SEÇİMLER, ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE OPERASYONLAR

İbrahim Er


 

12 Haziran 2011 seçimleriyle birlikte, geçmişi istikrarsızlık ve çalkantılarla dolu olan Türk Siyasî Hayatı “Ustalık Dönemi” diye tabir edilen yeni bir kavramı bünyesine katarak yoluna devam etmesini bilmiştir. Bu kavram bilindiği üzere bir partinin üçüncü defa hem de oylarını arttırarak yeniden iktidara gelmesini ve aynı zamanda bu partinin iktidar koltuğunda edinmiş olduğu tecrübeleri ifade etmektedir. Kısacası bu seçimler, ilk bakışta AKP’nin tek başına iktidar olarak geçen iki dönemde yapmış olduğu icraatların toplum tarafından onaylandığını ve şu anda da bu konuda toplum tarafından ciddi şekilde desteklendiğini göstermektedir. Seçim sonuçlarının çizmiş olduğu bu profil ortaya bu şekilde bir sonuç çıkarmıştır ancak; ortaya çıkan bu sonuç, demokratik anlayıştan ve bu anlayışın ortaya koymuş olduğu yüzeysel bakış açısından kaynaklanan bir sonuçtur. Dolayısıyla seçimler üzerinde yapılan yüzeysel ve genel bir değerlendirmenin bu şekilde bir sonuca bağlanması aklıselim bir düşüncenin ürünü değil, yürütülen düz mantıkların neticesidir. 

Bu nedenle sırf bu sonuçlara bakarak ne AKP’nin varlığının, ne de onun icraatlarının onaylanması ya da desteklenmesi meseleye sadece aklen bakıldığında bile söz konusu olamaz. En basit haliyle demokrasiye; “doğruların değil, çoğunluğun isteğinin uygulandığı bir rejimdir” şeklinde bir ifade kullanırsak sanırım itiraz eden kimse çıkmayacaktır. Yine yapmış olduğumuz bu tanım, ayrıca hiç kimseye “insanlar tartışa-tartışa doğruları bulurlar” veya “çoğunluğun vermiş olduğu kararlar en doğru kararlardır” gibi safsatalar üzerinden ukalalık yapma hakkını da vermez. Zaten milletin iradesi ve çoğunluğun yönetimi meselesi bile başlı başına hayal ürünü olan bir meseledir. Özetleyecek olursak; demokrasi, yönetimi altındaki insanlara zulmeden diğer bütün rejimlerde olduğu gibi insan aklının ürünü olarak ortaya çıkmış bir rejimdir. Onun insanlar için ortaya koymuş olduğu çözümler de diğerlerinde olduğu gibi insan aklının sınırlarına takılmakta, insanın acizliğiyle yetersiz kalmakta ve insanın bencilliğiyle yoğrulup insanın insana tahakkümünü doğurmaktadır. Bu yüzden demokrasiye bakışta odaklanılacak nokta hükmün kaynağıdır, yoksa seçim yapılması veya şura saptırmacası değildir. Bu noktaya odaklandığımızda da şunu görüyoruz ki; Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın hükmüne karşı olarak ortaya çıkmış bütün rejimlerde olduğu gibi demokrasi de bir “küfür nizamıdır.” Dolayısıyla bu ortamda mücadele eden bir varlığın ve o varlığın icraatlarının onaylanması ve desteklenmesi Şer’an caiz değildir.

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ

“Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü (İslam dışı olan hükümleri mi) istiyorlar? İman eden kavim için Allah’ın hükmünden başka daha iyi kim hüküm koyabilir ki?” (el-Maide 50)

Bu seçim dönemini diğerlerinden farklı bir havaya sokan ve onu özel kılan en önemli husus şüphesiz seçimin ardından yapılması planlanan Anayasa değişikliğidir. Bu mesele şu an olduğu gibi seçimler öncesinde de kamuoyunu fazlasıyla meşgul eden bir mesele haline getirilmiştir. Bu meşguliyetler toplumda yeni beklentilerin oluşması açısından önemlidir. Çünkü iktidarda geçirilen sekiz yıllık bir süre vardır ve özellikle İslamî hassasiyete sahip olan ve AKP iktidarından bu konuda beklentileri olanlar açısından tatmin edici bir gelişme sağlanamamıştır. Geçen iki dönem açısından bu beklentilerin gerçekleştirilememesinin nedenleri olarak toplumu ikna edici mazeretler mevcuttur. Neticede bütün icraatların önüne geçen ve devletin işleyişini engelleyen bir “derin devlet” vardır ve Ordu içindeki “cunta” yapılanmasıyla birlikte Hükümet’in çalışmasını engellemektedir. İşte geçen iki dönem bunlarla mücadele edilmiş ve bu yapılanmalar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bu yapılanmaların demokrasinin işleyişini engellemelerine ve “demokrasiyi askıya alma” planlarına karşı Hükümet cansiperane bir mücadele içine girmiştir ve bunda da başarılı olmuştur. Artık AKP iktidarı ile toplumun beklentilerine cevap verebileceği icraatları arasında tek bir engel kalmıştır, o da bir askerî vesayet ürünü olan mevcut Anayasa’dır. Ancak AKP iktidarı, bu Anayasa’nın değiştirilmesiyle birlikte mevcut işleyişte bir değişiklik olmayacağının da farkındadır. Zaten onun asıl gayesi bu Anayasa değişikliğiyle toplumun seyrini değiştirmek ve insanların mutluluğunu ve huzurunu temin etmek değildir. Onun asıl gayesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana varlıklarını ve hegemonyalarını devam ettiren Ulusalcı unsurların varlık sebeplerini ortadan kaldırıp derinlerdeki köklerini söküp atmaktır. Böylece Amerika’nın “liberal” anlayışını yerleştirmek suretiyle Türkiye’nin istikametini bu sömürücünün Ortadoğu ve Dünya politikalarına uygun bir yörüngeye oturtmaktır. Bu bir “stratejik ortağın” yapması gereken aslî görevdir.

Bu nedenlere bağlı olarak yeni Anayasa’nın bir uzlaşı anayasası olması kaçınılmazdır. Bu yüzden oyunu arttırarak gelmesine rağmen yapılan yeni düzenlemelerle milletvekili sayısının düşmesi oldukça manidardır. Şu an itibariyle milletvekili sayısı 330’un altına düşmüş olan AKP’nin tek başına Anayasa yapabilecek gücü yoktur. Sonuçta değiştirilecek veya yeni yapılacak Anayasa her ne kadar bir mutabakat anayasası olacak olsa da toplumun problemlerine çare olmayacak ve beklentilerine cevap veremeyecektir. Bu nedenle halkı özellikle de kendi tabanını daha uzun süreli çözümlerle avutması ve kısa sürekli beklentilerden uzaklaştırması kaçınılmazdır. Onun için “Hedef 2023 Türkiye Hazır” sloganı seçimler öncesinde ortaya atılmış ve böylelikle yeni bir on yıllık beklenti süreci başlatılmıştır.

Anayasa değişikliğine sebep olarak gösterilen vakıa da son derece trajikomik bir vakıadır. Bu vakıayı anlamak için Cumhuriyet’in kuruluşundan sonraki Anayasalara bir göz atmak gerekir; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları tarafından yapılıp dayatılan 1924 Anayasası ile 1960 ve 1980 Darbelerinin ardından darbeci askerlerin hazırlamış olduğu 1961 ve 1982 Darbe Anayasaları -ilkinden sonuncusuna- yaklaşık doksan yıldır yürürlüktedir. Halkın kendi kendisini yönettiği(!) bir rejimde halk, henüz kendisine ait bir Anayasa yapamamıştır. İşte bu durum nasıl kaçınılmaz bir demokratik vakıa ise, şimdi güya yeni Anayasa’yla bu gidişata bir son verilecek olması yani halkın kendi Anayasası’nı kendisinin yapacak olması da öyle bir demokratik yalandır.

Seçimlerin elde ettiği ezici bir üstünlükle iktidardaki üçüncü dönemine başlayan AKP’nin önemli özelliklerinden birisi de onun bir “operasyonlar” partisi olmasıdır. AKP her ne kadar bu süreci yargı bağımsızlığı ile ifade etmeye çalışsa da, onun bu ifadelerine taraftarlarından ya da karşıtlarından hiç kimse inanmamaktadır. Bu da insanların özelde yargı bağımsızlığına genelde de rejimin kendisine güvenmediklerini gösteren bir başka husustur.

Seçimlerden önce yapılan Balyoz ve Ergenekon operasyonları seçimlerden sonra da devam etmektedir. Şu an için yeni dönemin operasyonları içinde en sansasyonel olanı “futbolda şike” operasyonudur. Bu operasyonla aynı anda “Deniz Feneri” operasyonu da gerçekleştirilmiştir. Kaçakçılık ve çetelere yönelik operasyonlar da bütün hızıyla devam etmektedir. Bütün bu operasyonlar şu ana kadar toplumda büyük yankılar meydana getirmiştir. Ancak bir de yapılan operasyonlar içerisinde sessiz sedasız yapılanları vardır ve onlardan pek kimsenin haberi olmamaktadır. Nitekim seçimlerden sonra İslamî cemaatlere yönelik yapılan operasyonlar bu şekilde geçekleşmiştir. Mesela 24 Haziran’da yapılan Hizb-ut Tahrir operasyonu bu şekildedir. Aynı türden operasyonlar seçimlerden önce de yapılmaktaydı ve şu anda da yapılmaktadır. Mensuplarının diğerlerine nazaran çok daha garip kaldığı ve sessizce götürüldüğü bu operasyonlarda dikkat çekici bir yön de aynı şahısların tekrar tekrar alınarak kendilerine aynı suçtan defalarca dava açılmasıdır. Devlet alenen bu hukuksuzluğu işlerken bir taraftan da bunu mümkün olduğunca gündem yapmak istememektedir. Aynı durum diğer İslamî oluşumlar için de geçerlidir. Üstelik hiçbir şekilde cebir ve şiddete başvurmadıkları halde…

Bu Hükümet döneminde de Başbakan’ın kendi ifadesiyle “çetelere ve gayrimeşru oluşumlara göz açtırılmayacaktır”. Elbette ki insanların canlarına kasteden, mallarını haksızlıkla gasp eden ve insanlar arasında korku yaymak suretiyle varlıklarını devam ettiren oluşumlara veya başkalarının haklarını gasp ederek maddî-manevî çıkar elde etmeye yönelik kurulmuş yapılara müdahale edilmesine kimsenin itirazı olamaz. Ancak bunu bütün oluşumlara ve yapılara -özellikle de İslamî oluşumları içine alacak şekilde- genellemek ve hepsini aynı kategoride değerlendirmek doğru değildir ve kasıtlı bir yaklaşım olup bir taraflılık göstergesidir.

Eğer bu operasyonlarla ulaşılmak istenen hedef toplumsal huzuru sağlamak ve temiz bir toplum oluşturmak ise şu unutulmamalıdır ki; şu an içinde yaşamış olduğumuz sistem Kapitalist bir sistemdir ve dünyadaki bütün örneklerinde de olduğu gibi suçu ve suçluyu üretmeye müsait bir sistemdir. Dolayısıyla toplumu temizlemek veya toplumsal huzuru sağlamak, alınan teknolojik tedbirlerle, olaylara anında müdahale etmekle ya da sık-sık operasyon yapmakla gerçekleştirilemez. Böyle bir yaklaşım suçluların tespit edilip daha kolay yakalanmalarını sağlar, ancak bu durum suç işlemelerini engelleyemez. Kısacası hem bataklıkta yaşayıp hem de sineklerden kurtulmak mümkün değildir.

Toplumu temizlemek için öncelikle pis ile temizi birbirinden ayırmaya yarayacak sağlam bir kritere ihtiyaç vardır. Ancak bu kriterle toplumu oluşturan dinamikler değiştiğinde toplumlar temizlenmiş olur. Toplumu meydana getiren unsurlar insanlarla birlikte o topluma egemen fikirler, duygular ve nizamlardır. İçinde bulunduğumuz Kapitalist toplumu temizlemek de ancak onu değiştirmekle gerçekleştirilir. Bunun yolu da Kapitalist ideolojinin akidesi olan Laiklik ve ondan kaynaklanan fikir, duygu ve nizamların yerine İslam Akidesi ve ondan kaynaklanan fikir, duygu ve nizamların toplumda hâkim kılınmasıyla olur. Yoksa toplumu temizleyip insanların huzurunu ve mutluluğunu sağlamak kastıyla, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın emir ve nehiyleri doğrultusunda hareket ederek bu toplumu değiştirmek için yola çıkmış olan insanları hedefe koymak ve onları çete ve mafyalarla aynı kategoride değerlendirmekle değil…


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz