GÜCÜNÜN SIRRINI KEŞFET (7)

Fuad Hamidoğlu



Geçen Sayıdan Devam…

8- AKİDE PAKETİ İLE İLGİLİ YANLIŞ BAKIŞLAR VE BU YANLIŞ BAKIŞLARIN SİGORTASI

1. ‘Sebep-Sonuç’ Kuralının Kaza Alanı İle İlgili İlişkisi

Kaza alanının insanın dünya hayatında ulaşmak istediği hedeflere ilişkin etkisinin olup olmadığı meselesine gelince; Bilindiği gibi insanın iradesinin olmadığı ve insana hükmeden alanda cereyan eden bütün fiillere “kaza” denmektedir. Sebep-sonuç prensibi ise insanın iradesine bağlı olup kontrol ettiği ve sorumlu olduğu alandır. İrade dışı meydana gelen fiiller ve “kaza” diye nitelendirdiğimiz alan gaybî olup akide ve iman ile alakalıdır. Oysa sebep-sonuç prensibi bir işin meydana gelmesi ve sonuç vermesi için bir takım fiillerin ve hazırlıkların yapılmasıyla alakalıdır. Birbirlerinden çok farklı iki ayrı konudur bunlar. Bu nedenle insan bir işe girişmek veya bir hedefe ulaşmak istediği zaman kaza alanını, insanın sorumluluğu altında bulunan alan olan sebep-sonuç prensibiyle alakalandırarak etkilememesi lazımdır. Çünkü akide ile ilgili olan kaza alanı, sebep-sonuç ilişkisi gereği olarak ulaşmak istediğimiz hedefler meselesi ile karıştırıldığında yapacağımız işi ve ulaşmak istediğimiz hedefi olumsuz olarak etkiler. İnsan bir işe girişmek üzere hedefe ulaşmak isterken işin başından sonuna kadar gerekli tedbirleri almayıp da hedefe ulaşana kadar işi oluruna bırakmamalı ve “ya başaramazsam”, “ya bu iş olmazsa”, “ya her şeyi kaybedersem”, “ya istediğim gibi olmazsa” diyerek kendini farazî şeylere terk etmemelidir. Allah’ın müdahalesi olan kaza alanının olumsuz etkisi işte budur. Ayrıca kaza alanının doğru olarak ve doğru yerde anlaşılmasına çok dikkat edilmelidir.

Evet, İslâm, kaza alanında cereyan eden olayların hayırlı veya şerli olsa da Allah’tan geldiğine içimizde en ufak bir burukluk duymaksızın tam anlamıyla teslimiyet göstererek iman etmemizi emretmiştir. Ancak kaza alanı ile alakalı bu iman ve akide anlayışı, başaracağımız işleri ve ulaşacağımız hedefleri olumsuz olarak değil, her türlü durumlarda girişkenliği canlandıracak, azimeti ve gayreti arttıracak, hayata iyimser baktıracak bir faktör olarak görülmelidir. Yani kaza alanı, “tedbirleri almamak” demek suretiyle “hayata küsmek” anlamına gelmemelidir. Zira bu dünyada neler olup bitiyorsa kuşkusuz Allah’ın mülkü ve kuşatması dâhilindedir. Kaza alanı başka türlü anlaşılmamalıdır. Ulaşım araçları olan uçağa, trene, gemiye veya arabaya binen kişi, hayatını kaybetmek üzere trafik kazası geçirecek diye bir kural yoktur. Yani kaza alanına iman etmek henüz işin başında veya ortasında iken geri dönüp vazgeçmek ve tembel olmak değil, her şeye rağmen işe devam etmek suretiyle daha da hızlanmak ve hırs göstermek şeklinde tecelli ederek anlaşılmalıdır. Zira Mü’min’in kaza alanına iman etmesinin pratik anlamı şudur:

  1. İşin başından sonuna kadar kaza alanının gereği olarak insana bir iyilik dokunursa Allah’a şükredip O’na güven duymalıdır.

  2. Şayet işler ters gidip hesapta olmayan bir aksilik yüzünden ona herhangi bir kötülük dokunursa Allah’a hamd edip yine O’na duyduğu güveni yitirmemelidir. Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

عَجَبًا لأَمْرِ المؤمنِ إِنَّ أمْرَه كُلَّهُ لهُ خَيرٌ ليسَ ذلكَ لأَحَدٍ إلا للمُؤْمنِ إِنْ أصَابتهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فكانتْ خَيرًا لهُ وإنْ أصَابتهُ ضَرَّاءُ صَبرَ فكانتْ خَيرًا لهُ رواهُ مُسْلِمٌ عن صُهيب

“Şu Mü’min’in işine şaşılır doğrusu! Zira onun bütün işleri hayırdır. Bu durum hiç kimse değil, sadece Mü’min içindir. Eğer ona bir bolluk isabet ederse, şükreder. Dolayısıyla bu onun hayrına olur. Eğer ona bir kötülük isabet ederse, sabreder. Dolayısıyla bu da onun hayrına olur.” (Muslim Suheyb'ten rivayet etti)

2. ‘Sebep-Sonuç’ Kuralının Allah’a Tevekkül İle İlişkisi

“Allah’a tevekkül etmek” demek; yüksek hedeflere ulaşmada güç verenin, işleri gerçekleştirmede yardım edenin, başarıyı nasip edenin, sıkıntılar, ızdıraplar ve çıkmazlarda muvaffak kılanın sadece ve sadece Allah olduğuna iman etmek, O’na itimat etmek ve güvenip dayanmak suretiyle bu bilinci bütün işlerde güçlü ve canlı bir şekilde hatırlamak ve bütün işleri sadece ve sadece Allah’a havale etmek demektir. Nübüvvet, asrısaadet ve onlardan sonra gelen dönemlerde yaşamış Müslümanlar Allah’a tevekkül ile ilgili bu güçlü anlayışı hakkıyla anlamışlar ve gerektiği gibi de olgun bir davranış sergilemişlerdir. Bu yüzden onlar büyük işlere giriştiler, başarılar üstüne başarı katarak en şiddetli zorlukları tam başarıyla geçtiler. Ne var ki, günümüzün Müslümanları böyle değiller. Allah’a tevekkül etmeyi büyük işlere ve yüksek hedeflere girişmek değil, yere çakılıp hiçbir iş yapmamak için kullanmaktadırlar. Bu nedenle Allah’a tevekkül etmeyi hem yanlış hem de cılız bir şekilde anlamaktadırlar. Tevekkül anlayışının Müslümanlarda büyük bir zafiyete uğraması beraberinde kısa görüşlülük ve gereksiz korku hastalıkları getirdi. Bütün bunların sebebi, dünya hayatının Müslümanların kalplerinin önemli yerlerine nüfuz ederek ağır basması ve Müslümanların da dünya lezzeti ve geçici şehvetleri tercih etmeleri, onları hedef edinmeleri ve bu hususta dengesiz bir şekilde davranmalarıdır. Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem “Dünyayı sevmek ve ölümü kerih görmek” anlamında olan “vehen” hastalığından şiddetle uyarmıştır.

Ne var ki Allah’a tevekkül etkisiz, cılız ve şeklî bir anlayış olarak işlere egemen olunca Müslümanlar da önemli ve büyük işler karşısında büyük ölçüde güçlerini kaybettiler ve azimlerini yitirdiler. Hatta kendilerini her zaman aciz hissettiler ve sahip oldukları iman ve akide gücünü küçümseyerek bir “hiç” olduklarını düşünmeye başladılar. Daha kötüsü; yaptıklarından daha fazlasının olamayacağını kabul ettiler. Bu yüzden küçük ve basit işlere razı olup büyük işleri başarmayı akıllarından çıkardılar. Dolayısıyla Müslümanlar, Allah’a tevekkül etmeyi iyi anlayıp, güncel hayatlarında yaptıkları işlerle alakalandırarak hakkıyla ve tam manasıyla tevekkül etmedikleri sürece, söz sahibi ve dünya çapında itibarlı olamazlar ve yine dünyada yüksek hedefleri gaye edinerek geçmişte de olduğu gibi şimdi de aynı konuma gelemezler. Deneyimli ve ünlü Şair Ebu’t-Tayyib el-Mutenebbî (D.: 915 M.-Ö.: 965 M.) şöyle diyor:

عَـلَى قَـدْرِ أَهـلِ العَـزمِ تَأتِي العَزائِمُ وتَــأتِي عَـلَى قَـدْرِ الكِـرامِ المَكـارِمُ

وتَعظُـمُ فـي عَيـنِ الصّغِـيرِ صِغارُها وتَصغُـر فـي عَيـنِ العَظِيـمِ العَظـائِمُ

“Azimetler, azimet ehlinin gösterdiği çaba kadar gelir.

Ödüller ise kıymet bilenlerin gösterdiği çaba kadar gelir.

Basit kişilerin gözünde küçük işler büyük gelir.

Fakat büyük kişilerin gözünde büyük işler küçük gelir.”

Zira Müslümanların yüksek hedeflere ulaşmak için sadece kendi imkânlarına ve kısıtlı güçlerine güvenmeleri yeterli olmadığı gibi bu, sakat bir anlayıştır. Çünkü salt olarak insanın sahip olduğu güce baktığı zaman, değil yüksek hedefleri sıradan işleri bile Allahu Teâlâ muvaffakiyet ve kolaylık vermediği sürece sadece o kısıtlı ve beşerî imkânlarla elde etmesi imkânsızdır. Mü’min’in bir takım zafiyetlerden dolayı kendi gücünü ve imkânlarını Allah’ın gücünden ve muvaffakiyetinden daha üstün olarak görmesi veya sahip olduğu güçten dolayı dar durumlarda Allah’a muhtaç olmadığını düşünmesi tehlikelidir. Şüphesiz ki insan, Allah’a her zaman muhtaçtır. Hele hele dar ve zor zamanlarda daha da muhtaçtır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَاأَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الحميد

“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye layık olan ancak O’dur.” (el-Fatır 15)

لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ

“Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır. Bilinmeli ki, asıl ganî ve hamîd olan Allah’tır.” (Lokman 26)

Ayrıca Allah’a muhtaç olma konusunda ve Allah’ın muhtaç olan kuluna yardım etmesi açısından niyet çok önemlidir. Zira yardımı sadece ve sadece Allah’tan dilemek bir ibadettir:

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

“Rabbimiz! Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım umarız.” (el-Fatiha 5)

Musa Aleyhi’s-Selam bile şehirde kendini güvende hissetmeyip ona bir habercinin getirdiği habere göre şehri terk etmek zorunda kalınca büyük bir sıkıntıya düştü. Musa Aleyhi’s-Selam düştüğü durumu ve sıkıntıyı Allah’a şöyle bildirmektedir:

وَلَمَّا وَرَدَ مَاءَ مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّةً مِنَ النَّاسِ يَسْقُونَ وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمُ امْرَأتَيْنِ تَذُودَانِ قَالَ مَا خَطْبُكُمَا قَالَتَا لَا نَسْقِي حَتَّى يُصْدِرَ الرِّعَاءُ وَأَبُونَا شَيْخٌ كَبِيرٌ. فَسَقَى لَهُمَا ثُمَّ تَوَلَّى إِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ إِنِّي لِمَا أَنْزَلْتَ إِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ

“Musa, Medyen suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan birçok insan buldu. Onların gerisinde de, (hayvanlarını) engelleyen iki kadın gördü.” Onlara, “Derdiniz nedir?” dedi. Şöyle cevap verdiler: “Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır. Bunun üzerine Musa, onların yerine (davarlarını) sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi ve “Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra (lütfuna) muhtacım.” dedi.” (el-Kasas 23-24)

Nitekim Sahabeler çokluğuna güvendikleri için Huneyn Savaşı’nı başlangıçta kaybettiler. Allahu Teâlâ bu durumu Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirmektedir:

لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ

“Andolsun ki Allah, birçok yerlerde ve Huneyn Savaşı’nda size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonunda -bozularak- gerisin geri dönmüştünüz.” (et-Tevbe 25)

Oysa Mü’minler; kendi güçleri ve imkânları ötesinde başka bir gücün olduğuna, bu gücün sınırsız ve mutlak olduğuna, bu gücün olağanüstü durumlarda müdahale edebileceğine iman ettikleri zaman, şüphesiz bu dünya hayatında başarılmayacak bir iş, üstesinden gelinmeyecek bir güç ve aşılmayacak bir engel yoktur. Ayrıca Allah’a tevekkül etmek, sebep-sonuç ilişkisi gereği olarak hazırlıkları ve tedbirleri almamızı geçersiz kılmaz. Zira şanlı İslâm tarihi bu konu ile ilgili örneklerle dolu:

Ebu Bekir es-Sıddık RadiyAllahu Anh’tan şöyle dediği rivayet edildi: “Biz mağarada iken başlarımızın üstünde (bizi aramaya gelen) müşriklerin ayaklarına baktım “Ey Allah’ın Rasulü! Bunlardan biri eğilip de iki ayağı hizasından baksa bizi muhakkak ayak hizasının altında görecektir.” dedim. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem “Ey Ebu Bekir! Üçüncüsü Allah olan iki kişiyi ne zannediyorsun?” buyurdu.” (Buharî ve Muslim)

Yine İstanbul (Konstantinopolis)’un fethi de bu konu ile ilgili en çarpıcı örnektir. Dünyanın gözdesi olan İstanbul’un fethedildiği dönemlerde hem manevî, hem de stratejik açıdan çok büyük bir önemi haizdi. Deniz yollarından fethedilemeyeceğini anlayan büyük Komutan Fatih Sultan Muhammed Rahmetullahi Aleyh engebeli bir yoldan, Beşiktaş’tan Haliç’e yaklaşık 5 km uzunluğu olan karadan ve orman içinden cesur mücahitler ve gemilerle geçerek şehrin arka kısmını dolaştı. Meşakkatli ve çok riskli bir yol olmasına rağmen, akıllara durgunluk verici bu stratejik zihniyet, Allah’ın yardımıyla olumlu bir sonuç verdi ve İstanbul’un fethi ile sonuçlandı. (Muhammad el-Fatih, Dr. Salim er-Raşidî, S/90-91)

İşte bu nedenle doğru olarak Allah’a tevekkül etmek İslâm Ümmeti’nin benliğini oluşturan en önemli faktörlerden biridir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“Azmettiğin vakit (kararını verdiğinde) Allah’a tevekkül et! Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i ‘İmran 159)

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

“Mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” (el-Enfal 2)

Ömer İbnu’l-Hattab RadiyAllahu Anh’tan Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

لَوْ إِنَّكُمْ تَوَكَّلْتُمْ عَلَى اللهِ حَقَّ تَوَكُّلِهِ، لَرَزَقَكُمْ كَمَا يَرْزُقُ اْلطَّيْرَ، تَغْدُو خِمَاصاً وَتَرُوحُ بِطَاناً

“Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, O, kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı. Baksanıza, sabahleyin aç çıkıyorlar da tok dönüyorlar.” (el-Hakim, “İsnadı sahihtir.” der, ibnu Hibban Sahih’inde, el-Makdisî el-Muhtare'de onu sahihler)

Bir işe girişmeden önce Allah’a tevekkül etmek gerekir. Ne yazık ki bugün Müslümanlar, Allah’a tevekkülü “Önce işini yap sonra Allah’a tevekkül et!” şeklinde algılamaktadırlar. Bu anlayış hem etkisizdir hem de yapılacak işleri asla olumlu olarak etkilemez. Oysa Allah’a tevekkülü “İşini yaparken önce Allah’a tevekkül et!” şeklinde anlamaları gerekir.

Allah’a tevekkülü etkisiz kılan bir diğer sebep ise; Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in tevekkül ile ilgili إعقلهاوتوكَّل “Hem -deveni- bağla hem de tevekkül et.” anlamında hadisinin yanlış anlaşılmasıdır. Şöyle ki:

{عن أنس بن مالك قال: قال رجل يارسول الله: أَعْقِلُهَا وأَتَوَكَل أو أُطلِقُها وأَتَوَكَّل؟ قال: إِعقِلها وَتَوَكَّل} أخرجه الترمذي برقم

Enes bin Malik’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bir adam dedi ki: “Ey Allah’ın Rasulü! “Ben (devemi) bağlayıp mı tevekkül etsem, yoksa salıverip mi tevekkül etsem?” Dedi ki: “Hem deveni bağla hem de Allah’a tevekkül et.” 

Bu olayda adam, Allah’a tevekkül etmenin tedbirleri almayı terk etmek ve işleri oluruna bırakmak anlamında olduğunu zannetmişti. Zira “Ben (devemi) bağlayıp mı tevekkül etsem, yoksa salıverip mi tevekkül etsem?” ifadesine dikkatlice bakıldığında “Ben devemi bağlasam da salıversem de Allah’a tevekkül ettikten sonra hiçbir şey olmaz.” anlayışı çıkıyor. Fakat Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in adama verdiği cevaptan da anlaşıldığı gibi ona Allah’a tevekkül etmekle beraber tedbirleri almayı da ihmal etmemesinin gerektiğini emretmiş ve Allah’a tevekkül meselesinin tedbirleri almak meselesinden farklı olduğunu vurgulamıştır. Yani Allah’a tevekkül etmek, gerekli hazırlıkları ve tedbirleri almayı terk etmek anlamına gelmez. Allah’a tevekkül etmek meselesi başka, sebeplere sarılmak ve tedbirleri almak meselesi başkadır. Ne yazık ki, bu ve bu manada olan deliller tevekkülü güçlü kılmak ve onu nefislerde pekiştirmek için değil, aksine tevekkülü zayıflatmak ve onu etkisiz hale getirmek için kullanılmaktadırlar.

Buna göre herhangi bir işe girişirken tam manasıyla ve mutlak anlamda Allah’a tevekkül etmek farz olur. Onu terk eden kişi de günahkâr olur.



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz