‘SOL İLAHİYAT’ VE ESKİ BİR YANILGI

Cevher Kara



İslam Ümmeti, tattığı o büyük yenilgiyi halen bir zaferle telafi edememiştir ve bu yenilgi hayatın her sahasında bir tokat gibi yüzümüze inmektedir. Eğitim, sağlık, iktisat gibi alanlar İslamsızlığın getirdiği büyük aksamalarla dolu. Ama fikirdeki başıboşluk ve ilkesizlik hepsinden daha vahim bir durum arz ediyor. Sanırım o diğer sahalardaki sorunlar da yine fikren düşük, kopyacı, cesaretsiz, özür dileyici, savunmacı oluşumuzla alakalı. Elimizde olanın yetersiz ve karşımızdakilerin ellerinde değerli olanı taşıdığına dair kanaatimiz tam olarak ne zaman hâsıl oldu bilmiyorum ama bu hastalıklı kanaat halen bünyemizde ve maalesef yakıcılığı bugün de devam ediyor. Bu kendine yönelik yetersizlik inancını taşıyanlar ya hepten Batılı fikirlerle donanmamızı salık veriyor -bunlar sayıca azdır- ya da biraz Batı’dan biraz da İslam’dan alıp meselelerimizi çözebileceğimizi iddia ediyorlar -bunlar ise sayıca hep diğerlerinden fazla olmuşlardır-. Bu adamlara göre Batı, hepten kerih değil; felsefe, siyaset gibi uğraş alanlarında hikmete yakın görüşlere ulaşabilmiş hatta kimi zaman hikmeti de yakalayabilmiş bir muhatab olarak kabul edilmektedir. Acaba öyle midir?

Eklektizm: 

Türkçeye “seçmecilik” diye çevrilen “eklektizm” hakkında sözlüklerde şöyle diyor: Birbirlerine karşıt olan türlü öğretilerden seçilen düşüncelerden yararlanarak tek ve uyumlu bir inanç ya da düşünme dizgesi (sistemi-CK) oluşturmaya çalışan felsefe görüşü.”1 Kavram, Batılı bir kavram ve bazı Batılı filozoflar bu yöntemle felsefe yapmışlar. Söz gelimi Jean Paul Sartre’ın “Varoluşçuluk” (Egzistansiyalizm) ve Marksizm’i harmanlayıp husule getirdiği “Varoluşçu Marksizm” seçmecilik (eklektizm) başlığında değerlendirilmiştir. Yine Anthony Giddens’ın “Sosyalizm” ve “Kapitalizm”den seçmelerle oluşturduğu “Üçüncü Yol” düşüncesi de bu konuda verilebilecek bir misaldir. Bu tür kavramların oluşturulması, bu tür felsefî faaliyetlerin icra edilmesi Batı dünyası içinde mümkün olabilir. Hatta birileri kalkıp (bkz. Jean Calvin) Hıristiyanlığı dahi çağdaş düşüncelerle toplayıp çıkarabilir. Zira bu harmanlanan düşünceler bilgi kaynağı yönünden bir denklik içerisindedirler. Bu denklik ise hepsinin ‘beşerî’ olmasıyladır. “Ya Hıristiyanlık?” diye yapılacak bir itiraza karşı ise söyleyeceğimiz onun da insanlar (din adamları) tarafından tahrif edildiği, en azından (hiçbir tahrifi kabul etmeseler dahi) birçok bölümünün Havariler(!) ve din adamları tarafından yazılmış olduğudur. 

Bizim itiraz ettiğimiz ve İslam’la bağdaştıramadığımız husus, birilerinin çıkıp beşerî fikirlerle İslam arasında orta bir yol bulmaya çalışması, bir uzlaşı ortamını caiz ve mümkün görmesidir. Bu, kimi zaman Kürtçü, Türkçü, Arapçı türevleriyle “Milliyetçi-İslam” olmuştur. Kimi zaman da “Liberal İslam”, “Muhafazakâr İslam” gibi daha taze kokteyller olarak istifademize(!) sunulmuştur. Bu seçmeciliklerle bir, bir buçuk asırdır sıkça karşılaşıyoruz. Son günlerdeyse, fitili altmışlı yıllarda ateşlenmiş bir sentez tartışması yeniden alevlendirildi. “Aylık Sosyalist Kültür Dergisi” sloganıyla yayın yapan ve kimi Sosyalistlerce pek de “Sosyalist” bulunmayan Birikim Dergisi’nden Burhan Sönmez “Ütopya: Sol İlahiyat”2 başlığıyla bir yazı yazdı. Aslında yazı, bu yılın başlarında yayınlanmasına rağmen, kendisi hakkındaki karşıt ve destekleyici yazılar ve mevzunun evveliyatı, yazının etki ömrünü uzattı ve yayınlanmasından neredeyse bir yıl sonra ele alıyor oluşumuzu abeslikten kurtardı. Burhan Sönmez’in sesine ses veren İslamcı yazarların nerdeyse tamamı onu destekler söylemlerde bulundular. Yazısında eleştiren, yaptığı röportajda destekledi.3 Kimisi “Ortak akıl cemaati”ne mensubiyetten dem vurup “küreselleşmeye karşı ortak bir siyaset üretilebileceğine” getirdi sözü.4 “Kulak verilmesi gereken bir ses, o nedenle dikkatle dinlemeliyiz kendisini.” diyen de oldu.5 Hatta bu vesileyle kendi “İslam anarşizmi” tezini gündem etmeğe kalkanlar bile...6 Hâsılı mesele hakkında eteklerinde taş biriktirenler, Sönmez sayesinde eteklerindeki taşları döktüler. Bazısı ise uzaktan uzağa destekledi Yazarı; kendi söylemine, yeni kaydolduğu siyasî partinin imajına yaptığı dolaylı katkıdan ötürü.7

Belki Sönmez’in yazısı ele alınmayı hak etmiyor. Bir sürü zırvanın doluşturulduğu bir yazı neyi hak eder ki bir tarafa atılıverilmekten başka! Fakat girişte de bahsettiğimiz gibi meselenin bir arka planı ve güncelliği var. Bir de buna yazının “İslamcı ve Sosyalist aydınların katıldığı hepsi birbirinden derinlikli otuz civarındaki makale ile oldukça nitelikli bir tartışma ve diyalogun zemini oluşturma”(!)8 maharetini kattığımızda önünüzde açıklığa kavuşturulması gereken bir mesele beliriyor. 

Yanılgı Yanılgı Büyüyen Bir Hasar Vardır

İslam’ın eklektik bir işleme tâbi tutulabileceğini zannedenlerin düştükleri ilk yanılgı İslam’ın fikrî bir alış-verişe ihtiyacı ve müsaadesi olup olmadığı noktasındadır. Bu konuda aydınlanabilmek içinse şu sorulara cevap verilmelidir: Bu din kimdendir; O, nasıl bir din göndermiştir; gönderdiği bu dinde ekleme-çıkarma faaliyetlerine izin vermiş midir? Öyle ya İslam, üzerinde serbestçe fikir jimnastiği yapabileceğimiz, beyin fırtınaları estirebileceğimiz, fanteziler kurabileceğimiz bir din midir?

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ

“Bütün dinlerin üzerinde hâkim olması için Rasulü’nü Hidayet ve Hak Din ile gönderen O (Allah)’dur. Velev ki müşrikler kerih görseler de.”9 

Bu ayet, ilk sorumuzun cevabını veriyor sanırım. Bu din Allah’tandır. Allah’tan yani Samed ve Sübhan olandan. Esma ul-Hüsna’dan bu iki ismi özellikle seçtim. Zira bu isimler Allah Azze ve Celle’nin kemaline dikkat çekmektedir. Samed (صمد) için İsfehanî, “içi boş olmayan” demektedir.10 Özel anlamda Allah için kullanılırsa “hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu” anlamındadır. Sübhan (سبحان) içinse sözlükler “her çeşit noksanlık ve hatadan münezzeh olan” anlamlarını vermektedirler. Özetle bu Din’i Vahyeden, eksiksiz, hatasız ve ihtiyaçsızdır. Hal böyleyken inzal ettiği Din’e bir şeyler eklemeye yeltenmek başta Rabbe karşı bir yanılgıyı, bir yanlışı ifade etmiş olur.

الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الإِسْلاَمَ دِينًا

“…Bugün dininizi (İslam’ı) sizin için kemale erdirdim (ekmeltu lekum) ve sizin üzerinize de nimetimi tamamladım. Ve Sizin için din olarak İslam’dan razı oldum…”11 

 Bu ayet ise ikinci soru hakkında bize tatminkâr bir bilgi veriyor. Allah Azze ve Celle Dini’ni “ekmel” (أَكْمَلْتُ) lafzıyla tarif etmektedir. Yani “mükemmel, en kâmil, eksiği olmayan, en mükemmel” demektedir. Böyle bir dinin başka dinlerle, ideolojilerle bir ortaklıkta buluşturulmasına imkân var mıdır? Hem Va’zedecisi hem de kendisi eksiksiz olan bir din nasıl olur da isminin önüne veya arkasına “sol”, “liberal”, “muhafazakâr” vb. ifadeler getirilerek bir seçmeciliğe, senteze tabi tutulabilir? Görüldüğü kadarıyla Dinin Sahibi buna izin vermemektedir. Öyleyse kimden alınmaktadır bu cüret? Haddi zatında beşerî bir değerler sistemini ile ilahi olanla harmanlamaya yeltenmek; insanı, Allah’a kıyas etmektir; onu Yaratıcısına eşdeğer saymaktır. 

Neden Sol, Neden İlahiyat, Neden Sol İlahiyat?

Hassaten Sol/Sosyalizm ile İslam arasında bir ortaklık, orta yol, olmadı ortak bir dil bulmaya çalışanları harekete geçiren, iki ayrı etken var. Bunlardan birincisi, Sosyalizm cazibesi ve ütopyasından yaptığı etki. Özellikle solun revaçta olduğu 60, 70’li yıllarda kalabalıkların kendilerini kaptırdığı o “Sol büyü” bazı Müslümanları da etkilemişti. En azından, Ali Şeriati gibi Müslüman aydınlar Sol’a yakın bir dil kullanır olmuşlardı. Hatta hâkim atmosferden ve aradaki kafa karışıklığından bazı Müslüman düşünürler, Kapitalizmin olası bir Sosyalist akıma karşı yürürlüğe koyduğu ‘Sosyal Adalet’ kavramını dahi bu hevesle işler olmuşlardı. İkinci etkense, bazı alimlerin, yazarların, cemaat liderlerinin İslam’ı Sağ’a ve dolayısıyla muhafazakarlığa ve Kapitalizme angaje çabalarına bir tepki verme isteğiydi. Onlara göre İslam Kapitalizm ve Liberalizmden daha çok Sosyalizme yakındı. Zira İslam’da işçinin alnının teri kurumadan hakkı verilirdi, mazlumlara sahip çıkılırdı, Allah, adaletin üstüne titrememizi emrediyordu, Ebuzer vardı sonra, Hazreti Ömer… Bu kadar argümana sahip bir din nasıl olur da işçilerin üç kuruşluk asgarî ücrete çalıştırılmasına göz yumabilir; Kore’de, Irak’ta ve daha bir çok yerde işlenen katliamlarda ABD’ye partner olmayı, onca zulme ve hukuksuzluğa sessiz kalmayı hoş görebilirdi, Ebuzer’in, Ömer’in öfkesi ne olmuştu; Müminin celadeti ne?12 Televizyon, dergi, kitap, gazete, internet gibi araçlarla sunulan bu ve benzeri söylemlerle İslam ile Sol arasına köprüler kurulmaya çalışıyorlar. 

Burhan Sönmez ise “Sol İslam”, “Sosyalist İslam” gibi terkiplerde geçtiğinin aksine “İslam” yerine “ilahiyat” kavramını daha uygun görmüş. Belki Dergi, o ay işlediği dosyaya uygun buldu bu isimlendirmeyi veya bu ifade ediş tarzı Sönmez’e aitti. Bilmiyoruz ama bu belirsizlik “ilahiyat” kavramının muayyen bir bakış açısının ürünü olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. İlahiyat ekseriyetle “tanrı bilimi (theos+logos)” demek. Bu tür bir adlandırma, bilimin o tükenmez(!) kredisine yaslanarak, İslam’ı rahatça incelenebilir, yorumlanabilir bir ‘nesne’ konumuna indirgemektedir. Böyle bir bakış açısıyla Allah ile Marks arasında -hâşâ!-bir ayrım söz konusu olamaz. “Tanrı bile sözünü ve hükmünü değiştirmez mi? Geleceği bilen Tanrı, bir söylediğini sonradan değiştirebildiğine göre, kudreti sınırlı olan insanın, kendi fiillerinde değişikliğe gitmesi daha anlaşılır bir şeydir. Mesela Allah, Müslümanlara önce “İbadet ederken yönünüzü Kudüs’e dönün” demiş, ama sonra bu kararından vazgeçerek “Kıbleniz bundan sonra Mekke’dir” diye emretmiştir. Yani bir önceki kararını nesh etmiştir.” ve “Tanrı, ilk insanı yaratıp herkesin onun önünde diz çökmesini emretmişti. Bütün melekler ve cinler bu emre uymuş, sadece Şeytan, “Bu âlemde diz çözülecek tek şey Tanrı’dır” diyerek itiraz etmişti. “Eğer biz bir varlığın önünde diz çökersek, bu aslında sadece Tanrı’ya göstermemiz gereken saygıyı parçalar ve Tanrı’nın önemini küçültür” diyen Şeytan, Tanrı’nın kudretini Tanrı’ya rağmen savunmuştu… Şeytanın niyeti kötü değildi, onun gerekçesi Tanrı’yı yüceltiyordu. Tanrı’nın kendi ruhunu başka bir varlığa aktarmasının, ışığın/kudretin parçalanması anlamına geleceğini söylüyordu.” gibi çıkarımlarda bulunarak Allah’a acziyet atfetmenin dahi bir mahsuru olmaz! Tipik oryantalist mantığıdır bu. İslam gibi bir değerler silsilesinden cımbızla bir şeyler çekip, siyakına ve sibakına bakmadan, kökenine inmeden çıkarımlar yapmak… Gerçi, Özgün Duruş Gazetesi kendilerini takdim ederken “Sünnî ve Kürt bir ailenin bir ferdi”13 diyor ama… Yazarımızın tahrif kalkışması bir tek bu yönden değil elbet. Zira kendileri tam bir “hermenötik/yorumsama”14 ustası. Bu maharetiyle Marks’ı bile din muhibbi yapmak üzere. Bu iddiasına Gazi Çağlar ard arda yayınladığı üç yazıyla cevap verdi.15

Tehvid değil Vahdet!

Tabi Yazarımızın İslam’a bu denli geniş yaklaşabilmesinin etkili bir sebebi de “vahdet-i vücud”a olan itikadıdır. “Varoluşun anlamı, Yaratan ile yaratılan arasında ayrım yapmak değil, âlemdeki birliğin (vahdet) farkına varmaktır. “Tanrı’yı gökten yere indirdiğimiz, bir muhatap haline getirdiğimiz oranda anlayabiliriz... Tanrı gökten ve melekutî alanından sokağa gelmeli, benim ve senin yoksulluk sofrana oturmalı” diyen Ali Şeriati, kutsallığın ve ilahî birliğin yeni bir tarifini yapar. (Bu tarif yeni değil, en eski doğrudur o’na göre. O, sadece bir hatırlatıcıdır.)” derken veya yere göğe sığdıramadığı, “mürtedlikten öldürülen” Mahmut Muhammet Taha adlı Sudanlı yazardan alıntılar yaparken bu düşüncesi daha iyi anlaşılmaktadır. Ki bahsettiği şahıs vahdet-i vücud ile Sosyalizm arasında “seçmecilik” yapan biri. Zaten “varlığın birliği” (vahdet-i vücud) değil de “Allah’ın birliği” (tevhid) inancı kabul edilirse herhangi İslamî eklektizmin olabilirliğine inanmak mümkün olmazdı. Zira Tevhid akidesi; yasa va’zetme, iyi-kötü, güzel-çirkin, haram-helal gibi ölçüleri tayin etme hakkının Allah’ta olduğunu; yalvarılacak, çağrılacak tek varlığın Allah olduğunu öngörür. 

Hülasa

Sol İslam’ı mümkün gören arkadaşlar, tepkiselliğin o değişmez handikabına düşmektedirler ki o da karşı çıktığı şeyle benzeşmektir! Liberal dünyanın nimetlerinden ve zorlamalarından etkilenip kendisini ve akidesini ona yamamaya çalışanların düştüğü hatayla, bu hataya karşı koyanların düştüğü hata aynıdır: mevcut vakıadan etkilenerek çözüm üretmek; vakıayı fikirlerine kaynak kabul etmek. Oysa Akidemizin bizden isteği, vakıayı fikre/çözüme/hükme konu etmektir. On yıllardır tekrar eden hata, bu ayrımın idrakine varılmamasıdır. Evet, bir sömürü var, bu sömürüye sessiz kalan Müslümanlar var, sessiz kalmakla yetinmeyip sömürüye (bilerek/bilmeyerek) yardım edenler var. Fakat bu hal kesinlikle bizi, şu veya bu şekilde Sol’a yaklaştırmamalı, Sol’u İslam’la, İslam’ı Sol’la uzlaştırmayı getirmemeli. İslam, dört başı mamur bir dindir. Rabbi Sübhan, kendi ekmel bir dindir. Sömürüye karşı kendisinin geliştirdiği çözümler varken, arı-duru İslam’ı insanlara bir çözüm olarak yükseltmek varken, ne diye başka ve beşerî düşünceleri onun pak bünyesine dahledip kirletelim aziz Akidemizi. 

Ama eğer bizler, İslam’ı bir ideoloji olarak telakki edebilseydik bu tür sakıt arayışların gereksizliğini de anlamış olurduk. İdeoloji kavramını İslam için kullanmaya karşı çıkanlar, demokrasi, sosyal adalet, sol, liberal gibi tamamen başka ideolojilerin malı olan kavramları İslamileştirmekten(!) geri durmuyorlar. Oysa ideoloji, mana ve mefhum olarak İslam ile çelişmez. “Kendi içinde bütünlüğü olan siyasî, iktisadî, sosyal sistem düşüncesine sahip, inanç, his, ve fikir bütünü…’dür ideoloji.16 Böyle bir ifade ediş tarzını kabul etmek istemeseniz dahi mana olarak İslam’ın bugün -dün ve yarın da- insanların meselelerini çözebileceğine dair kesin ve şaşmaz bir kanaatiniz varsa başka fikir sistemlerine müracaat etmezsiniz. Çünkü böyle bir muhtaçlık hissetmezsiniz. Gün, İslam’ı tavizsiz ve özür dilemesiz, savunmacılıktan arınmış bir dille, yüzlerimiz kızarmadan, başımızı öne eğmeden çağın idrakine sunma günüdür. İslam’dan başka insanlığın önündeki çözüm seçeneklerinin hiçbiri ama hiçbiri onları emin bir limana ulaştırmayacaktır.

وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِّمَّن دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ

 “Ve “Ben kesinlikle Müslümanlardanım” deyip, salih amel işleyerek, Allah’a davette bulunandan daha iyi sözlü kim olabilir ki?17


Dipnot:

  1. BSTS / Eğitim Terimleri Sözlüğü 1974

  2. Birikim, Sayı - 246 

  3. Özgün Duruş – ‘Burhan Sönmez Özgün Duruş’a Konuştu’ 05-11-2010

  4. Ömer Lekesiz - “Sol İlahiyat” Ve Siyaset – Yeni Şafak - 30 Ağustos 2010

  5. Dücane Cündioğlu - Sol İlâhiyat - Yeni Şafak - 05 Aralık 2009

  6. Dünyabizim Dilaver Demirağ İle Röportaj - Huzur İsyanda! - 17 Şubat 2010 

  7. Has Parti kuruluşuna katkı sağlayanlar, sanırım memnun oluyorlardır bu tür söylemlerden.

  8. Ümit Aktaş - Özgün Duruş – ‘Burhan Sönmez Özgün Duruş’A Konuştu’ 05-11-2010

  9. Tevbe Suresi, 33 - Meal: Cuma Canpolat

  10. el-Müfredat, ﺼﻤﺩ Maddesi.

  11. Maide Suresi, 3 - A.g.m.

  12. Sırrı Süreyya Önder - Müminin Celadetine Ne Oldu? - Birikim Sayı: 250

  13. Ümit Aktaş - Özgün Duruş – ‘Burhan Sönmez Özgün Duruş’a Konuştu’ 05-11-2010

  14. Bu Konuda Bilgi İçin Bkz. Özgün Düşünce Dergisi – Hermenötik Ana Başlıklı Sayı 2

  15. Gazi Çağlar - Sol İlahiyat Ya da Gizemli Dilin Çekiciliği: Marks Dine Karşıdır! (I, II, III) – Birgün – 15-29 Kasım 2010

  16. Doğan Büyük Türkçe Sözlük – İdeoloji Maddesi

  17. Fussilet Suresi, 33 - A.g.m.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz