BAHREYN DOSYASI

Hayreddin Duman


Bahreyn’de Neler Oluyor?

Körfez şeyhlikleri diğer Arap ülkelerinden farklı karakterlere sahiptir. Çoğunlukla bir ailenin veya bir aileler koalisyonunun otorite paylaşımına gittikleri yönetimlerdir. Egemen aile veya ailelerin dışında kalan halk yığınları ikinci sınıf muamelesine maruz kalmaktadır. Bahreyn’deki son olaylar, oradaki Şiî kesimler üzerinde gerçekleşti. Orada Şiî olmak, ikinci sınıftan üçüncü sınıfa düşmekle eş anlamlı neredeyse. Çünkü Şiî olmak, İran’ın uzantısı olmak olarak algılanıyor.

Olaylar ilk patlak verdiğinde Bahreyn Devleti, hikmet ve sükûnetle yatıştırma imkânına sahipti. Nitekim Kuveyt’te böyle olmuştu. Fakat Bahreyn Devleti, şiddete başvurmayı tercih etti ve olayları acımasızca bastırmaya çalıştı. Şia’daki şehadet ve zulme isyan şiarları dolayısıyla bu yola başvurmanın olayları daha da tırmandıracağı açıktı. Yani Bahreyn Devleti bunu bile bile, kasıtlı ve kontrollü bir gerilimi tırmandırma politikası izledi. Körfez devletleri arasındaki ortak savunma anlaşmasına binaen Suudi Arabistan da asker göndererek olaya müdahil oldu. Şiîlerin hamisi konumunda ve iddiasında olan İran ise devletlerarası anlaşmalar ve bölgesel ilişkiler sonucu eli kolu bağlı seyretmek zorunda kaldı. Libya’da, Yemen’de, Suriye’de oluk oluk akan kanlara rağmen İran uydu kanalları gece-gündüz Bahreyn’den bahsetmeyi sürdürdü. Bölgede Şiîler için hamilik iddiası taşıyan İran devleti, uluslararası koşullar ve teamül gereği müdahaleden aciz kalınca, göz göre göre kardeşlerinin katledildiğini seyretmek zorunda kalınca siyasî krize girdi. Ahmedinecat, İstihbarat Bakanı’nı görevden aldı ve bu da Ahmedinecat’ın koltuğunu sarsan yeni bir süreç başlatmış oldu. Özetle Bahreyn’deki olayların İran’ı hedef aldığını söyleyebiliriz.

Bahreyn

Bahreyn oldukça küçük bir ada ülkesidir. İstanbul’un Silivri ilçesinden küçüktür, nüfusu da Kocaeli kadardır (yaklaşık 1,3 milyon).

18. yüzyılda, Kuveyt’teki kraliyet ailesinin kuzenleri olan el-Halife ailesi tarafından İran’dan koparılmıştı. Böylece yönetimi Sünnîlerin eline geçtiği halde halkın çoğu Şiî-Arap idi. Diğer Körfez devletlerinin aksine ekonomisi petrole dayalı değildir. Buna rağmen İran ve Hindistan kökenli yoğun bir göç almış, göçmenlerin oranı nüfusun %40’ına dayanmıştır.

1923’te Bahreyn, İngilizlerin elince geçince Emir’i kovup yerine daha uyumlu olan oğlunu tahta getirdiler. 1950’li-60’lı yıllarda halkın rejim karşıtı hareketlenmelerine karşı İngilizler üst düzey uzmanlarını oraya gönderip baskıcı ve haşin yöntemler uygulamaya başladılar.

Bu uzmanların en meşhuru “Bahreyn Kasabı” diye bilinen Ian Henderson’dır. Henderson, 40 sene boyunca Kraliçe II. Elizabeth’in hizmetkârı vasfıyla amansız bir işkenceci olarak tanınmıştır.

İngilizlerin 1971’de Bahreyn’deki fiilî varlıklarını sona erdirip çekilmeleri, İngiliz nüfuzunun orada bittiği anlamına gelmedi elbette. Ancak bu çekiliş Amerika’nın da bölgeye adım atmasına kapı araladı ve bölgeyi denizden kontrol eden Amerikan Beşinci Filosu’nun (Cufeyr Limanı’nda yerleşiktir) ve CentCom (Amerikan Merkez Kuvvetler Komutanlığı) Donanma Komutanlığı’nın merkezi Bahreyn oldu.

1979 İran Devrimi’nden mülhem yeni ayaklanmalar 1980’lerde baş gösterdi, ardından 1990’larda benzer tepkiler görüldü, ancak bu hareketlenmeler Kraliyet ailesinin tahtını hiçbir zaman sarsamadı. 1999’da Kral Hamad’ın tahta oturup Şura Meclisi gibi birtakım ılımlı adımlar atmasıyla nispeten sükûnet sağlandı. 14 Şubat 2011’e kadar Ada’da gösteri yaşanmadı. İran yanlısı Vifak Partisi’nin organize ettiği ilk gösterilerde yolsuzluk ve baskı sistemi kınandı, Kraliyetin kalkması değil, reforme edilmesi istendi. Rejimi hedef almayan bu taleplere rağmen Kraliyet hikmet ve güzellikle hareket etmek yerine son derece acımasızca tepki vermeyi tercih etti.

El-Halife Hanedanlığının 2007’den beri Amerikan Yahudi Komitesi ile yakın ilişkiler kurduğunun ifşa edilmesiyle birlikte Siyonist dostu monarşi meşruiyetini kaybetti. 

Fakat gücünü Alain Bauer sayesinde toparladı. Nicolas Sarkozy’nin güvenlik danışmanı olan Alain Bauer, Bahreyn polisini yeniden organize etmekle görevlendirilmişti.

İzlenen baskıcı politikalar ve gerçekleştirilen katliamlar sonucu, başlangıçta yalnızca reform talep eden göstericiler Kraliyeti devirme amacına yönelince, 13 Mart’ta Bahreyn’i ziyaret eden Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates, resmî olarak Kral’a göstericilerin taleplerine ilgi göstermesini ve sorunu barışçıl yollarla çözmesini tavsiye edip gitti. İşin ilginç tarafı, bu tür tavsiyeleri savunma bakanları değil, dışişleri bakanları yaparlar. Bu da Gates’in oraya siyasî çözüm sağlamak için değil, Kral’ın da talep ettiği gibi, hazırlanmakta olan askerî operasyonun siyasî yönünü halletmek için gittiği anlamına geliyordu.

Aynen de öyle oldu ve ertesi gün, yani 14 Mart günü Körfez İşbirliği Konseyi’nin diğer beş üyesi, “Cezire Kalkanı” (Arap Yarımadası’nın Koruyucu Gücü) denilen ortak askerî gücün harekete geçmesine karar verildi. Bu güç, İran Devrimi’nin etkisinin bölgeye sıçramasını engellemek üzere kurulmuştu ve bu gücün harekete geçirilmesi, İran kaynaklı bir tehdit algısına işaret ediyordu. Aynı gece zırhlı araçlarla 1.000 Suudi askeri ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden 500 çevik kuvvet polisi Bahreyn’e girdi.

Bunun üzerine 3 aylık olağanüstü hal ilan edildi. 16 Mart’ta Amerika tarafından eğitilmiş ve donatılmış ortak Kraliyet güçleri, protestocuların kampını dağıttı, göz yaşartıcı gaz atmak yerine (kimyasal) boğucu gaz attı ve gerçek mermilerle ateş açtı. Yetkililer 1.000’den fazla ağır yaralı olduğunu kabul ettikleri halde, pek muhtemel olmayan bir şekilde ölü sayısını 5 olarak açıkladılar.

Bahreyn müdahalesinin Obama doktrininin bir parçası olduğu açıktır. Nitekim Obama; Libya’da süren çatışmalar, Suriye’de artan katliamlar, Yemen’de devam eden gerginlikler ve Bahreyn’e vekâletle yaptırılan müdahale sonucu İslam âlemine hitap etmek durumunda kalmış, Ümmet’in hassas damarı olan Filistin meselesine ilişkin güya olumlu mesajlar vermiş, bunu da Hamas ile Fetih arasındaki ihanet uzlaşmasına dayandırarak 1967 sınırları meselesini ortak referans noktası haline getirmiştir.

Japonya’da meydana gelen deprem, tsunami ve nükleer sızıntı felaketi, Batı medyasının adeta imdadına yetişmiş, Müslümanların Libya’da, Suriye’de, Yemen’de ve Bahreyn’de tüm Ümmet’in canını yakan sıcak meseleleri görmezden gelmek için iyi bir bahane teşkil etmiştir.

Bahreyn Kralı’nın katil ordusunun, barışçıl gösteriler düzenleyen silahsız masum protestoculara yaptığı katliamın bazı özel görüntüleri Youtube tarafından kaldırıldı. Yine de bazı görüntülere ulaşmak halen mümkün.

Bahreyn neden karıştı?

  1. Amerika’nın bilhassa Libya ve Yemen’deki müdahalesine, Avrupalı güçler Bahreyn’i karıştırarak karşılık verdiler.

  2. Avrupalılar, Bahreyn’i hedef almakla bölgede bir Şiî-Sünnî çatışması çıkarmak istediler. Bu yolla çoğunluğu Şiî olan Irak, İran, başta Suudi Arabistan olmak üzere belirli oranlarda Şiî nüfusa sahip Körfez devletlerini karıştırmak istediler.

  3. Körfez bölgesi Amerika’nın askerî, siyasî ve ekonomik çıkarları açısından hayatî önemi haiz yumuşak karnıdır. Oranın karışması, Amerika’nın bölgesel ve kısmen küresel politikalarının sekteye uğraması, orayı yatıştırmak için başka taraflardan tavize zorlanması demektir.

Olaylar Nasıl Büyüdü?

Olayları büyüten bizatihi Bahreyn Devleti’dir. Yıllardır ezilen halk, Arap baharının etkisiyle taleplerini barışçıl gösterilerle sokaklarda dile getirindi. Ancak hikmet ve tatlı dille insanları sakinleştirebilme imkânına sahip Bahreyn Devleti, tam aksine aşırı güç kullanarak insanları katletme yolunu seçti ve katliamlarının dozajını giderek artırarak adeta kontrollü bir gerilim politikası izledi.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’ne göre Bahreyn’de medya mensuplarının gergin bölgelerde çalışmaları engelleniyor. Çalışmak isteyenlere Enformasyon Bakanlığı’ndan bir eskort veriliyor ve eskort nerelere gidilebileceğine ve kimlerle röportaj yapılabileceğine karar veriyor. Aralarında ülkenin tek muhalif gazetesinin kurucusu da olan dört gazeteci gözaltında öldürüldü.

Bahreyn Adalet Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, göstericileri tedavi eden doktorlar ve hemşireler askerî mahkemelerde yargılanacak, tıp fakültesi öğrencileri atılacak. Güvenlik güçleri hastanelere pusu kurarak yaralı avına çıktılar.

Bahreyn Enerji Bakanlığı’nın açıklamasına göre, Bahreyn Kralı’nın sıkıyönetim ilan etmesinden bu yana yaklaşık 300 protestocu işçi petrol şirketlerindeki işlerinden atıldı. Suudi askerlerinin Bahreyn’e girmesiyle birlikte 25 cami tamamen yıkıldı, 253 cami hasar gördü. Yaklaşık 10 yıldır pek gündeme gelmeyen sistematik işkenceler yeniden başladı. 

Ardından meselenin bölgesel bir boyuta taşınması için Körfez devletlerini müdahaleye çağırdı. Oysa Amerika’nın 5. Filosu zaten Bahreyn’de konuşlanmıştır.

Bölge Devletlerinin Bahreyn’e Müdahalesi

Bahreyn Kralı, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Devletleri ve Kuveyt ordularını müdahale için ülkeye çağırdı. Murdoch ailesinin Sky News kanalı, Bahreyn’e yönelik Suudi istilasını meşrulaştırırken Körfez İşbirliği Konseyi’nin bir askerî ittifak anlaşmasına sahip olduğunu, buna göre bu devletlerden herhangi biri saldırıya uğradığında diğerlerinin yardım etmesi gerektiğini söylüyordu. O devletlerden herhangi birinin kendi halkını katletmesi saldırıya uğradığı anlamına gelmediği gibi, bu anlaşmanın kapsamına da girmez.

  1. Bahreyn’deki Şiîlerin hamiliği iddiasındaki İran müdahale edemediği için Suudi liderliğindeki Körfez devletleri müdahale etmek zorunda kaldı

  2. Olaylar dışarıdan, bilhassa Avrupalılarca tahrik edildiği için, siyasî yolla çözüm bulunamayacağı öngörüsünden hareketle askerî müdahaleye başvuruldu.

  3. Petrolü ve servetleriyle Bahreyn, yecüc-mecüc-vari dünyayı hortumlayan küresel güçlerin musluklarından biri olduğu için, oraya yapılacak bir müdahale petrol fiyatlarını, borsa endekslerini etkileyebileceği için, fitneyi körükleyen Avrupalı dostlar Libya’daki gibi müdahaleye yanaşmayacağı için Batılı müttefikler bizatihi müdahale etmeyip oradaki vekillerini müdahaleye gönderdi.

  4. Batı’nın askerî üsleri ve karargâhları orada olduğu için, Batı’nın silahlarını satın aldıkları için, Batı’nın petrolünü çıkardıkları için, Batı’nın ekonomisini besledikleri için, Batı’nın bölgedeki keskin mızrak başları oldukları için, oradaki istikrarsızlığı bu hayati çıkarlarına tehdit olarak algıladıkları için askerî müdahaleyi kaçınılmaz gördüler.

Amerikan medyasında Suudi Arabistan’ın Bahreyn’e müdahalesinin sektariyanizmi (mezhepçiliği) körüklediği iddia ediliyor ve bu dalganın diğer Körfez ülkelerine yayılacağından bahsediliyor. Bu bağlamda Iyad Allavî’nin Suudi destekli Irak Listesi, Kuveyt’i “Irak halkının ve demokratik sisteminin düşmanı” ilan ediyor. Nuri el-Malikî BBC’ye verdiği demeçte Bahreyn’deki olayların bölgesel bir mezhep savaşına yol açabileceğini iddia ediyor, Irak Meclisi, Bahreyn olaylarını protesto etmek üzere çalışmalarına ara veriyordu.

Irak’taki Şiî orijinli Bahreyn protestosuna katılan Sünnî figürler arasında ilginç bir isim yer alıyordu. Salah el-Bender. Bu adam aslen Sudanlıdır, ama İngiliz vatandaşı ve Bahreyn Hükümeti’nin eski danışmanlarından biridir. el-Bender ismini, beş sene önce yazdığı bir yazıda Bahreyn’in Şiî halkına uygulanan sistematik baskıyı ifşa etmesiyle duyurmuş, bu olaya “Bender-gate” adı verilmişti.

Irak’taki gösterileri düzenleyenlerin başında da İngiltere’ye yakınlığı ile bilinen tanıdık bir isim vardı: Irak Ulusal Kongresi Lideri Ahmed Çelebi. Gösterilerde, Amerika’nın neden Mısır için verdiği tepkiyi Bahreyn için vermediği sorgulanınca, yine aşina olduğumuz bir isim olan Amerika’nın Irak Büyükelçisi James Jeffrey, bu sorunun diyalog temelinde çözülmesi gerektiğini söyleyerek cevap veriyordu.

Suudi Arabistan’ın Bahreyn’e müdahale etmesi üzerine Irak’ın güneyinde Suudi mallarını boykot çağrısı yapılıyordu.

Batı dünyasında Kaddafi’ye çatıp onu yerden yere vuranlar, söz konusu uşakları Suriye, huzurunu istemedikleri Yemen ve petrol hortumları bağlı Bahreyn olunca ölü sessizliğine gömülüyorlar. New York’ta Birleşmiş Milletler’de çalışan Batılı bir diplomat, kendinden emin bir şekilde, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Körfez’deki bu askerî müdahaleyi, Arap Birliği’nin Libya’daki Batılı müdahale çağrısının karşılığı olan bir taviz olarak kabul ettiğini söylüyordu. (Kaynak: www.voltairenet.org/article168944.html)

Sömürgecilik Eli Körfez’de!

Wall Street Journal Gazetesi’nin haberine göre, Pentagon’la son derece sıcak ilişkileri olan Körfez devletlerinin güçlü kraliyet lobileri Amerika nezdinde ciddi girişimlerde bulunarak Bahreyn’de rejim değişikliği olmayacağı garantisi aldılar. Gerekçe olarak da Bahreyn’deki rejim değişikliğinin İran’ın bölgedeki nüfuzunu artıracağı iddiasını gösterdiler.

Bu yıl bölgesel partner Ürdün’le birlikte Körfez devletleri 70 milyar $’lık savunma harcaması yapacaklar, bu rakam 2015 itibariyle yılda 80 milyar $’a çıkacak.

Dikkat edilmelidir ki Amerika’nın en gelişmiş silah sistemlerini yeryüzünde satabileceği tek kanal Körfez devletleridir. Ne Avrupa Birliği’nin böyle bir gücü ve ihtiyacı vardır, ne de Amerika Çin’e, Rusya’ya yada Japonya’ya bunu satabilecek durumdadır. Geçen sonbaharda Amerika’nın Suudi Arabistan ile imzaladığı 60 milyar $’lık silah anlaşması, Amerika’nın krizdeki Boeing, Lockheed-Martin ve diğer askerî-sınai kompleksin önde gelen şirketlerini bataktan kurtardı.

Amerika’nın Bahreyn’de 4,200 personeli var, donanma gemileri düzenli olarak Bahreyn’e gelip gidiyor, 2001-2009 arasında Amerikan donanması Bahreyn’deki askerî projelerin inşası için 203 milyon $ harcadı. Bunların en büyüğü, “Özgürlük Çarşısı” olarak bilinen ve Amerikan askerlerinin bisikletten berbere, kozmetikten kuru temizlemeye, marketten dondurmacıya kadar her tür ihtiyacının karşılandığı bir alışveriş merkezi.

Bu yılın başında Senato’daki konuşmasından önce Katar merkezli Amerikan Merkez Kuvvetler Komutanı ve şimdilerde CIA başkanı Org. David Petraeus şöyle diyordu: “Arap Yarımadası ülkeleri anahtar partnerlerdir... (Bölgedeki askerî faaliyetleri sıraladıktan sonra) Tüm bu işbirliğine dayalı çabalar, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğerlerinin Birleşik Devletler güçlerine sağladıkları kritik üsler ve liman tesisleri sayesinde kolaylaşmıştır.

Amerika, Suudi topraklarına yerleştirdiği bir jamming (sinyal kesme) istasyonu yoluyla Arap televizyon kanallarının Bahreyn’deki vahşeti aktarmalarını engelledi.

Fransa, Bahreyn ile yakın zamanda yaptığı savunma anlaşmalarının zarar görmesinden endişelidir.

Suudi Arabistan, Bahreyn’den kendisine kıvılcımlar sıçramasından endişelidir. 

Fransa Dış İstihbarat eski Müdürü “Allen Chovie” Ortadoğu’yla ilgili bir konferansta yaptığı konuşmasında Suudi Arabistan’ı şiddetle eleştirerek Suudi rejimini Arap ve İslam dünyasında ortaya çıkan şiddet olaylarının kaynağı ve perde arkasındaki sırrı olarak tanımlayıp şöyle konuştu: “Suudi rejimi 1926 yılından bu yana Suudi Arabistan’da iktidarı kendi ellerinde tutmaktalar. Bu hanedan 3000 Emirden oluşmakta. Bunlar sadece petrolden astronomik rakamlara varan gelir elde ediyorlar. Ve böylece bu ülkenin bütün serveti bu hanedan içerisinde bölüşülüyor.”

Bahreyn’in kritik önemi, petrolünden ziyade taşıdığı asker-stratejik değerine dayalıdır. Press TV’ye konuşan Tahran Üniversitesi profesörü Dr. Muhammed Marandi şöyle diyor: “Bahreyn, Birleşik Devletler’in muazzam bir askerî varlığının bulunduğu bir ülkedir. Dolayısıyla hiç kuşku yok ki Bahreyn rejimi, Amerikalıların kendilerine destek verip arka çıkacağından emin olmadıkça kendi halkını katledip boğazlayamaz.” Manama’daki Amerikan büyükelçiliği önünde gösteri yapan kadınlara tatlı çörek ikram eden Amerikalılar, öte yandan insanlara sıkılan kurşunları, tepelerinde gezen helikopterleri, üzerlerine yürüyen tankları satıyorlar. Bahreyn ziyareti sırasında Gates şöyle diyordu: “Sürecin –bilhassa Bahreyn’de- uzun süreceğine, bunu da istismar etmek ve problem çıkarmak için İranlıların yollar aradığına ilişkin net deliller var… Yakın veya orta vadede oradaki varlığımızın etkileneceğine ilişkin herhangi bir delil göremiyorum.

Şiîler ve Olaylardaki Konumları

Şia akımı, İslam tarihi boyunca bir sorun ve farklılık olagelmiştir. Selef-i Salihîn, Şiî mezhebine sahip olanları, sahih bakış açısıyla değerlendirip İslam’a uygun olanları hoşgörüyle karşılayıp delillerle ikna yoluna gitmişler, İslam’a aykırı olanları düzeltmeye çalışıp ona göre tavır takınmışlardır. Burada ölçü, akide ile şer’î hüküm arasındaki farktır. Eğer ihtilaf, şer’î delil kaynakları ve bunlardan çıkan şer’î hükümler alanında kalmışsa, Müslümanlar olarak kabul edilip hataları şer’î delillerle gösterilmeye çalışılmıştır, Şiîlerin Caferî ve Zeydî kolları böyledir. Fakat ihtilaf, şer’î hükümlerin ötesine geçip akide boyutuna varmışsa, “mürted” olarak kabul edilip tekfir edilmişlerdir, Ali RadiyAllahu Anh’a ilahlık atfeden Şiî kolları böyledir.

Sömürgeci kâfirler, İslam’a ve Müslümanlara karşı planlar çizerlerken bu ayrılık ve ihtilafları kabartmayı, yaraları kaşımayı, bunları istismar etmeyi esas almışlardır. Irak’ta, Lübnan’da, Bahreyn’de, Suudi Arabistan’da, Yemen’de, Pakistan’da, Tacikistan’da ve diğer bölgelerde bulunan Şiî Müslümanları, körükledikleri bir fitne faktörü olarak görme eğilimine girmişlerdir, aynen Kürtleri, Çeçenleri, Boşnakları, Filistinlileri, Keşmirlileri gördükleri gibi. İslam Devleti’ni yıktıktan sonra parçalara böldükleri İslam toprakları üzerindeki ayrılıkları pekiştirmek, kendi sömürgeci varlıklarını unutturmak, diktikleri yönetimleri sath-ı müdafaa hattına hapsetmek için Müslümanların zenginliği olan farklılıkları, düşmanlık, fitne ve kargaşa faktörleri haline dönüştürmüşlerdir ve günümüzde şahit olduğumuz pek çok siyasî problemin kökeninde işte bu sömürgecilik politikası iğrenç yüzünü göstermektedir. Sömürgeciliğin kökü dipten kurutulmadıkça dökülen kanların, akan gözyaşlarının, katledilen masum canların, yağmalanan servetlerin, heder edilen kıymetlerin… sonu gelmeyecek, bu açık. Bu vahşeti sona erdirmenin İslâm’dan ve İslâm’ın bütünüyle hâkim olacağı İslâmî Devlet’ten, İkinci Raşidî Hilafet Devleti’nden başka çaresi yok, bu daha da açık! Ya Rabbi, bu Ümmet’i en kısa zamanda nusretinle aziz kıl, düşmanlarını kahrınla zelil kıl, Ya Erham-er Rahimîn…


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz