AMERİKA’NIN YENİ ORTADOĞU STRATEJİSİ

Ahmet Sadık Altınel


  

Amerika hâlihazırda dünyada birinci devlet olmanın verdiği avantajlarla Ortadoğu’ya kendi çıkarlarına uygun bir şekilde vaziyet vermeye çalışmaktadır. 

Geçen yüzyılın başında meydana gelen iki büyük dünya savaşı kadim sömürgeci devletler olan Almanya, Fransa ve İngiltere gibi devletleri ekonomik, askerî ve toplumsal anlamda iyiden iyiye çökerttikten sonra Amerika, Avrupa’nın eski sömürge bölgelerindeki nöbetini devraldı. Zira iki büyük dünya savaşından yıkıntı ile çıkan başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkeleri eski sömürgelerini idare edecek kuvvetten düştü. Bu süreçte on yıllar öncesinden Afrika’dan getirttiği kölelerle kıtasındaki özellikle altın madenlerini çıkartarak bir sermaye birikimine giden Amerika, ekonomik anlamda güçlü bir konuma ulaşmıştı. 

“Merkantilist” dönem olarak adlandırılan bu dönemde Amerika, kapitale sahip olmanın verdiği güçle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere ve Fransa’nın oluşturduğu boşluğu doldurdu. İşte Amerika’nın dünya siyasî sahnesine, özellikle de Ortadoğu’ya müdahil bir güç olarak girmesinin arka planında bu gelişmeler vardır.

Lakin zaman içinde devletlerarası siyasî, ekonomik ve askerî koşulların değişimi eski sömürgeci devletlerin ve bunlara ilaveten Çin ve AB ülkelerinin yine Kapitalist siyaset çerçevesinde oyuna katılmalarına, güç dengesi olarak ortaya çıkmalarına katkı sağladı. Gelinen noktada Amerika, genel anlamda dünya özelde ise Ortadoğu’da hegemonyasını sürdürebilmesi için yeni stratejiler geliştirme ihtiyacı duymaktadır. 

Sermaye biriktirme esasına dayalı olan Kapitalist sistem, içine girdiği malî krizle birlikte Amerika’ya çok pahalıya mal oldu. Devletlerarası güç dengeleri içinde Amerika’yı en güçlü yapan -şimdiye kadar biriktirmiş olduğu- sermaye, ilk defa son küresel malî krizle birlikte Kıtasından kaçmaya başladı. Sermayenin kendisine yeni yurt araması; Hindistan, Çin, AB ülkeleri vs. yeni güvenlikli liman arayışı ile Amerikan Kıtasını terk etmesi ve bu ülkenin diğer politikalarında da batağa saplanması, güç dengelerinin değişmesi ve Amerika’nın “birinci devlet” olma konumunu tehdit eden süreci tetikledi. 

Bir diğer önemli husus da; “soğuk savaş” süreci içinde Amerikan emperyalizmine karşı direnişini manipülasyonlar sonucunda karşıt ideolojinin; Sosyalizmin argümanları ve örgütlenmeleri içinde ifade eden halklar, soğuk savaşın bitimi ile birlikte emperyalizme karşı direnişlerini, itirazlarını İslamî hareketlerin çatısı altında ve İslam’la birlikte ifade etmeye başladılar. Bu ise İslamî hareketlerin geniş halk kitlelerinin desteğini almasını ve bölgede değişim umudunun bölgenin esas unsuru olan İslam gibi köklü bir uygarlığa bağlanmasını beraberinde getirdi. 

Böylece Hilafet’i ikame ederek hammadde, yeraltı kaynakları, genç nüfusu ve insan gücü gibi üstün özelliklere ve İslam gibi eşsiz bir akideye sahip olan bölge insanını tarihin belirleyici bir aktörü ve bütün güç dengelerini altüst edecek bir blok olarak, İslam Ümmeti’nin dünya sahnesine çıkmasına uygun koşullar belirmeye başladı. 

Dünyada birinci devletler çıkaran sermayeye, hammaddeye, yeraltı kaynaklarına ev sahipliği eden coğrafyaya baktığımızda buraların İslam beldeleri olduğunu görüyoruz. Bundan dolayı “birinci devlet” olma konumunu korumaya çalışan Amerika’nın Obama gibi babası Müslüman olan ve “Hüseyin” ismini taşıyan bir lider çıkartması tesadüf olmasa gerek. Amerikan’ın İslamî aksesuarlarla bezenmiş Obama gibi bir lideri çıkartması bu devletin kendisine bağlı olan ve çoğunlukla İslam Ümmeti’nin yaşadığı bölgeye ve özellikle de Ortadoğu’ya ilişkin yeni bir stratejiyi uygulamaya koyması anlamına gelmektedir. Böylece Amerika dünyada birinci devlet olma konumunu korumak ve 21. Yüzyılda da bunu sürdürebilmek için kendisine bir takım stratejik hedefler belirlemiş ve bunları hayata geçirmeye çalışmaktadır.

Şimdiye kadar arz ettiğimiz değerlendirmelerin sonucunda Amerikan’ın bölgeye yönelik yeni stratejik hedeflerini şu şekilde özetleyebiliriz:

  1. Önümüzdeki uzun yıllar dünyada birinci devlet olma konumunu korumak.

  2. Amerikan İstihbarat ve Güvenlik Birimleri, thing-thank’ler ve yetkili kuruluşların raporları göz önünde bulundurulduğunda, kendisine tek alternatif olma konumunda olan Hilafet Devleti’nin kurulması ile birlikte İslamî bir projenin hayata geçmesinin önünü almak.

Amerikan İstihbaratı Ulusal Konseyi’nin “Geleceğin Dünyasının Haritası” başlıklı raporunda 2020 yılına kadar dünyada yaşanabilecek muhtemel gelişmeler ve senaryolar hakkında öngörülerde bulunulmaktadır. Bu öngörüler şu başlıklar altında sıralanmaktadır:

  1. İktisadî güç olarak Asya’nın belirginleşmesi ki bu, dünyada paranın merkezi ve hareket ettiricisi olarak Amerika ve AB ülkelerinin bu pozisyonlarını Asya ülkelerine kaptıracağı anlamına geliyor. 

  2. Amerikan’ın kendisine dünya hâkimiyetini ve devletlerarası sistemi kontrol etmesine imkân verecek yeni sömürge alanları açmasının gereği.

  3. Amerikan’ın dünya hâkimiyetine meydan okuma anlamına gelecek olan yeni bir küresel aktörün; İslam âleminde Hilafet Devleti’nin kurulma ihtimali.

  4. Çeşitli eğilimlere sahip, yeni yöntemler kullanan ve güvenlik tedbirlerini öne çıkartmayı gerekli kılacak terörist grupların ortaya çıkması.

Son 20 yıl içinde Amerikan düşünce kuruluşları ve resmî kurumlarının hazırlamış olduğu raporlara bakılacak olursa bu ülkenin İslam dünyası ve hassaten Ortadoğu’ya yönelik yeni strateji ve senaryolar peşinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu raporların en çarpıcı olanı Amerikan Reporter Dergisi’nin editörü John Shea’nın Ocak 2010’da ABD Başkanı Obama’ya tavsiye nitelikli sunulmak üzere hazırladığı “Hilafet’e Karşı Savaş” başlıklı makalesidir. John Shea makalesinde ABD Başkanı’na, Amerikan’ın İslam dünyasına ilişkin politikalarında köklü değişikliklere gitmesi gerektiği noktasında tavsiyelerde bulunmaktadır. Makale şöyle başlamaktadır: 

“Saygı değer Başkan şayet izin verirse kendisine şu değerlendirmelerimi sunmak isterim:

Sayın Başkan, İslam’la Batı arasındaki çatışma kaçınılması imkânsız bir çatışmadır. Bu çatışma, tarihî kökenleri olan bir çatışmadır. Kaçınılmaz biçimde bu çatışma için bir plan yapmamız gerekmektedir. Önümüzde İslam’la barışçıl diyaloglara girmekten başka bir seçenek yok.”

John makalesinde Amerika’nın uygulaması gereken yeni devletlerarası stratejisinin göstergelerine de işaret ederek şunları söylüyor: 

“Temelde akidesi gereği fesada ve Raşit olmayan liderliğe savaş açmış olan Hilafet Devleti’ne karşı (gırtlağına kadar) fesada boğulmuş Demokratik olmayan rejimleri desteklememiz asla yerinde bir siyaset olmayacaktır.”

“Sayın Başkan, sıfatı ne olursa olsun güvenilir hükümetlerin kurulmasından korkmamalıyız. Gerçekte korkmamız gereken hükümetlerin dayandığı temel dinamikleri yıkacak yönetimlerdir. 

“Sayın Başkan, biz Ortadoğu siyasetimizin geleceğini hâlihazırdaki rejimlerin kalması üzerine kurgulayamayız…”

Yeni Amerikan Stratejisinin Süreçleri

  1. Irak ve Afganistan’ın işgalinde olduğu gibi İslam coğrafyasının stratejik ve önemli bölgelerini kontrol altına almak… Amerika Irak’ı işgal ederek dünyanın %60 petrol ihtiyacını karşılayan Basra Körfezi ülkeleri üzerindeki hâkimiyeti ve Afganistan’ı işgal ederek Asya ve Avrupa arasındaki petrol ve enerji hatlarının kontrolünü de eline geçirmiş oldu. 

  2. Amerikan hegemonyasına meydan okuyucu yeni bir aktörün çıkması durumunda ona karşılık verebileceği gelişmiş askerî üsler inşa etmek, siyasî, ekonomik üstünlükler elde etmek. 

İşte tam bu noktada “Arap Baharı” olarak isimlendirilen Müslüman halkların ayaklanmalarını kendi küresel sistemini, Ortadoğu’da oluşturduğu jeopolitik dengeleri bozmayacak biçimde yumuşak geçişlerle kontrol altına almaya çalışmaktadır. 

Amerika, Ortadoğu’da meydana gelen ayaklanmaları demokrasi arzusuyla yapılmış ayaklanmalarmış gibi sunarak hem ayaklanmaların seyrini değiştirmek hem de bölge insanını kendi kokuşmuş kültürü ekseninde dönüştürmeye çalışmaktadır. 

Bu bağlamda Amerika, Türkiye’de Ak Parti örneğinde olduğu gibi demokrasiyi benimsemiş, neo-liberal politikalara eklemlenmekte beis görmeyen İslamcı grupları malî anlamda ve her türlü medya desteğini de sunarak siyasete katılımlarını sağlayarak geniş Müslüman kitlelerin dönüşmesi ve yeni Amerikan Ortadoğu’suna eklemlenmelerini temin etmeye çalışmaktadır. 

Obama’nın İslam dünyasına yönelik en son yaptığı konuşmalardan birisinde bütün devletlerarası sistemi, IMF ve Dünya Bankası gibi finans kuruluşlarını da devreye sokarak bu ülkelerin kalkınmalarına(!) destek vereceklerini vaat etmesi de sözünü ettiğimiz Amerikan yeni Ortadoğu’sunun aktörlerinin desteklenmesi/satın alınmasına yönelik kirli girişimlerdir. 

Sonuç olarak, sömürgeci kâfir devletler Müslüman coğrafyasında fiilen son yüzyıldır bu kirli planlarını uygulamaktadırlar. Ancak onların bölge üzerindeki hâkimiyetlerinin üzerinden bir yüzyıl dahi geçmemiş olmasına rağmen Ümmetimizin yeniden kendi İslam’ına dönmesiyle birlikte İslam’ı tatbik edecek, O’nu küresel bir aktör olarak tarih sahnesine yeniden çıkaracak ve dünyanın da yörüngesini değiştirecek olan Hilafet Devleti’nin ayak sesleri sömürgeci kâfirlerin kulaklarında çınlamaktadır. 

Şanı yüce olan Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ

“Şüphesiz, kâfir(devlet ve insan)ler mallarını (hazinelerini, servetlerini) Allah’ın yolundan çevirmek (İslâmî Devlet’in kurulmasını engellemek, İslâmî Cihadın yolunu kesmek) için, infak ediyorlar ve daha da infak edecekler, sonra o (infak) onların üstünde pişmanlık olur, onun ardından da onlar mağlup olacaklar. Ve küfür edenler Cehennemde haşrolacaklar.” (el-Enfal 36)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz