya Başbakanı’yla beraber “Medeniyetlerarası İttifak Eşbaşkanı” oldu. (Medeniyetlerarası İttifak, Dinlerarası Diyaloğun diğer bir ismidir. Gösterilen tepkiden dolayı Medeniyetlerarası İttifak ifadesi kullanılıyor.)

•BOP’un eş başkanı oldu.

•Erdoğan ve Gül, 29 Ekim 2004 tarihinde AB Anayasası’nı “Bütün Türkler yok edilmeden Hıristiyan âlemine rahat yoktur.” diyen Papa Cixtus’un (1585-1590) heykeli altında ve manevî huzurunda imzaladılar.

•AKP milletvekili Ömer Çelik kadınları tecavüze uğrayan ve ülkesi işgal edilmiş Iraklı direnişçilere: “Katiller sürüsü!” dedi. (21.08.2004 - Vakit)

•4928 No.lu ve 15.07.2003 tarihli Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’da “Cami” kelimesi “İbadethane” olarak değiştirilerek apartman kiliselerinin önündeki yasal engel kaldırıldı. (25173 sayılı Resmî Gazete - Yayın tarihi: 19 Temmuz 2003 Cumartesi)

•Camilerden elektrik ve su parası alınmaya başlandı. (Oysa kiliseler bu parayı ödemiyor.) İlginç olan önceki hükümetlerin çekindiği bu uygulamaya AKP’nin 2005 yılında başlaması.

•Türkiye’de ilk defa Siyonizm konferansı yapıldı. Theodor Herzl Millî Kütüphane’de anıldı. (07.12.2004 - Vakit)

•AKP’li Bülent Arınç Mason Rotaryanlara “Siz veren elsiniz, öpülecek elsiniz.” dedi. Rotary rozeti takan Arınç, plâketini 2430. bölge Guvernörü’nün elinden aldı. (08.052003 - Vakit)

•Gay ve Lezbiyen Filmleri Festivali’ne onay verildi. (27.09.2004 -Vakit) “Outistanbul 1. Uluslararası İstanbul Gay ve Lezbiyen Filmleri Festivali”

•Aile Sağlığı adı altında bazı okullarda “eşcinsellik” dersi verildi. Tepki gelince uygulama durduruldu. (16.03.2007- Zaman)

•Türkiye’nin ilk eşcinsel oteli açıldı. (31.05.2007 - Posta)

•AKP’nin meclisten geçirdiği TCK’nın 230. maddesi: “Aralarında evlenme olmaksızın dinî nikâh yapanlar 6 aya kadar hapisle cezalandırılırlar.“ (2004) 

•Okullara gönderilen genelge ile Kuran-ı Kerim’de geçen bazı kelimelerin kullanılması yasaklandı: cemaat, cihad, fetva, halife, hicret, imam, imamet, kâfir, medrese, mücahid, mü’min, münafık, şehadet, şehit, şeriat, şirk, tağut, tebliğ, tekke, tevhid… Başbakanlık İçişleri Bakanlığı’nı söz konusu genelgeyi göndermekle görevlendirdi. (www.Sabah.com.tr/2005/01/13/gnd106.html)

•Sekizinci sınıf Din Kültürü kitabının namaz tarifinde bayanlar için “Başı yarı açık” resim kullanıldı. Aynı kitabın 91. sayfasında cemaatler için, “Bunlar tarikatlar gibi insanların din ve vicdan özgürlüğünü, ulusal birlik ve beraberliğini ortadan kaldıran gruplardır.” ifadesi kullanıldı.

•Bazı köylerde ilköğretim 1. sınıf öğrencilerine dağıtılan okuma-yazma öğreniyorum kitaplarında 13 ve 15. sayfalarında “Haç işareti bulunan üç çocuğu kilisede aldığı eğitimi ve kilise dualarını gösteren fotoğraflar kullanıldı” (MEB-TTKB’nin 12.07.2004 tarih/115 sayılı onayını taşıyan AB destekli bu kitaplar ücretsiz dağıtıldı.)

•2005’te onaylanan 5. sınıf Din Kültürü kitaplarında “Kelime-i Tevhid Lailâhe illallah’tır” deniyor. (“Muhammedurresulullah” ifadesine yer verilmiyor.) (AB projelerini ve ders kitaplarındaki değişimi düşündüğümüzde; “Muhammedurresulullah” bölümünün yazılmaması her şeyi anlatıyor. “Muhammedurresulullah” ifadesi; Hz. Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğunu söyleyen Müslümanları Hz. İsâ’yı Rab ve oğul kabul eden Hıristiyanlardan ayırır.)

•Şubat 2003’te “Benim bu davayı geri çekmem bütün kadınlara hakaret olur.” diyen Hayrunnisa Gül, bir yıl sonra AİHM’deki başörtüsü şikâyetini geri çekti. (3 Mart 2004 - Vakit)

•Başbakan Erdoğan, “Başörtüsü konusunda hiçbir yerde kimseye söz vermedim. Vaat etmediklerimizi vaat edilmiş gibi gösteren, provake edenler var.” dedi. (www.gazetevatan.com)

•Rasmussen NATO Genel Sekreteri oldu. Zira oylamada Erdoğan reddetseydi, Rasmussen genel sekreter olamayacaktı.

•”İsrail” dokuz Türk vatandaşını katlettiğinde Hükümet Yahudi varlığına bir özür bile diletemedi.

•Dinler arası diyalog kapsamında Mayıs ayının ilk haftasında camide Hıristiyanlar ayin yaptı, bir hafta sonra Müslümanlar kilisede haç putunun altında ilahiler okudu, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e methiyeler dizildi. Abdullah Gül de katılımcı olarak alkış tuttu.

Allah’a, Rasulü’ne ve Müminlere yapılan bunlar gibi ihanetleri çoğaltmak mümkündür. Şimdi en son seçimlerde de AKP kazandı ve muhtemelen kendi seçim sloganlarında da olduğu gibi istikrar devam edecek. Yani Allah’a isyanlarında, dinlerarası diyalogda, Hıristiyanlarla dostlukta, “İsrail”e yardım ve yataklıkta, ABD ile işbirliği yapıp Müslüman kanı akıtılmasında istikrar devam edecek. AKP’nin kazanmış olması, yeni bir parlamentonun oluşumu, oylamaya katılım oranının %87 olması hasebiyle küfür nizamı olan batıl demokrasinin kazandığını ilan eden en son balkon konuşmasında Erdoğan, 14 kez demokrasi vurgusu yapmıştır. Eğer demokrasi kazandı ise, İslam’ı temsil eden Müslümanlar kaybetmiş, aynı yılan deliğinden bir kez daha ısırılmıştır. Hem de Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem, لاَ يُلْدَغُ اْلمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ مَرَّتَيْنِ “Bir Müslüman aynı yılan deliğinden iki kez ısırılmaz” buyurduğu halde. Ancak kaybeden İslam olmamıştır. Zira O, hak dindir. Fakat Müslümanlar kaybetmiştir. Lakin onlar da Hilafet’in kurulması ile birlikte sürekli kazanacakları günlere ulaşacaklardır. 

Son seçimlerin ardından üçüncü kez iktidar olan AKP’nin ve Altın Adam’ın “ustalık dönemi” başlamış bulunmaktadır. Şimdi daha da tehlikeliler. Cürümlerini bekleyip göreceğiz… 

Fakat biz, her hâlükârda itirazımızı, haklı talep ve eleştirilerimizi, Hakkı ayakta tutma endişemizi her zaman ve her mekânda dile getireceğiz. İnşaAllah bunu da göreceksiniz…



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz