ŞEYH SAİD Rahmetullahi Aleyh’İN ŞEHADETİNİN 86.YIL DÖNÜMÜ İLE ALAKALI BASIN AÇIKLAMASI

Editör



28.06.2011 - Diyarbakır

29.06.2011 - Şanlıurfa

بسم الله الرحمن الرحيم

الحَمْدُ لِلَّه، حَمْدَ الذَّاكِرِينَ الشَّاكِرِينَ الصَّابِرِينَ .وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى رَسُولُ اللهِ، النَّبِيُّ اْلأُمِّيُّ اْلأَمِينُ، أَفْضَلُ صَلاَةٍ وَأَتَمُّ تَسْلِيمٍ، وَارْضَى اَللَّهُمَّ عَنِ الصَّحَابَةِ وَالتَّابِعِينَ، وَآلِ الْبَيْتِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ، وَتَابِعِيهِمْ بِإِحْسَانٍ إلَى يَوْمِ الدِّينَ وَبَعْد،

Tarih boyunca İslam ümmeti bünyesinden nice âlim, mücahit ve lider çıkarmıştır. Bu verimli toprakların çıkardığı ümmetin hayırlı evlatlarından birisi de âlim mücahit ve şehid olan Şeyh Said-i Kürdî’dir. İlga edilen Hilafet’in ardından, bu menfur karara yapılmış en güçlü itirazı ortaya koyan ve bu sebeple 29 Haziran 1925 tarihinde arkadaşlarıyla birlikte asılarak şehid edilen Şeyh Said’i hatırlamak ve onun kıyamını anlamak için burada bulunuyoruz. Allah Subhanehu ve Teâlâ bu vesileyle burada bulunan tüm kardeşlerimizden razı olsun.

Evet, Şeyh Said kimdir? Neden kıyama kalkmıştır? Bu bir kıyam mıdır, bir ayaklanma mıdır, yoksa bir isyan hareketi midir? Hangi tabir onun hareketini tam anlamıyla ifade etmektedir? Bu hareketi gerçekleştirirkenki gayesi nedir? Bu gibi sorular on yıllardır tartışma konusu olmuş ve bu konuda birbirleriyle çelişkili çok sayıda görüş öne sürülmüştür. Tarihe mâl olmuş birçok şahsiyet gibi Şeyh Said-i Kûrdî Rahmetullahi Aleyh de kendisini anlatanların kurbanı olmuştur. Anlatıcılar, kendi dünya görüşlerine ve çıkarlarına uygun bir “Şeyh Said” portresi çizmek adına hem hakikatleri çiğnemişler hem de anlattıkları şahsın, şahs-ı manevîsine hakaret etmişlerdir.

Kendisine yakıştırılan ‘Kürtçü’, ‘İngilizci’, ‘vatan haini’ gibi sıfatlara rağmen Şeyh’i ve kıyamını doğru anlamak gayesiyle yapılacak ‘insaflı’ bir araştırma, O’nun esasında iddia edilen görüşlerin aksine; ne milliyetçi bir söylem ile ne de dönemin sömürgecibaşı İngiltere’nin talimatları doğrultusunda yola koyulmadığını gösterir.

Devlet’in gösterdiği yerde oturup Şeyh’i oradan değerlendirenler onu bir vatan haini, İngiliz ajanı, bir din istismarcısı ve bir Kürtçü olarak addetmişler ve Devlet’in icra ettiği kıyımları ve zulümleri haklı göstermeye çabalamışlardır. Bir manipülasyon hareketi olarak da kıyamın içte tesirsiz olması için “bu kürtçü bir ayaklanmadır” yaygarası kopartılmıştır. Dış ülkelere de işledikleri kıyımı haklı göstermek için “bu, Şeriatçı, Hilafetçi bir, karşı devrim hareketidir” demişlerdir. Ne yazık ki belli bir oranda başarılı da olmuşlardır. İngiltere’si, Fransa’sı sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmışlardır. Sanki insanlar haksız yere katledilmemiş, bir ordu kendi halkının üzerine yürümemiş, nehirler kana bulanmamıştı onlara göre. Evet, onlara göre, bir katliamın meşruluğu, katledilenlerin Müslüman olmasıyla gayet kolay bir şekilde sağlanmış olmaktaydı. Nitekim bugün de aynı şeyler yaşanmıyor mu? Ortadoğu’daki zalim yöneticilerin Müslüman halklara reva gördüğü zulüm ve katliamlar; zulme maruz kalanlar, katledilenler Müslüman olunca gayet kolay bir şekilde meşru görülmüyor mu?

Şeyh Muhammed Said-i Kûrdî, bir İngiliz uşağı olmaktan fersah fersah uzakta, muttakî, izzet ve şerefi gayet yüksek bir Mü’min şahsiyetti! Eğer bir uşaklık varsa, bir İngiliz uşaklığı meselesi varsa, birileri için zikredilecekse, o da bu iftirayı atanlar için olmalıdır. İşte bu, söylediğimiz bir iftira değildir! Cumhuriyetçi kadrolar, İngiliz muhibbibi kadrolardır.

Yine ulusçu, fakat bu kez Kürt-ulusçu bir şekilde tezahür eden bakış açısı var ki, onlar da Şeyh’in kıyamını bir Kürt ayaklanması olarak vasfetmişler, bununla ilgili spekülasyonları birer hakikatmiş gibi sunmuşlardır. Gayeleri, Kürtlerin İslam ile olan bağlarını zayıflatmak ya da İslam’ı kendi milliyetçiliklerine müdahale etmeyen, tam tersine meşrulaştıran, hatta teşvik eden bir din olarak lanse etmektir. 

Bu fasid Kürtçülük iddiası, hem devletçiler hem de Kürt milliyetçileri tarafından dillendirilmektedir. Tabi aynı iddia iki kesim tarafından farklı endişelerle gündeme getirilmektedir. Devletçi kadrolar, hareketin içte destek bulmaması için bu kara propagandayı yürütürken; Milliyetçi Kürtler ise, Şeyh Said kıyamını “Kürtçü” diye tarif ediyorlar ki böylelikle kendi taraftarlarına sunulmak üzere tarihsel bir figür edinmiş olsunlar. Hem de Şeyh Said’in Kürtler içerisindeki karizması, efsanevî kişiliği ve moral değerinden nemalanmak, faydalanmak istiyorlar. 

Fakat bu iddianın herhangi bir ispatı sunul(a)madığı gibi kendilerini kimse değil, Şeyh Said Efendi yalanlamaktadır. Gerek kıyam öncesi konuşmalarında gerekse de kıyamın sona erdirilmesinin ertesinde çıkarıldığı mahkemede verdiği ifade ve sözlerinde Şeyh, amacını gayet açık, gayet net ve tevilsiz olarak ortaya koymaktadır: Nitekim O, “Ben Hazreti Muhammed’in Ümmeti’ne mensup bir âlim olarak, İslam’ı saf dışı eden bu harekete karşı sessiz kalamam.” “Halifesiz Müslümanlık olmaz. Hiçbir halife memleketten çıkarılmaz. Şiarınız dindir.” diyor. Bugün, bu memlekette dile alınmaya cesaret edilmeyen o hayatî hakikatler, Şeyh Said Rahmetullahi Aleyh’in dilinden bir ‘hak söz’ olarak dökülüyordu. Nitekim Şeyh: “İmam ne vakit Şeriat’ın ahkâmını icra etmezse, üzerine kıyam vaciptir. Hükümet’e Şeriat Meselesini anlatmak istedik.” dedi ve daha amele dökemeden şehid edildi. Böylece Rasul Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam’ın şu müjdesine nail oldu:

سَـيِّدُ الشُّهداءِ حمزةُ بْنُ عبدِ المطّلِب، ورَجُلٌ قامَ إلى إِمامٍ جائِرٍ فَأَمَرَهُ وَنَهاهُ فَقَتَلَهُ 

“Şehidlerin efendisi Hamza İbnu AbdulMuttalib ile zalim yöneticiye karşı çıkıp, ona emredip, nehyettiği için katledilen kimsedir.” 

Sizin de fark ettiğiniz gibi kıyamın İngilizci veya Kürtçü olmadığına dair deliller ve Şeyh’in kendi ifadeleri, bir hakikati haykırmaktadır ki o da Şeyh Said Kıyamı’nın Hilafet ve Şeriat için gerçekleştirilmiş soylu bir başkaldırı olduğudur. 

Bu noktada kıyamı daha iyi anlamamıza vesile olması için birkaç hatırlamada bulunmak istiyoruz. Sizleri de bizlerle beraber hatırlamaya davet ediyoruz. Allah Subhanehu şöyle buyuruyor:

وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنفَعُ الْمُؤْمِنِينَ

“Sen öğüt verip hatırlat! Çünkü gerçekten öğütle hatırlatma, Mü'minlere yarar sağlar.” (ez-Zariyat 55)

Şuan mübarek üç ayların içerisinde bulunuyoruz. Bu ayların ilki olan Recep ayı, önemli değişimlerin ve dönüşümlerin yaşandığı aylardan biridir. Bu ayda meydana gelen üç önemli hâdiseyi sizlere hatırlatıyoruz ki üzerinde durulsun, biraz olsun tedebbür edilsin, ibretler alınsın, dersler çıkarılsın.

Bunların ilki; İsrâ ve Mi'râc hâdisesidir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, en büyük iki destekçisi olan Mü'minlerin annelerinden Hatice RadiyAllahu Anhâ ile amcası Ebu Tâlib'i kaybettikten sonra, âdeta kolu kanadı incinmiş bir halde, hüzünlü ve şiddetli günler geçirirken, Recep ayının 27'sinde İsrâ ve Mi'râc hâdisesi vukuu buldu. Nitekim Müslümanlar dün bu geceyi ihya ettiler. İşte bu İsrâ' ve Mi'râc hâdisesi; İslâm'ın ve İslâm'ın Rasûlü'nün şanı için bir yücelik, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in kalbi için bir itminan ve Küfür ile ehlinin bu dünyada yakasının bırakılmayacağına ve Nusretin yakın olduğuna dâir bir ilan idi. Nitekim bu hâdiseden sonra Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in gönlünü ferahlatan, hüznünü sevince, kederini mutluluğa dönüştüren bir hâdise meydana geldi. Bu, Medineli Ensâr'ın İslâm'ı ve Rasulü'nü, canları, malları, evlatları ve büyükleri pahasına korumaya ahdedecekleri bir şekilde destek vermeleri idi. Böylece kısa bir süre sonra, Medine’de İslâm Devleti kuruldu, ve'l hamdulillah.

İkincisi; yaklaşık bir asırlık işgalden sonra, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in Mi'râc hâdisesinin vukuu bulduğu Beyt-ul Makdis'in yani Kudus’ün Haçlı işgalinden, Mü'minlerin hayırlı Emiri Selâhaddin Eyyubî liderliğindeki Hilâfet Ordusu tarafından yine Recep ayında kurtarılmasıdır. Nitekim bu hâdiseden sonra Allah'ın mukaddes kıldığı toprakların işgal altında olmasından yürekleri kan ağlayan Müslümanlar, gönülleri ferahladı, hüzünleri sevince ve kederleri mutluluğa dönüştü.

Recep ayında meydana gelen üçüncü büyük hâdise ise, ilk ikisinin tam aksinedir. Müslümanlar, tek bir devlet liderliğinde, tek bir bayrağın gölgesinde, tek bir liderin etrafında birleşmiş iken Sömürgeci Kâfirlerin gelip yerli ajanlarının eliyle H. 28 Recep 1342 el-muvafık M. 3 Mart 1924 günü Müslümanların dayandıkları asaları ve kendisiyle korunup ardında savaştıkları kalkanları olan Hilâfet, hem de üzerinde yaşadığımız bu topraklarda yıkıldı. Nitekim bugün Hilafet’in kaldırılışının Hicrî 90. yıl dönümüdür. Evet, o kara günden sonra, bilhassa Sömürgeci Kâfirlerin atadıkları yöneticiler yüzünden, Müslümanların başından belâ, musibet ve felâket hiç eksik olmadı. Toprakları işgal edildi, evlatları katledildi, servetleri yağmalandı, namusları ve şerefleri ayaklar altına alındı, hatta Dinlerine, Rasullerine, Kitaplarına dört bir yandan hakaretler yağdırıldı. İkinci Halife Ömer RadiyAllahu Anh’in fethettiği, Selahaddin Eyyubî’nin Haçlılardan temizlediği Mübarek İsra ve Miraç toprakları yani Filistin, Hilafet yıkıldıktan sonra bu sefer “Yahudi varlığı” tarafından işgal edildi. Bugün Müslümanların toprakları kan gölüdür, yürekleri kan ağlamaktadır, gözleri kan akıtmaktadır. Onları koruyacak bir kalkanları yok artık. Zira Rasulullah bir hadisinde şöyle buyuruyor: 

إِنَّمَا الإمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ 

“İmam bir kalkandır. Onun koruması altında savaşılır ve onunla korunulur.”

Şeyh Said Rahmetullahi Aleyh’i bu meyanda anlamamız kaçınılmazdır. Zira O’nun gayesi ancak “Ankara’daki zındıklarca” kaldırıldığından bahsettiği Hilafet’i, henüz daha yeni kaldırılmış iken yeniden ihya etmek, yara henüz sıcak iken tedaviye yönelmek idi. Şeyh Said’i anlamak isteyenler meseleyi bu noktadan ele almak durumundadırlar. Zira mesele budur, onun gayesi budur, kıyamın esbabının başındaki başlık da budur. Dolayısıyla gayemiz Şeyh’e atılan iftiraları tüm kamuoyu nezdinde afişe etmek, boşa çıkarmak ve hem Ümmet nezdinde, hem de tarih sayfalarında Şeyh’in kirletilememiş, düşürülememiş itibarını resmî tarihe de kabul ettirmektir. Aynı zamanda O’nu anlamak, O’nun uğruna kıyama kalktığı ve Allah ve Rasulü’nün emrettiği, insanlığın bütün aciliyetiyle muhtaç olduğu Hilafet’i yeniden ikame etmektir. O’nun da vasiyeti budur: 

“Arkamızdan ağlayıp da zalimleri sevindirmeyin. Kıyamımızı iyi anlayın ve bizden sonrakilere anlatın.”

Bugün, Şeyh Said’i tarihsel bir kişilik, kıyamını da sıradan bir tarihî vakıa olarak değil, O’nu mücahid bir İslâm Âlimi olarak ele alıp ‘kıyamını iyi anlama ve anlatma’ günüdür!

Bugün, Şeyhin uğruna canını adadığı Hilafet’i anlama günüdür! Çünkü Şeyh’in kıyamı Hilafet içindi. Çünkü Hilafet âlimlerin tabiri ile “Tac’ul furud” (Farzların tacı) idi! Hilafet olmadan islim korunamazdı, Hilafet olmadan cihad olmazdı, Hilafet olmadan Ümmeti zalimlerin şerrinden muhafaza edecek bir kalkan olmazdı.

Bugün Şeyh Said’in çiğnenen itibarına sahip çıkma günüdür! Şeyh Said’in itibarına sahip çıkmak, Şeyh’in uğruna savaşım verdiği, kıyama kalktığı ve şehid edildiği şeriat ahkâmının uygulayıcısı Hilafet’in itibarına sahip çıkmak demektir. O halde onun kıyamını iyi anlayınız ve kıyamını iyi kavratınız, ve dikkat ediniz: o, ancak Hilafet için kıyam etmiştir! 

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz