KÜLTÜREL HEGEMONYANIN DEĞİŞMEYEN SİLAHI: DEMOKRASİ

Süleyman Uğurlu

Denizden köpük bağışlama yarışına dönüşen seçim maratonunu kaygılı gözlerle izlerken seviyenin düşüklüğü, tiksindirici sataşmaların bolluğu, eskimiş “ileri demokrasi” vaatleri ve bu çirkinlikleri gayet doğal karşılayan “bindirilmiş kıt’alar” nasıl bir kuşatma altına aldığımızın parametreleri olarak karşımıza çıkmaktadır. 

İkiyüzlülük, sahtekârlık, yalan ve iftira önce Türkiye’deki sonrada neredeyse tüm hayatı teslim almış vaziyettedir. Yüzünüzü nereye çevirirseniz orada bu sahtekârlığın ayak izlerini görürsünüz. Öyle ki; iyi-kötü, güzel-çirkin, dost-düşman, savaş-barış sahte… Hainler, kahramanlar, devrimler, devrimciler sahte… Kurumlar, görevler, haberler, demeçler… Özetle her şey sahte.

Hakikat o dur ki; sahtekârlığın, dezenformasyonun hayattan bir parça, hatta hayatın ta kendisi olduğu bir dönemde Müslüman halkımızın gerçeğe olan ihtiyacı çölde susuz kalmış bir kişinin suya olan ihtiyacı mesabesindedir. Hal böyle olmasına karşın hakikate ulaşmak hiç de kolay değildir. Zira Laik sistem hakikatle toplum arasına kalın bir duvar örmüş. Bununla da yetinmeyip hakikatleri halka ulaştırma gayretinden başka gaye taşımayan Müslümanların dillerine kelepçe vurmuş, kalemlerini kırmış, türlü yalan-dolanlarla terör yaftası yapıştırmış; meydanlar, caddeler, sokaklar yalancı ağızlara tahsis edilirken, hakikatin gölgesinden ayrılmamakta direnen Müslümanlara soğuk zindanlar reva görülmüştür. Artık Müslümanların çocukları anne-babası cezaevinde olduğu halde büyümektedir. Zulme rıza göstermemenin, zalime “zalim” demenin, onurlu, izzetli bir hayatın bedeli işte budur: ötekileştirme, yaftalanma ve zindan!

Bu kabul edilemez ahvali ve fasit vakayı düzeltecek, her şeyi tabiatına uygun şekilde düzenleyecek yegâne unsur hiç kuşkusuz İslam ve Müslümanlar olması gerekirken, maalesef sahtecilik furyasından onlar da nasibini almış; sahte İslam ve sahtekâr İslamcılar sistemin işleyişine önemli bir aktör olarak eklemlenmiştir. Nitekim Diyanet–Tarikat– Cemaat patentli, laik sistemle uyumlu ve raks motifli, zamanın müşküllerine çözüm üretmekten aciz, hayattan kopuk, bireye indirgenmiş “steril” bir İslam anlayışı icat edilmiştir.
Küfür kavramlarının, fikirlerinin ve hayata bakış açısının ameliyat edilerek İslam’a uygunmuş gibi gösterilmesi neticesinde elde edilen “steril İslam”ın tarif ettiği Müslüman profili ise tam anlamıyla bir hilkat garibesidir. Zihniyeti ve anlam dünyası işgal edilmiş, duyguları, düşünceleri ve davranışları birbirinden farklılaşmış, renksiz, tutarsız, dengesiz ucube tipler Laik Cumhuriyet’in İslamî Ümmet’e bir hediyesi(!) olarak yaşamdaki yerini almış vaziyettedir. 

Heykelin ucubesi sadece göz zevkine ket vururken; hem demokrat, hem laik, hem de Müslüman olduğunu övünerek söyleyebilen ucube bir şahsiyet, “ekine ve nesle” telafisi mümkün olmayan zararlar verebilmektedir. Yine bu ucube şahsiyet bir yandan Filistin’deki mustaz’af Müslümanlar için gözyaşı döküp “Siz bizim kardeşimizsiniz” derken; diğer yandan onları sistematik bir şekilde katleden, topraklarını gasp eden Yahudi varlığı “İsrail”e, “Biz sizin barış içinde yaşamanızı istiyoruz. Sizin iyiliğinizi düşünüyoruz” diyerek katillerle el sıkışabilmekte, ticarî anlaşmalar yapabilmektedir. Tıpkı Allahu Teâlâ’nın buyurduğu gibi;

الَّذِينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْ فَإِن كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِّنَ اللّهِ قَالُواْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ وَإِن كَانَ لِلْكَافِرِينَ نَصِيبٌ قَالُواْ أَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُم مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ

“Sizi gözetip duran kimseler, eğer size Allah’tan bir fetih gelirse derler ki: “Biz sizinle birlikte olmadık mı?” Eğer kâfirlere (fetihten) bir nasip düşerse derler ki: “Müminlere karşı size bir üstünlük sağlayıp sizi onlardan korumadık mı?” (en-Nisa 141)

Aşikârdır ki, İslam’ı steril hale getirme gayreti küresel çapta bir çalışmanın ürünüdür. “Ilımlı İslam”, “Avrupa İslamı”, “Demokratik İslam” adı altında pek çok kirli tezgâh kurulmuştur. Bu kirli tezgâhların değişmez argümanı ise demokrasiyi İslam’dan bir parça gibi göstererek Müslümanlara benimsetmektir. Hedef, Müslümanların kendileri gibi düşünmesini, kendileri gibi ahlaksızlığı yaşam tarzı olarak kabul etmelerini sağlayarak kültürel hegemonyayı gerçekleştirmektedir. Nitekim sömürgeci Batılı devletler ve bilhassa ABD, bu hedefe ulaşabilmek için demokrasiyi ustaca düşünülmüş bir pazarlama tekniğiyle “geleneksel toplum” olarak gördüğü Müslümanlara ekmek gibi, su gibi, hava gibi vazgeçilmez temel bir ihtiyaç olarak ihraç etmeye çalışmaktadır. Sanki o olmazsa hayat duracak, dünya dönmeyecek, yıldızlar bir bir dökülecek, güneş yüzünü göstermeyecek… O olmazsa insan varoluş gayesini idrak edemeyecek, zihnine pranga vurulmuş köle olmaya devam edecek… O olmazsa insan “insan” olamayacak…

Sömürgeci güçler kültürel hegemonya kurma operasyonunda pek tabii başrolü oynasalar da her daim olduğu gibi yine yerli devşirmeleri dublör olarak kullanmaktadırlar. Onlar da “habbeyi kubbe yapmak” için ellerinden gelen gayreti samimiyetle sarf etmektedirler. Toplumun imanına itimat ettiği bu devşirme dublörler ısrarla ve defaten; “Demokrasi İslam’la çelişmez” “Demokrasi İslam’dandır”, “Demokrasi çağımızın en mükemmel yönetim şeklidir”, “Peygamberimizin Medine’deki hayatı, uygulamaları, demokrasinin en güzel örnekleridir” sözlerini tekrarlayarak demokrasi üzerindeki soru işaretini ve haklı şüpheleri kaldırmaya, onu yüceltmeye çalışmışlar ve dahi çalışmaktadırlar. 

Biliyoruz ve iman ediyoruz ki, bu yalan zinciri kırılmaya, maskeler düşmeye mahkûmdur. Bizler KöklüDeğişim olarak -sözde- İslamcı hokkabazların tuzaklarını, gerçek yüzlerini ve asıl gayelerini bugüne dek bedelini ödemek pahasına -Allah’ın izniyle- deşifre etmeye devam edeceğiz.

Yazımızın esas konusuna geçmeden evvel son bir not: Ortadoğu halklarının demokrasi için meydanlara döküldüğünü, boyunlarını kılıca uzattığını görenler, demokrasinin ne kadar büyük bir nimet olduğu vehmine kapılabilirler. Oysa hakikat baskıcı, kan kusturucu rejimlerden kurtulmak adına meydana çıkanların eline demokrasiden başka bir adres verilmemesi, diğer alternatif adreslerin engellenmesidir. Yoksa demokrasinin, kıymeti kendinden menkul cazibesi değil...

Bu girizgâhın ardından kısaca demokrasini ne olduğuna ve İslam’la mukayesesine, İslam’la çelişip çelişmediğinin incelenmesine geçebiliriz. 

Demokrasi, Yunanca “halk” manasına gelen “demos” ve “yönetmek” manasına gelen “kratos” (fiil olarak “kratein”) kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş “demoscratos” yani “halkın yönetimi” demekse de, ister antik Yunan tarihine, ister demokrasinin yeniden dirildiği “aydınlanma çağına”, isterse de bugüne bakan, bunun kocaman bir yalan olduğunu görecektir. Zira halkın yönetimi diye bir şey söz konusu değildir. Atinalı Solo’nun hazırlığı Anayasa’ya göre halk yöneticilerini seçer ve görev sonunda onları muhasebe eder ancak yönetime gelemez. Yönetim işi, asilzadeler ve servet sahiplerine has kılınmıştır. Solo’nun böyle bir düzenleme yapmasının sebebi Aristoteles’e göre “Yönetime iştirak edemeyecek olan halkın, devlete düşmen bir öğe olarak ortaya çıkmasını engellemektir.” (Aristoteles, Politika, Remzi Kitapevi) Bugün dahi Solo’nun sistemi muhafaza mekanizması küçük değişikliklerle işletilmektedir. Halk sözde yönetimdedir. Gerçekte ise “gölge iktidar” olarak yönetim, servet sahiplerinin elindedir. Konuyla ilgili C. Can Aktan şöyle demektedir:

“Düşünüyorum da 21. Yüzyılda yaşadığımız şu yıllarda adına “demokrasi” dediğimiz bir yutturmaca siyasal düzen içinde yaşayıp gidiyoruz! “Demokrasi, gücün halkta toplandığı ve halkın yönetiminin söz konusu olduğu bir rejimdir” diyoruz. Oysa bugün bizim adına demokrasi dediğimiz rejim halkın dışlandığı ve aldatıldığı bir “halksız demokrasi”den başka bir şey değildir. Halk, adına demokrasi densin diye belirli aralıklarla yapılan seçimlerle oy sandığına davet edilmekte, sonra bir dahaki seçimlere kadar uyutulmaktadır” (Prof. Dr. Coşkun Can Aktan/Yeni bir Siyasal Sistem Arayışı Demokrasi, Poliarşi ve Demarşi/Çizgi Kitapevi)

İşin aslı böyle olmasına ve bunu açıkça itiraf etmelerine rağmen bu mesele üzerinde fazlaca durmayıp onların demokrasi hakkında ne söylediklerine itibar edeceğiz yani “halkın yönetimi” olarak. 

Evet, demokrasinin isim babası her ne kadar Antik Yunan sakinleri olmuş olsa da onu asırlar sonra dirilten ve bugünkü itibarını kazandıran Yunan felsefesiyle donanmış Avrupalı düşünürlerdir. Hikâyenin özeti şöyledir: Kilise, kral ve Aristokratlar, tahrif edilmiş Hristiyanlığı kullanarak baskıcı, insanlık dışı bir düzen tesis etmişler, bu düzene karşı herkesi Engizisyon Mahkemelerinde hiç de adil olmayan, uyduruk yargılamalarla mahkûm edip infaz etmişlerdir. Bu baskıcı düzene karşı duyulan kin nefret yavaş yavaş büyümüş, bazı düşünürlerin birbirlerinin fikirlerine eklemeleriyle meydana gelen fikirler dizesine “Aydınlanma Düşüncesi” denir ki içerisinde akılcılık, sekülarizm, özgürlükler gibi ilkeleri barındırmaktadır. Demokrasi ise bu ilkeleri en iyi muhafaza edecek gücün halk olduğu varsayımıyla yönetimin halka ait olması gerektiğini ifade eder. 

Buradan da anlaşılacağı üzere demokrasiyle Aydınlanma düşüncesi arasında kopartıp atılması imkânsız bir bağ söz konusudur. Bu bağ o kadar kuvvetlidir ki demokrasi denildiğinde salt halkın yönetimi değil; Aydınlanma düşüncesi ilkelerini de kapsayan bütüncül bir mefhum anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bugün demokrasi; Aydınlanma düşüncesi ilkeleri doğrultusunda halkın en doğal haklarını halka eksiksiz teslim edecek, halkın işlerini yine bu doğrultuda idare edecek yöneticilerin halk tarafından seçilip halk tarafından değiştirilmesi olarak tarif edilir. Demokrasi denince bu kast edilir ve bu anlaşılır.

Demokrasinin minimalist-maksimalist tanımlarına girmeksizin genel vakıası yukarıda özetlediğimiz şekildedir. Şimdi reddedilmeyecek bu tarif ışığında İslam’la demokrasiyi mukayese edebilir. İslam’la çelişip çelişmediğini irdeleyebiliriz. Bunu yaparken muhataplarımızın olası itirazlarının önüne geçmek ve herhangi bir şaibeye mahal vermemek adına Sosyal Bilimlerde kabul görmüş “kritik özellikler modeli”ni kullanacağız. Model basit, pratik ve kullanışlı... Bir kavramın en bariz özellikleri belirlenir ve vakıayla kıyaslanır. Eğer kavramın en bariz özellikleriyle vakıa örtüşürse o vakıa o kavrama dâhil edilir ve onunla isimlendirilir. Eğer örtüşmüyorsa kavram vakıayı kabul etmez.

Demokrasinin birinci kritik özelliği: Halkın Yönetimi

Demokrasiye göre egemenlik kayıtsız şartsız halka aittir. Yani halk dilediği kanunları kabul edip yürürlüğe koyabilir. Dilediği kanunları değiştirir ya da tamamen iptal edip yürürlükten kaldırabilir. Yürürlükteki kanunların uygulayıcısı da halkın kendisidir. Halkın tümünün yasama ve yürütme işlerine katılma imkânı olmadığı için (yani demokrasi imkânsız olduğu için) kendi adına bu işleri üslenecek kişileri tayin eder ki buna, “temsili demokrasi” denir. Halk, yöneticileri seçme hakkına sahip olduğu gibi şayet yöneticilerin uygulamalarından memnun kalmaz ise onları değiştirme hakkına da sahiptir. Burada altının çizilmesi gereken nokta, kanunların ve uygulamaların Rasyonalist düşünceye, sekülarizme ve özgürlükler fikrine aykırı olmaması gerektiğidir. 

İslam’da ise egemenlik tartışmasız bir şekilde Allah’a aittir. Hükmün yani egemenliğin Allah’a ait olduğuna dair çok sayıda ayet ve hadis mevcuttur. Bazıları şunlardır; 

إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ

“Hüküm ancak Allah’ındır. O da, kendisinden başkasına kulluk yapmamanızı emretmiştir. İşte sapasağlam (dosdoğru) din budur. Lakin insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf 40)

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ

“Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Yakinen inanan bir kavim için Allah’tan daha iyi (güzel) hüküm veren kimdir?” (el-Maide 50)

وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ

“Herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz onun hükmü Allah’a aittir.” (eş-Şura 10)

مَنْ أَحْدَثَ فِي أَمْرِنَا هَذَا مَا لَيْسَ مِنْهُ فَهُوَ رَدٌّ

“Kim dinimizin ihtiva etmediği bir iş yaparsa o reddolunur.” (Buharî, Müslim)

Bununla birlikte otorite yani hükümlerin icrası Ümmet’e bırakılmıştır. Ümmet yine Şeriat’ın çizdiği yol üzere hükümlerin icrasını gerçekleştirilir. Şer’î yolla yani bey’at yoluyla seçilen Halife, Müslümanların genel başkanlığı konumundadır. Halife’nin görevi, şer’î hükümleri tatbik etmek ve İslam davetini âleme taşımaktır. Şer’i hükümlere aykırı kanun belirleyemez, uygulayamaz. 

Halife bütün işleri Allah’ın Kitabı ve Rasul’ün Sünneti üzerine yürütmek zorundadır. Bundan saparsa değiştirilir. 

İslam’daki şura, danışma meclisidir. Belirli kanunlar haricinde aldığı kararların, tavsiyelerin bağlayıcılığı yoktur. Halife’ye öneri sunabilir, ancak kabul edip etmeme Halife’nin salahiyetindedir. 

Demokrasinin ikinci kritik özelliği: Sekülarizm 

“Secular” kavramı Avrupalı düşünürler tarafından “Kiliseden kurtarılmış” anlamında kullanılmıştır. Sekülerleşme, dinin tüm yaşam alanlarından çekilmesi demektir. Din ve din kaynaklı herhangi bir düşünce bireysel-toplumsal ilişkilerde, devlet yönetiminde referans kabul edilemez. Zira din geri kalmışlığın da temsilcisidir.

İslam’da ise din, hayatın kıyısında, köşesinde, altında-üstünde değil, aksine tam ortasında, merkezindedir. İktisadî, ictimaî, yönetim, ukubat nizamlarından bireyin eşyayla ilişkisine kadar her şeyi din belirler. İyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı o tayin eder. Kısaca hayatın her alanına müdahildir.

Demokrasinin üçüncü kritik özelliği: Özgürlükler

Aydınlanma düşüncesinin ilkelerinden olup demokrasiye zapturapt edilmiş özgürlükler fikrinden kasıt; toplumu oluşturan bireylerin başkasının özgürlüğüne ve haklarına müdahale etmemek kaydıyla dilediği şeyi dilediği şekilde ve dilediği zamanda kınanmaksızın yapabilmesidir. Birey ister inanır ister inanmaz; dinini değiştirmede özgürdür. Cinsel tercihlerde sınırlama yoktur; karşılıklı rıza olduktan sonra dileyen dilediği cinsel tercihte bulunabilir. Aynı şekilde mülk edinmede de sınır aranmaz, tek sınır başkasının hakkını çiğnememektir.

Özetle özgürlükler anlayışında birey arzu ettiği şekilde sınırsız tasarrufta bulunabilir. Devlet veya başka bir kuvvet, birey ile arzu ettiği yaşantı arasına giremez. Yani insanî hassasiyetten ve hayâdan uzak bir yaşam, “özgürlükler” olarak isimlendirilmiştir.

İslam’a gelince; İslam, insana Allah’ın kulu olarak bakar. Kul ancak Allah’ın işaret ettiği malı, Allah’ın işaret ettiği yollarla mülk edinebilir. Ve yine Allah’ın işaret ettiği yerlerde sarf edebilir. 

İslam, kişiyi İslam’a girmesi için zorlamaz. لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ “Dinde (imanda) zorlama yoktur” (el-Bakara 256) emrinin manası da budur. Ancak kendi iradesiyle İslam’a giren kişi dinin gereklerini yapmazsa dine aykırı davranışlarda bulunursa had uygulanır. Eğer kişi İslam’dan çıkmak isterse buna müsaade edilmez. Önce uyarılır, süre tanınır, ısrarcı olursa katledilir. Bu hükümle alakalı uygulamalar ve Rasulullah’ın hadisi açıktır: 

مَنْ بَدَّلَ دِينَهُ فَاقْتُلُوهُ  

“Kim dinini (İslam’ı) değiştirirse onu katledin.” 

Ayrıca İslam’da ne cinsel tercih özgürlüğü, ne de fikir hürriyeti diye bir şey söz konusu değildir. Küfür fikirlerinin taşınmasına, ona davet edilmesine, propagandasının yapılmasına müsaade edilmez. Fikir hürriyeti İslamî fikirlerle sınırlıdır. 

Demokrasinin dördüncü kritik özelliği: Çoğulculuk

Çoğulculuk, her ne kadar demokrasiye has bir ilke olmasa da demokrasiyle özdeşleşmiş bir haldedir. Zira karar alma noktasında esas, çoğunluğun oylarıdır. Birçok keskin eleştiriye maruz kalmış olsa da çoğulculuk, demokrasinin vazgeçilmezi olmaya devam etmektedir. Bu eleştirilerden biri Montaigne tarafından yapılmıştır. O şöyle diyordu:

“Halk öyle şaşkın öyle başıboş bir kılavuzdur ki, ne kadar zeki, ne kadar becerikli olsak adımlarımızı ona uyduramayız. Her kafadan çıkan bütün o karmakarışık sesler, bizi dört bir yana sürükleyen o kaba sözler, fikirler arasında doğru yolu bulmak olacak iş değildir. Bu kadar kararsız, serseri bir varlığı kendimize kılavuz saymayalım.” 

Kuşkusuz Montaigne’in uyarıları bir şey ifade etmemektedir. Zira demokraside son söz çoğunluğundur. 

İslam’da ise şer’î hükümler, çoğunluğun ya da azınlığın ya da bir ferdin isteğine bırakılmaz, sadece şer’î hükme tâbi olunur. Ayrıca incelemeye ve tefekküre muhtaç meselelerde çoğunluk değil, doğru görüş alınır. İncelemeye muhtaç olmayan konularda çoğunluğun görüşü kabul edilir.

Demokrasinin beşinci kritik özelliği: Akılcılık

Aydınlanma düşünceleri, gerçek bilginin kaynağının vahiy değil akıl olduğunu savunmuşlardır. Kötü ve kötüleştirici olduğuna inandıkları mit, ön yargı ve bunları üreten dinin temsil ettiği toplumsal düzenden insanları kurtararak iyi ve özgürleştirici olduğunu kabul ettikleri aklın düzenini kurmaya çalışmışlardır. Buna göre birey, kendisi için en doğru olanı ancak aklın izinden yürümekle bulabilir ve aklın yardımıyla seçimini en doğru şekilde yapabilir. 

İslam’da akıl, Allah’ın varlığına, birliğine, Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna, O’nu getirenin Allah’ın Elçisi olduğuna iman etmede kullanılan birincil metoddur. Akıl, bunun haricinde sadece Şari’in hitabını, şer’î hükümleri anlamada kullanılır; aklın, bu hükümleri onaylaması ya da onaylamaması diye bir şey olamaz.

Hülasa şer’î hükümler üzerinde akıl yürütülemez. Bilakis onun Şari’in hitabı olduğu anlaşıldığında şartsız, koşulsuz itaat edilir. Gerçek bilgi, sadece vahyin bildirdiğidir, aklın ortaya koyduğu değil.

Bu karşılaştırma yönetimi sonucunda ortaya çıkan netice, tartışılamayacak kadar açıktır ki demokrasi ile İslam birbirinden tamamen farklı iki ayrı kavramdır. Demokrasi, beşer menşeili bir nizamken İslam, vahiy menşeilidir. Dolayısıyla kimse ama hiç kimse “demokrasi ile İslam çelişmez” diye bir söz söyleyemez. Her kim bu iki zıt kutbu bir araya getirmeye, uzlaştırmaya yeltenirse İslam’a ihanet etmekten başka bir şey yapmış olamaz.

Tam da burada ihaneti gölgeleme, cürmü meşrulaştırma refleksi devreye girmekte ve şöyle denilmektedir: 

“Bu söyledikleriniz doğru olabilir ancak biz demokrasiden “halkın kendi yöneticilerini hür iradeyle seçmelerini” anlıyoruz, insanları buna davet ediyoruz. İslam’ın emrettiği de zaten bu değil mi?” 

Hemen belirtelim ki kavramlar, öyle gelişi güzel ve kişiye özel kullanılmaz. Zira her kavrama atfedilen bir mana vardır. Bu manayı göz ardı ederek kavramı kullanmak, akıl sağlığı yerinde bir kişinin yapacağı iş değildir. Mesela, ırkçılık bir kavramdır ve ondan insanları ırk ırk ayırmak, kendi ırkını diğer ırklardan üstün görmek anlaşılır. Kimse çıkıp “Ben ırkçılıktan, Allah bunu takdir ettiği için, Allah’ın ayetlerinden olduğu için kişinin kavmini sevmesi olarak anlıyorum” diyemez. Aynı şekilde laiklik de bir kavramdır ve ondan dinin, siyaset alanından tamamen çekilmiş olması, politika unsuru olarak var edilmemesi anlaşılır. Bir kişi çıkıp “ben laiklikten bunu değil şunu anlıyorum” derse bu söze itibar edilmez. İtibar edilmez, zira insanlar kelimeleri anlamlarından soyutlayarak kullanırsa ortada ne lisan kalır, ne de iletişim. Eşyayı ve vakıayı isimlendirme anlamını yitirir. 

Demokrasi de diğer kavramlar gibi bir anlamlar kümesidir. Kullanıldığında bir vakıayı tarif eder. İnsanlar demokrasi kelimesinin o vakıayı tarif ettiği noktasında uzlaşmışlardır. Dolayısıyla “Ben demokrasiden, halkın yöneticilerini seçmesini anlıyorum ve bunu kastediyorum” sözü boş, anlamsız, cahillik ya da hainlik kokan kıymetsiz bir sözdür. Burada “galat-ı meşhur lügat-i fasihten evladır” denilerek yanlış kullanım mazur görülemez. Zira bu masumane bir yanlış kullanım değildir ki mazur görülsün. Aksine demokrasiyi Müslümanlara benimsetmek ve kültürel hegemonya kurmak adına tasarlanmış planlı bir kullanımdır. 

Bununla birlikte halkın kendi yöneticilerini kendi iradesiyle seçebildiği pek çok ülke olmasına rağmen bu ülkeler demokratik ülke, uygulanan nizama da demokrasi denilmemektedir. Çok uzaklara gitmeye gerek yok, hemen yanı başımızda İran’da cumhurbaşkanı halkın oylarıyla seçilmekte lakin hem Batılı ülkeler hem de “demokrasi halkın kendi yöneticilerini kendisinin seçmesidir” diyenler İran’ı asla demokratik bir ülke olarak kabul etmemektedirler.

Esasında seçimler demokrasiye has bir özellik de değildir. Farklı yönetim sistemlerinin kullandığı yöneticileri belirleme üslubudur. Demokratik-Kapitalist ülkeler bu üslubu kullandığı gibi, Komünist yönetimlerin ya da karma yönetimlerin bu üslubu kullandığı bilinen bir hakikattir.

Tüm bu açıklamalardan sonra demokrasi Müslümanlar için ne araç ne de amaç olmalıdır. Zira o, içerisinde küfür fikirlerini barındıran necis bir nizamdır. Aynı zamanda o sömürgeci güçlerin İslam’a hücum etmek için kullandığı ölümcül bir silahtır. Sömürgeci Batı bu silahı etkin bir şekilde kullanarak Müslümanların evlatlarından bazılarını tesiri altına alıp meydanlara dökmüş olsa da nihaî hedefine ulaşamamıştır. Huntington’un deyimi ile “ters dalga”nın oluşması hiç de uzak değildir. Bu “ters dalga”nın adı kuşkusuz İslam olacak ve karşısında duran tüm tağutî sistemleri yerle bir edecektir. Nihayetinde bu mücadelenin sonu elbette ki muttaki müminlerin zafer tekbirleriyle noktalanacaktır. 

وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ

“Sonra o gün mü’minler (Allah’ın yardımıyla) ferahlayacaklardır.” (er-Rum 4)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz