ABD’NİN GÜVENLİK STRATEJİSİ İSLAM’A SALDIRI GİRİŞİMİDİR

Talha Yaşar



Güvenlik; “korku ve tehlikeden uzak olma”yı ifade etmektedir. Bu kavram daha çok, amacı belirten bir terimdir. Yani korku, tehlike ve tehditten korunma amacını içermektedir. Dolayısıyla, ulusal güvenlik; ulus devletlerin güvenliklerini sağlamaya yönelik amacı ifade etmektedir. 

II. Dünya Savaşı’nın bitişiyle, 4-11 Şubat 1945’de Yalta Konferansı’yla ABD ve SSCB arasında başlayan Soğuk Savaş dönemi, 1991’de SSCB’nin dağılmasıyla sona ermiş ve 45 yıl devam eden bu dönem sürecinde dünyada, Doğu ve Batı bloğu olmak üzere iki kutuplu bir düzen egemen olmuştur. Soğuk Savaş dönemi içerisinde ABD, ya sıcak çatışmaya girmek için ya da BM çatısı altında barışı koruma(!) görevinde bulunmak için 45 kez kendi sınırları dışına asker göndermiştir. 1950-1953 Kore Savaşı, 1964-1973 Vietnam Savaşı, 1958 Lübnan, 1959-1960 Karayibler, 1965 Dominik Cumhuriyeti, 1970 Kamboçya, 1980 İran, 1981, 1986, 1989 Libya, 1982 Lübnan, 1983 Granada, 1988-1989 Panama’ya askerî operasyonlar düzenlemiştir.

Özellikle ABD’nin II. Dünya Savaşı’nda gücünü ispatlamasıyla birlikte İngiltere’nin de gücünü kaybetmeye başlaması, ABD’nin dünya siyasetinde Rusya’nın karşısında yer almasına vesile olmuştur. Günbegün dünya siyasetinde ağırlığı artan ABD, her ne kadar fiilî bir savaş içerisinde olmasa da siyasî, iktisadî alanda SSCB ile büyük bir mücadelenin içerisinde yer almıştır. Bu mücadeleler, giderek ikili bir kamplaşma halini almıştır. Batıda ABD öncülüğünde NATO, doğuda ise SSCB öncülüğünde Varşova Paktı gibi askerî kuruluşlar bu kamplaşmaların tezahürüdür. İktisadî alanda ise özellikle ABD, birçok devleti karşılıksız yardımlar, uzun vadeli kredilerle kendine bağımlı hale getirmiştir. 1991 yılında SSCB’nin dağılmasıyla birlikte dünya siyaseti, tek kutuptan şekillendirilir olmuştur. ABD tarafından şekillendirilen bu siyasî güç, kendisini kibirlendirmiş ve kendisini 1991’de Irak’a, 1992’de Somali’ye, 1993-1995’de Bosna’ya, 1996’da Ruanda ve Zaire’ye, 1994’te Haiti’ye yönelik BM ve NATO bünyesinde askerî müdahalelerde bulunmaya sevk etmiştir.

Bu süreçten sonra “güvenlik” kavramı ABD için çok daha girift bir hale gelmiştir. Zira soğuk savaş boyunca karşısında düşman olarak somut bir “devlet” olduğundan ona karşı alacağı önlemler, tavırlar netlik arz etmekteydi. Fakat sonraki süreçte nasıl bir güvenlik algısı ile hareket edileceği konusu çok daha karmaşık bir hal almıştır. SSCB gibi büyük bir gücün dağıtılması ABD açısından oldukça önemlidir fakat bu, ABD’nin kendine yeni sunî düşmanlar edinmeyeceği anlamına gelmez. Öyle de olmuştur; kısa sürede bir takım düşman devletler oluşturulmuş ve nihayetinde bu sürecin ardından yeni dünya düzeni için yeni ulusal güvenlik stratejileriyle ABD kendisini dünyanın jandarması konumuna getirmiştir. 1996 yılında Bill Clinton’un açıkladığı ABD’nin ulusal güvenlik stratejisi daha çok, savaşmaya ve ülke dışına gönderilmeye her an hazır bir silahlı kuvvetle güvenliği sağlamak, ABD’nin iktisadî canlanmasını hızlandırmak ve ülke dışında demokrasiyi yaymak esası üzerine şekillenmişti. Daha sonra 1998’de füze savunması, 1999’da ise detaylı ulusal füze savunma sistemi üzerinde ağırlıklı olarak durulması, ‘serseri devletlerin’ (Libya, Irak, İran, K. Kore, gibi) Amerika’ya füze saldırılarında bulunulabileceği öngörüsü, ABD ulusal güvenliğine bir tehdit olarak algılanmıştır. Yani kendi kontrolü dışında seyreden (ya da dünya devletlerince öyleymiş gibi algılanması istenen) ülkeleri potansiyel tehdit olarak görüp/gösterip bu devletlerde demokrasinin ikame edilmesi için askerî operasyonlar, iktisadî yaptırımlar vb. faaliyetlerle bu devletlerin terbiye etmenin mücadelesini vermiştir. 

11 Eylül 2001 saldırılarıyla birlikte ulusal güvenlik stratejisi, “Bush doktrini” diyebileceğimiz ‘önleyici saldırı’ yani ABD’ye saldırı gerçekleşmeden tehdidin ortadan kaldırılması (Afganistan, Irak savaşlarında olduğu gibi) şeklinde, George W. Bush tarafından belirlenmiştir. ABD, haricî çıkarlarını askerî güçle koruma, terörizmle -yani “İslam”la- sonuna kadar savaşma ve demokrasiyi yayma ilkelerinden hareketle Afganistan ve Irak saldırısını bu yeni ulusal güvenlik doktriniyle meşrulaştırmıştır. ABD bu meşruiyeti, NATO zemininde ulusal güvenliğini dost ve müttefik ülkeler üzerinden küreselleştirirken bir yandan da AB’ye Olağanüstü Hükümet ve Devletlerarası Konsey’de, terörizmin tüm türleri ile savaşacağını ve terörizmle savaşın her zamankinden daha fazla AB’nin öncelikli amacı olduğunu vurgulatmıştır. 

Özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından ABD, ulusal güvenlik stratejisini İslam’a ve Müslümanlara yönelik saldırı ekseni üzerine şekillendirmiştir. İşte eski Başkan Bush, bu yeni doktrini şu şekilde ifade etmiştir: “Müslüman dünyanın modern ve modernleşmekte olan devletlerinin, terör üretecek ideolojilerin ve şartların hiçbir ulus içinde kök salmaması için bu devletler desteklenmelidir.” Buna göre; “Soğuk savaş döneminde, özgür ulusların komünizme karşı desteklenmesi” biçimindeki Truman doktrini yerine artık “özgür ulusların terörizme karşı korunması” şeklindeki Bush doktrinine yer verilmiştir. Bush’un 11 Eylül saldırılarından sonra açık bir şekilde İslam’ı ve Müslümanları hedef göstermesi yani mücadelenin Hristiyanlık ve İslam savaşı olduğunu “Haçlı Savaşı” ifadesiyle ortaya koyması daha sonra bu sözlerin, “İslamî terör” daha sonrasında ise “terörle mücadele” şeklinde düzeltilmesi Amerika’nın gerçek niyetini gizlemeye yönelik çabalar olarak ortaya çıkmıştır. Bu doğrultuda gerek Afganistan’da gerekse de Irak’ta milyonlarca Müslüman katledilmiş, İslam’ın kutsal saydığı cana, mala, ırza tecavüz edilmiş, ibadethaneler, mahremiyetin yaşandığı meskenler hatta kabristanlar dahi bombalanmış, Müslümanların Kitabı’na en büyük hakaretler edilmiş, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın şerefli, izzetli dediği Müslümanlar “terör”le yaftalanmış, dünyanın her tarafında hayvanların dahi yapamayacağı vahşilikler Müslümanlara reva görülmüşler. 

2009’da ABD Başkanlığı’na seçilen Obama, dünyaya ve İslam âlemine sıcak mesajlar vererek -sözde- ABD’nin İslam ve Müslümanlarla bir sorunu olmadığı imajını oluşturmaya çalışmıştır. Obama’yla birlikte ABD’ne karşı oluşmuş nefreti, öfkeyi dindirmeye yönelik sinsi bir plan devreye sokulmuştur. Her ne kadar bunlar dilleriyle gerçek amaçlarının İslam ve Müslümanlara karşı bir savaş olmadığını iddia etseler de yaptıkları anlaşmalar, İslam beldelerindeki faaliyetleri, deşifre olan planları, terörizm adı altında savunmalarına ayırdıkları bütçe, ulusal güvenliklerinde İslam’ın yegâne tehdit olarak algılanması, Obama’nın da kendinden önceki seleflerinin devamı olduğunu ortaya koymuştur. Fakat kâfirlerin özelliklerinden olan gerçeği örtme, Obama’da daha bariz bir biçimde cisimleştiği için dili farklı şeyler söyleyip eylemleri farklı olmuştur. Buradan hareketle, Obama dönemi ulusal güvenlik anlayışı şu esaslar üzerine temellendiği görülmüştür. 

Güvenlik: Hükümetin, ABD ve vatandaşlarının güvenliği ile müttefik ve ortaklarının güvenliğinin sağlanması Obama yönetiminin temel önceliğidir.

Değerler: ABD içerisinde ve dışında uluslararası değerlerin desteklenmesi ve güvenlik stratejisinde yer alacaktır.

Uluslararası düzen: Küresel tehditlerle mücadele etmek için ABD liderliğinde güçlü işbirlikleriyle barış ve güvenliğe dayalı bir uluslararası düzen inşa edilmesi ABD stratejisinin dayandığı önceliğidir.

Radikalleşen şiddetle mücadele: Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ve nükleer maddelerin güvenliğinin sağlanması.

Obama dönemi ulusal güvenlik stratejisi bu şekilde temellenirken aslında daha önceki güvenlik stratejilerinden kopuk değil daha çok bir aşamanın devamını oluşturmakta, her ne kadar Bush dönemindeki Kovboy doktrini şeklinde tezahür etmezse de daha sinsi daha küresel bir şekle bürünmüştür. Çünkü ABD dünya gelişmeleriyle aktif bir biçimde ilgilenerek ekonomi eksenli kurum ve kuruluşları güçlendirme, aynı şeyleri düşünen devletlerin birlikteliğini oluşturarak bu stratejiyi desteklemek bunun için özellikle iktisadi olarak ABD bir yandan sağladığı IMF ve Dünya Bankası kredileriyle ülkeleri küreselleşme eksenine çekerek taahhütler altına koymaya diğer taraftan da DTÖ, OECD ve APEC gibi geniş katılımlı ekonomik forumlarda üyelerine serbest ticarette uyguladıkları kısıtlamaları kaldırma teminatıyla kendine bağlı uydu devletler oluşturacak. Yine devletlerarası arenada ABD girişimiyle oluşturulan özellikle siyasi ve iktisadi özeliğiyle ön plana çıkan G-20 gibi organizasyonlarla kendine bağlı bölgesel güçler oluşturarak farklı bölgelerde hem bir denge unsuru oluşturmak hem ortaya çıkabilecek bir tehdidi en kısa sürede bertaraf edebilecek hem de bölgelerinde abi misyonuna sahip devletler var edilip diğer devletlerin kontrolünü sağlayarak hem ABD güvenliği küreselleşmiş olacak, hem serbest Pazar küreselleşecek hem de demokrasiyle tanışmamış, devlet, grup, şahıs kalmamış olacaktır. Sonuçta tüm dünyada demokrasi ve serbest pazarın gelişmesi ABD çıkarlarıyla birebir örtüşen çıkarlarını ilerleten eğilimlerdir. ABD’nin Obama dönemi ulusal güvenliğin bir parçası olan G-20 ülkeleri, Uzakdoğu’da Güney Kore, Japonya, Endonezya, Güneydoğu Asya’da Hindistan, Kuzey Amerika’da Meksika, Güney Amerika da Brezilya, Arjantin, Güney Afrika da Güney Afrika Cumhuriyeti, Ortadoğu da Suudi Arabistan ve Türkiye, Avrupa’da Almanya, İtalya, Okyanusya’da Avustralya gibi ülkeler ABD’nin birebir çıkarları doğrultusunda hareket eden ülkelerdir. Obama’nın başkan seçilmesiyle birlikte ‘ABD –Hindistan Stratejik Diyalog’ anlaşmasının sağlanması Türkiye ve Brezilya ya verilen misyon ABD çıkarlarına ne şekilde hizmet edildiğini ortaya koymaktadır. Bunun en bariz örneği Türkiye ve Suudi Arabistan, şuan Ortadoğu da yaşanan insanlık dramına, vahşete, verilen rollerin gereği olarak bu ülkeler gerektiği yerde askerî müdahalelerde ön saflarda kâfirlerle birlikte hareket edelerken kimi yerlerde ise ABD’nin benim zalimim dediği Beşar Esad gibi zalimleri dost olarak kabul etmişler. Nihayetin de ise bu zalimlerin elleriyle hala binlerce Müslüman katledilmekte, binlercesine en acımasız işkenceler devam etmektedir. Bu ülkelerdeki rezil yöneticilerin elleriyle halkların istikameti değiştirilmiş, Müslüman halk kardeşlerinin sıkıntısından bihaber bırakılarak zalimlere teslim edilip ABD menfaatlerinin devam edilmesi sağlanmaktadır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Obama dönemi güvenlik stratejisi kendinden önceki seleflerinden daha sinsi daha bir küresel karakter kazanması adına, farklı bölgelerde oluşturduğu bölgesel güçlerle olaylara etkin bir şekilde müdahale edilmektedir. Yine dünyada hiçbir şekilde örneği olmayan askerî operasyon Pakistan üzerinde ABD tarafında gerçekleştirilmekte, iki devlet arasında fiili savaş durumu söz konusu olmamasına rağmen ABD her gün istediği şekilde istediği hedeflere saldırı düzenleyip binlerce Müslümanı katletmekte buna da başta hain Pakistan yöneticileri olmak üzere diğer yöneticiler sesiz kalmakta halklarını da farklı şeylerle meşgul etmekteler. 

SSCB’nin dağılmasından sonra fiili olarak ABD’ye rakip olabilecek bir devletin olmaması, ulusal güvenliğini dünya üzerinde tehdit edecek bir devletin olmamasına rağmen ABD’nin savunmaya her geçen yıl muazzam kaynaklar ayırması, özellikle de soğuk savaş yıllarında savunmaya ayrılan bütçe, 300 milyar dolar iken günümüzde bu rakam yıllık 700 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır. Bu rakamlar tüm dünyanın yıllık savunma harcamalarının % 45’ni oluşturmakta, dünyanın dört bir yanına askerî üsler, filolar, füze kalkanları oluşturulmaktadır. Nükleer silaha sahip olmayan ülkelerin sahip olma girişimlerinin engellenmesi, İslami beldelerde işgalin sürmesi, hatta buna yeni beldelerin eklenmesi, kendileriyle mücadele eden, karşı çıkan Müslümanları terörist kategorisine koyup onları en acımasız bir şekilde ezmeleri, İslam’ın değerlerine hakaret etmeyi sürdürmeleri, pis fikirlerini her türlü araçla yaymaları, bizlere şunu gösteriyor: ABD yukarıda saydığımız hazırlığı, yatırımı, çalışmayı, SSCB’nin parçalanmasından sonra en büyük tehdit olarak İslam ve Müslümanları görülmekte, ulusal güvenlik stratejilerinde bunu açıkça belirtiyorlar zaten, İslam’ın hayat bulmaması için her türlü kirli oyun tezgâhlanıp Müslümanlara kan kusturuluyor. Bir Müslüman’ı ‘ Usame Bin Ladin’i ‘ öldürmek için bir devlet seferber olup bunu zafer olarak görebiliyor. Sadece bu olay dahi ABD’nin ve diğer kâfirlerin Müslümanlara nasıl bir kin beslediklerini açık bir şekilde ortaya koymaya yetiyor. Üzüldüğümüz nokta ise bu kirli oyunlara bazı Müslüman kardeşlerimizin alet olması, yine bizdenmiş gibi görünen zalim, facir yöneticilerin Müslüman halkın samimi duygu ve düşüncelerini efendilerinin istediği istikamete kanalize etmeleridir.

Fakat tarihten ders çıkarmayı öğrenememiş ABD ve onun avaneleri şu gerçeği göz ardı etmişler, sizler ne kadar güvenlik önlemleri alırsanız alın, ne kadar güvenliğinizi küreselleştirirseniz küreselleştirin ve yine ne kadar İslam’ı ve Müslümanları yok etmeye çalışırsanız çalışın, ne kadar İslam’ın vücut bulmaması için füze savunma kalkanları, askerî üsler, ordular, işbirlikleri kurarsanız kurun bunların hiçbiri işe yaramayacak doğru ve hak olan İslam çok kısa bir sürede hayat bulacaktır.



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz