SEÇİM SÜRECİNDEN ANEKDOTLAR

Murat Savaş

12 Haziran Genel Seçimlerine yaklaştığımız şu günlerde, gündemi oluşturulan tek şeyin yine bu seçim olduğu göze çarpmaktadır. İslam Ümmeti’nin hiç derdi yokmuşçasına bütün medya kuruluşları, gazeteler, internet siteleri, televizyon programları ve hatta normal vatandaşların bile bir numaralı gündemi seçim oldu(ruldu). Oysa Türkiye’deki kökleşmiş yüzlerce problemi bir kenara bırakacak olursak, yanı başımızda, Ortadoğu’da Müslüman kardeşlerimiz zalim ve hain yöneticiler tarafından öldürülmekte, yaralanmakta ve hapsedilmektedir. Allah Rasulü Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu “Müslümanlar bir vücut gibidir” çerçevesinden hareketle kardeşlerimizin derdiyle dertlenmemiz gerekirken, çok cılız kalan bazı protesto ve basın açıklamalarının dışında “bana necilik” topluma hâkim olmuş durumdadır…

Rabbimiz Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın şu tehdit içerikli kavlini Müslümanlara hatırlatarak herkesin üzerine odaklandı(rıldı)ğı seçim sürecinden bazı anekdotları sizlerle paylaşmak isterim: 

وَاتَّقُواْ فِتْنَةً لاَّ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنكُمْ خَآصَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

“Öyle bir fitneden sakının ki içinizden yalnızca zulmedenlere dokunmakla kalmaz (size de dokunur). Bilin ki Allah’ın azabı çok çetindir.” 

Zira Ortadoğu’ya çözüm olarak gösterilen demokratikleşmenin (dinsizleşmenin) Müslümanların arasında en yaygın ve yerleşik olan Türkiye’de nasıl işlediğini, çözüm değil bilakis bütün problemlerin kaynağı olduğunu hepimiz anlamalıyız. Bu ise seçim sürecini titizlikle incelemeyi gerektirir ki sathî düşünen toplumun göremediklerini görebilelim, okuyamadıkları tabloyu okuyalım. İşte size seçim sürecinde demokrasinin dışa yansıyan bazı hastalıkları:

Demokrasinin Kapitalist ideolojiye bir maske oluşu

Bilindiği üzere Kapitalizm kısaca, Avrupa’da Rönesans dönemiyle başlayıp -sözde-Aydınlanma hareketlerinin kral ve kilise yönetimi ile girdiği üç asra yakın süren o korkunç kanlı çatışma neticesinde, “1789 Fransız Devrimi” adıyla orta çözüm (laiklik) üzere hayat bulmuş ve kısa zamanda tüm Avrupa’yı sarmış bir ideolojidir. Kral ve kilisenin hâkimiyetini elinden alarak halka veren bu Kapitalist ideolojide pratikte hep gerçek yöneticiler Kapitalistler veya onların desteklediği kimseler olmuştur. Demokrasi ise bir ütopya oluşundan dolayı bu gerçeği gizlemek için Kapitalizme bir maske olarak kullanılmıştır. Bunun örneklerinden bir tanesi şu anda Türkiye’de yaşanmaktadır. Zira seçimler 12 Haziran’da yapılacak olmasına rağmen şimdiden TBMM’ne kimlerin milletvekili(!) olarak gireceği üç aşağı, beş yukarı belli olmuştur. Çünkü bu kişileri 20 Nisan’dan önce parti liderleri çoktan seçmişlerdir. Soralım hep birlikte Konya milletvekillerini 12 Haziran’da halk mı seçecek yoksa iki ay önceden Recep Erdoğan ve birkaçını da Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli mi seçti? İzmir milletvekilleri şimdiden belli değil mi? Antalya’dan CHP Meclisi’nin seçtiği Deniz Baykal vekil çıkmayacak mı? Bülent Arınç Manisa’dan aday olmasına rağmen Recep Erdoğan onu Bursa’dan seçmedi mi? Parti liderlerinin ve yakın çalışma arkadaşlarının Meclis’e gireceği önceden garanti edilmedi mi? Bu sorulara “Evet” cevabı veriyorsanız o halde demokrasi bir maske değil de nedir?

Peki, seçilen vekillerin yarın Meclis’te yasama için oylamalar yapılırken kanun teklifinin içeriğini bile bilmediği halde sırf kendi partisinin teklifi olduğu için el kaldırmasını veya başka partinin teklifi olduğu için kendi liderinden gelen talimata göre oy kullanmasını nereye koyacaksınız? Bu dönem içerisinde CHP’den gelen bir teklife AKP milletvekilleri kendi partilerinin teklifi olduğunu zannederek hep birlikte “Evet” için el kaldırdıklarına hepimiz şahit olmuştuk. Ayrıca Türkiye’de altmış küsur demokratik parti olduğu halde meydanlarda, medyada ve gündemde kapitalistlerin ve dış güçlerin desteklediği üç-beş parti olduğunu görüyoruz. Binlerce oy alsa bile barajı aşamayan partilerin oylarını, aldığı oya göre barajı aşan partilerin paylaşacağını hepimiz biliyoruz. Yani siz “A” partisine oy vereceksiniz fakat verdiğiniz bu oy, desteklemediğiniz halde başka bir partiye gidecek. Bu yüzden BDP seçimlere bağımsız aday taktiği ile giriyor. Tüm bu sayabildiğimiz sebepler demokrasinin bir maske olduğunu gözler önüne sermeye yeter de artar bile.

ABD-İngiltere çatışması

-Körler hariç- hiçbir gözden kaçmayacak şekilde Türkiye’de Demokratik Liberal Laiklerle, Jakoben Kemalist Laiklerin bir çatışma içerisinde olduğu barizdir. Biz bu çatışmanın esas aktörlerinin ABD ve İngiltere olduğunu, gerekçe ve delilleriyle birlikte daha önceki sayılarımızda defaten söylemiştik. Şimdi ise burada bu çatışmanın bazı yansımalarını zikretmeye çalışacağız. Mesela, seçim sürecine girildiğinden beri YSK’nın bazı kararları bu çatışmanın tezahürlerindendir. YSK’yı gözlemlediğimizde Jakoben Laiklerle paralel çalıştığını gözlemleyebiliriz. Bu bakışla YSK’nın yurt dışındaki seçmenlerin gümrük kapılarında oy kullanmasıyla ilgili aldığı kararın, AKP’yi yani Liberal Amerikancı Laikleri hedef aldığı görülebilir. Zira AKP Hükümeti özellikle Türklerin yoğun olduğu Almanya ile seçmenlerin bulunduğu yerlerde oy kullanma konusunda bir mutabakata varmıştı.

Partilerin aday listelerini YSK’ya sunmasından sonra YSK’nın 18.04.2011 tarihinde BDP’deki “Şahinler” gurubundan olan sekiz kişinin adaylığını veto etmesi ise hem AKP Hükümetini zora sokan hem de BDP’yi mağdur rolünde oynatan bir politikadır. Kürtler nezdinde imajı parlayan AKP’nin Kürt karşıtı olduğu düşündürülerek Kürtlerin oylarını BDP’ye kanalize etmek istemiştir. Zira hangi kurum ne yaparsa yapsın doğal olarak Hükümet’e mâl edilmektedir. Aynı yolun yolcularının birbirlerini veto etmelerini başka hangi sebep gerektirebilir ki? Zaten YSK’nın kolayca geri adım atması bu sebepledir. Üstelik AKP’nin mağdur rolünü oynayarak seçmenini çoğaltması jakoben Laiklerin de ağzını sulandırmaktadır.

ABD-İngiltere çatışmalarını son günlerde yaşanan bazı terör saldırılarında da görmek mümkündür. Jakoben Laiklerin, PKK üzerinden Amerikancı Demokrat Laikleri vurmaya çalışması sık-sık başvurdukları bir yöntemdir. Bu bölgede istikrar ABD’nin işine yaradığına göre çatışma, istikrarsızlık ve benzeri hususlar da bir o kadar İngilizlerin işine yaramaktadır. Girdiğimiz bu seçim sürecinde meydana gelen bu olaylar, bu çatışmanın (nüfuz çatışması) izlerindendir.

Ümmet’in çöpe giden paraları

Bilindiği gibi barajı aşarak Meclis’e giren partiler Hazine’den seçim propagandası için yüksek meblağlarda para almaktadırlar. Bu minvalde son seçim dönemi için AKP 120 milyon, CHP 49 milyon ve MHP 38 milyon Türk Lirası Hazine’den para almışlardır. Bu üç partinin son dönem için Hazine’den aldığı toplam para 207 milyon Tl.dır. Vatandaşların bir bölümü işsizlikle, bir bölümü fakirlikle ve bir bölümü de açlık sınırının altında yaşarken partiler bu paraları seçim afişlerine, parti bayraklarına, TV reklamlarına, dolap beygiri gibi dolaşan parti araçlarına ve yakıtına, tek kullanımlık yağmurluklara, billboardlara ve broşürlere harcamaktalar. Yani Ümmet’in paralarını (alın terini) çöpe atmaktadırlar. Hatta AKP’nin Hazine’den aldığı parayla da gözü doymamış ki devlet imkânlarını da ayrıca seferber etmiştir.

Bir taraftan Ümmet’in tek kurtuluşu olan Hilafet hakkında kamuoyu oluşturmaya çalışanları cezaevlerine atarken, diğer taraftan kendi batıl demokrasiniz ve parti politikalarınızın propagandasını bu Ümmet’in cebinden yapacaksınız ve buna da “adalet” diyeceksiniz öyle mi? Ümmet gece-gündüz ekmek peşinde koşarken efendilerinize hizmet uğruna Hazine’den para alacak ve çöpe atacaksınız öyle mi? Ve bu oyunu kimsenin bozmayacağını düşünüyorsunuz öyle mi? Allah’ın izniyle Hilafet Devleti kurulduğunda yaptığınız zulmün ve heder ettiğiniz servetlerin hesabı sorulacaktır. O zaman sizi kollayan efendileriniz de olmayacak…

Demokrasiye adaptasyon

Daha önceki halk oylamasında olduğu gibi ısrarla halk sandık başına davet edilmektedir. Referandumda Recep Erdoğan “hayır” dahi olsa herkesi oy kullanmaya davet etmiş ve bîtaraf olanların bertaraf edileceğinden söz etmişti. Hatta bütün parti liderleri oylamadan sonra bütün oy kullananlara teşekkür etmişlerdi. Aynı şekilde 12 Haziran seçimlerinde halkın oy kullanmaya teşvik edildiğini ve hatta bunun bir vatandaşlık (kimilerine göre Müslümanlık) görevi olduğunu ittifakla ön plana çıkarttıklarını görüyoruz. Acaba bir sıkıntıları mı var bu partilerin? Acaba halkın demokrasiyi tarihin çöplüğüne gömerek Hilafet’i kurmalarından mı korkuyorlar? Oysa demokrasiniz üç kişi oy kullansa da işlemez miydi? Bire karşı iki oy alan iktidar olur, ya da üç parti birer oy alır koalisyon hükümeti kurardınız...

Tüm bu demokrasiye davet ve teşvikin sebebi şu ki: demokrasinin Allah’ın katında gayri meşru olduğunu biliyorlar ve aynı şeyleri Müslümanların da bilmesinden korkuyorlar. Onun için her fırsatta kendi partilerinden çok demokrasinin ve laikliğin (dinsizliğin) geleceğini düşünerek Müslümanları bu kokuşmuş sisteme adapte etmeye çalışıyorlar. Bu ülkede bir avuç ama muttaki Müslümanların demokrasinin İslam ile bağdaşmadığını topluma ulaştıracakları korkusu ile uykuları kaçıyor. Zira uyuyan dev bir uyanırsa, Müslümanlar demokrasinin dinleri ile bağdaşmadığını bir idrak ederse işte o zaman zalimlerin ve hainlerin sonu demektir. Tüm bu adaptasyon çalışmalarının tek sebebi budur. Yoksa sandığa ne kadar katılım olursa olsun, bunlar için fark etmezdi…

Çılgın projeler ve sahte vaatler

Seçim sürecine girdiğimiz ilk günlerden itibaren partilerin vaatlerini peş-peşe sıralamaya başladıklarını gördük. Sanki yöneticilerin görevi topluma hizmet değilmiş de, vaat ettikleri şeyleri ekstradan ve babasının cebinden yapacakmış gibi göğüslerini kabarta kabarta geveliyorlar. Yok, aile sigortasıydı, yok hilal karttı, yok çılgın projeydi, yok ustalık dönemiydi, bilmem ne. İslam’ın Müslüman olsun, gayri Müslim olsun İslam Devleti çatısı altında yaşayan her vatandaşına, toplumun temel ihtiyacı olan eğitim, emniyet ve sağlık hizmetlerini zengin-fakir ayırt etmeden tâ 1400 yıl önce verdiği hakları yeni yeni ve sanki hayır yapacaklarmış gibi vadediyorlar. Bütün Ümmet’i petrol, doğalgaz, elektrik ve su gibi İslam’da kamu mülkiyetinden olan ve dolayısıyla devletin maliyetinden başka bu şeylerden para almasının haram olduğunu İslam bize 1400 yıl önce açıklamışken kimileri mazotu 1.5 TL’ye indirmeyi vadediyor. AKP ise toplumun ve fertlerin temel ihtiyaçlarını çözmüş gibi tüm Türkiye’nin cebinden bazı kimselerin rant elde edeceği (ki şimdiden arsa fiyatları bu bölgelerde fırlamıştır) ve yalnızca bir ilin faydalanacağı çılgın projeyi vadediyor. Doğu bölgelerinde yaşayan Kürt halkımıza çalışacakları bir fabrika ve benzeri yatırımlar yapılması daha efdal değil mi sizce? Bununla birlikte ben bu projenin imkânsız olduğunu söylemiyorum. Zira insanlar kıt-kanaat geçinirlerken vergileri biraz daha artırır, vatandaşlara biraz daha fazla para cezaları keser bir şekilde kaynak bulabilirsiniz. Hatta isterseniz Trabzon’dan Adana’ya bir kanal açarak Ankara’ya da deniz getirebilirsiniz. Ona bölerek bir kişiye dokuzunu, dokuz kişiye birini verdiğiniz ekmeğin dilimlerini de dokuza bölersiniz olur biter. Biz de KöklüDeğişim olarak bu Ümmet’e Rabbimizin şu vaadini hatırlatarak;

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ

“Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” (Maide 50)

Ve zalimlere de şu vaadini hatırlatarak makalemizi sonlandırıyoruz.

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ

 “Zulmedenler yakında nasıl bir inkılapla yıkılacaklarını bilecekler” (eş-Şuara 227)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz