GÜCÜNÜN SIRRINI KEŞFET (5)

Fuad Hamidoğlu


Geçen Sayıdan Devam…

6- Araç-Gereç, Teknik İmkânlar, Yöntemler ve Üslupların Yüksek Hedeflere Ulaşmadaki İlişkisi

Sevdiğiniz bir arkadaşa mesaj göndermek için kullandığınız cep telefonundan tutun, Hac sezonunda Mekke’yi ve Medine’yi ziyaret etmek amacıyla bindiğiniz uçağa varana kadar, hayatın vazgeçilmeyen birer parçası olarak sayılan bu ulaşım araçları, teknik imkânlar, medenî şekiller ve benzeri hususların hemen hemen hepsinin, nerede ise girmedikleri yer kalmamıştır. Belki gelişmekte olan ve gittikçe gelişen bu teknik imkânlar sayesinde büyük dünya artık küçük bir köy haline gelmiştir. Biz de öyle bir zaman dilimini yaşamaktayız ki, bu teknik imkânları takip etmemek, onlardan faydalanmamak oldukça zor görünmektedir. Fakat bu teknik imkânların verdiği yararlı sonuçlardan -alım gücü itibariyle- hâlâ istifade edemeyen insanlar vardır. Ama bunların varlığı bakımından hayata ilişkin büyük etkisi, inkâr edilemeyen bir gerçektir. O kadar ki, çoğu zaman bu teknik imkânlar olmadan hedefe ulaşmak ve işleri gerçekleştirmekten söz etmek mümkün değildir. Bir yandan yüksek hedeflere ulaşmak ve önemli işler başarmak istiyorsunuz, öte yandan da bununla beraber süratle gelişen teknik imkânları, araç-gereç ve yöntemleri kullanmak istiyorsunuz. Öyleyse hedeflerin ve işlerin teknik imkânlar, yöntemler ve üsluplarla nasıl bir ilişkisi vardır ve bu ilişkinin boyutu nedir?

Gerçek şu ki; sebep-sonuç prensibini yani sebepleri sonuçlarına doğru olarak bağlama kuralını inceleyen kimse bu amaçla kullanılmakta olan araç-gereçleri ve verimli üslupları da incelemek durumundadır. Çünkü insanlar, güncel hayatta belirledikleri bir takım kısa veya uzun vadeli hedeflere ulaşmak için muhtelif materyal, araç-gereç, yöntem ve üsluplar kullanmaktadırlar. “Bir takım işleri hayata geçirmek için maddî olarak kullanılan teknik aletlere araç-gereç denir.” Mesela; Ankara’dan İstanbul’a gitmek için yolcunun bu amaçla kullandığı uçak, otobüs veya arabanın araç-gereç sayılması gibi.

“Üslup veya yöntem ise; bu araç-gereçlerin kullanılış ve sunuluş şeklidir.” Mesela; ABD ve diğer sömürgeci kâfir devletlerin Irak ve Afganistan’da yapmakta oldukları katliamları dünya kamuoyuna duyurmak üzere foto fuarı veya video gösterisi düzenlemek gibi…

Üslup ve teknik imkânlar açısından asıl amaç önemli bir mesaj vermektir. Bir diğer örnek ise; İslâm Ümmeti’ne Hilafet bilincini kavratmak, İslâm’ın devlet ile ilgili hükümlerini izah etmek ve Kapitalizm’in son kullanım tarihinin çoktan geçtiğini göstermek için bu amaçla yapılan konferanslar gibi...

Bu bölümde kullanmaya çalıştığımız bu kavramlar, İslâm literatüründe çok önemli ve hayatî bir yer almıştır. Misal olarak, şu ayete bakalım:

وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِنْ دُونِهِمْ لَا تَعْلَمُونَهُمُ اللَّهُ يَعْلَمُهُمْ

“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz.” (el-Enfal 60)

Kısaca; araç-gereçleri, teknik imkânları ve üslupları kullanmadan hedefe ulaşılmaz. Hem araç-gereçler hem de üsluplar, ortama göre sürekli değişiklik arz ederler. Yani zamana ve zemine göre daima değişirler. Bunun belirleyicisi ise yapılmak istenilen işlerin ve hedeflerin tabiatıdır. Neticede araç-gereçlerin ve üslupların, verilmek istenen mesajın içeriği ile hiçbir ilgisi yoktur. Konu ile alakalı geriye tek “metod” kavramı kalıyor. Bu da “hedeflerin ve işlerin gerçekleşmesinde kullanılan ve mesajın kendisi olan sabit yol” demektir. Yaş farkı olmaksızın küçük büyük demeden bütün insanlar kısa veya uzun vadeli hedeflere, farklı ideallere ulaşmak için günlük hayatlarında çeşitli yöntemler ve araç-gereçler kullanmaktadırlar. Bu yöntemleri, araç-gereçleri ve üslupları inceleyip, yüksek hedeflere ve ideallere ulaşmakla ilişkisini araştırdığımızda iki ilişki çeşidini görürüz:

  1. Şayet kaza dairesinin herhangi bir müdahalesi olmaksızın kullanılan yöntemler, araç-gereçler ve üsluplar hedefe kesin götürürse, işte o zaman sebep-sonuç ilişkisi olur. Misal olarak; eti bıçakla kesmek veya yemeği fırın ateşiyle pişirmek gibi. Bu sebepler daima sonuç verir. Buna kısa ve öz olarak ‘somut sebep-sonuç ilişkisi’ demek mümkündür.

  2. Fakat hedefler ve işler özel bir durumdan dolayı kesin sonuç vermezse, o zaman sebep-sonuç ilişkisinden bahsedemeyiz. Bu durumu sebep-sonuç ilişkisinden ayırmak için ona ‘hal/durum’ demek daha uygundur. Hal dememizin sebebi de özel bir durum olan kaza dairesinin müdahale etmesinden dolayı işlerin kesin olarak gerçekleşmemesidir. Misal olarak; bir esnafın ticarî işlerin bazılarında kâr etmesi ve bazılarında da zarar etmesi gibi... Çünkü ticaret her zaman kâr getirmez. Buna da ‘kazaya bağlı haller’ demek mümkündür.

Ancak insan her iki durumda da işlere, sebep-sonuç ilişkisine uygun olarak girişip hareket etmelidir. Bu işler ve hedefler ister sonuç getirsin, ister getirmesin. Çünkü hedeflere ulaşma açısından işlere kalkışırken veya kalkıştıktan sonra kaza dairesinin müdahale etmesini beklemesi ve ona güvenmesi çok yanlış ve tehlikelidir. Zaten kazanın müdahil olduğu zamanlarda işler bittikten sonra sonuç belli olur. Fakat ondan önce bizim için belli değildir. Bu nedenle biri diğeriyle karıştırılmamalıdır. Nitekim kaza meselesi hem gaybî bir mesele, hem de akide işidir. Ayrıca bu konu ilerleyen sayfalarda daha detaylı olarak ele alınacaktır.


7- İnsanın Sebep-Sonuç Kuralına Uymaması Ve Hedeften Sapmasının Ana Nedenleri

İnsan günlük hayatında her zaman ve sürekli olarak bir takım hedeflere ulaşmak için ister kasıtlı olsun, isterse kasıtlı olmasın sebep-sonuç ilişkisine uygun şekilde hareket eder. Hatta o kadar ki, sebepleri sonuçlarına bağlama tekniği, hayatında ve davranışlarında insanın adeta vazgeçemeyeceği bir özellik, bir prensip veya âdet haline gelmiştir. Çünkü insanoğlu, bu dünya hayatında bu bağlama tekniği olmadan hiçbir hedefin ve işin gerçekleşemeyeceğini çok iyi bilir. Mesela; gecekondu türü küçük bir ev yapmak isteyen kimse; finans kaynağı, işçi, arsa, vb. gerekli ön hazırlıkları da bulundurmasının gerektiğini bilir. Aynı şekilde bir kitap yayınlamak isteyen bir kişinin de yine teknik ve matbaa gibi ilgili hazırlıkları da bulundurması gerekir. O kadar ki, küçük çocukların bile bakkaldan çikolata almak için -otomatik olarak- babasından veya annesinden para almaya hırslı bir şekilde yöneldiklerini görürüz. Bu da, sebep-sonuç ilişkisine göre hareket etmenin ta kendisidir. Bu durum bütün insanlarda yerleşik bir hal almış ve insanlar işleri yapmada ve hedeflere ulaşmada düşünmeden bu kurala uyar olmuşlardır. İşte yukarıda verdiğimiz örneklerde insanların büyük-küçük demeden güncel hayatlarında ve günlük ihtiyaçlarını karşılamada, bilinçli-bilinçsiz şekilde sebep-sonuç ilişkisine uygun olarak hareket ettiklerini görmekteyiz. Her ne kadar insanlardaki bu sebep-sonuç ile ilgili davranış biçimi vazgeçilmez bir şekilde görülse ve bir takım işleri, belli şartları oluşturarak başarsa da fakat diğer işlere ve hedeflere ulaşmada başarısız olabilir. Böylesi bir başarısızlık onları ümitsizliğe, hatta yere çakılmaya sevk ederek onların belki başarısız insanlar olmasına neden olabilir. İşte bu nedenle insanların, en meşakkatli işleri başarabilmesi, bunları başarma ihtimalinin yüksek ve kuvvetli olabilmesi, başarısız olduğu takdirde ümitsizliğe düşmeyip yeniden kendine güvenerek toparlanabilmesi, hedeflediği bu başarıyı garantileyebilmesi ve hayatın problemlerinin içinde boğulup kaybolmaması için işleri gerçekleştirme ve hedeflere ulaşma yolu olan sebep-sonuç kuralını bilinçli olarak bilip bütün işlerde bu prensibe göre davranmaları gerekir.

Sebebin olmadığı yerde sonucun da olmayacağını bilen insanoğlunun, zaman zaman bu kurala uygun olarak hareket etmediği veya hareket ederken gevşeklik gösterdiği de bir gerçektir. Bu durumun veya hastalığın birçok nedenleri vardır. Ancak bu nedenleri incelediğimizde bir kısmının, bütün insanlar için geçerli olan genel nedenler, bir kısmının da akide itibariyle sadece Müslümanlara has nedenler olduğunu görürüz:

  1. Genel Nedenler: Genel nedenlerin iki çeşidi vardır: 

Birinci çeşidi; insanın hiçbir çaba sarf etmediği halde çabasız olarak elde ettiği kazançtır. Mesela; bir mirasın ayağına kadar gelmesi gibi... 

İkinci çeşidi ise; insanın çaba sarf ettiği halde, ani ve hesapta olmayan bir gelişmeden dolayı karşılaştığı dış faktörlerin onu hedefine ulaşmasını engellemesi... Mesela; sınav gecesinde bir öğrencinin aniden hastalanması veya trafik kazası geçirmesinden dolayı sınıfta kalması, çiftçinin ektiği ekinin hasat gününde çekirge saldırısına uğraması nedeniyle iflas etmesi gibi. İşte bu tür nedenler insanın sebep-sonuç ilişkisine uygun olarak hareket etmesini olumsuz şekilde etkiler. Bu durum uzun zaman zarfında insanı bıkkınlığa, tembelliğe, usanmışlığa ve her şeyi olurluğuna bırakmaya sevk eder.

  1. Akide itibariyle sadece Müslümanlara has nedenlere gelince; onlar; düşük çağlarda Müslümanların maruz kaldıkları bir takım felsefe ve tasavvuf ile ilgili bozuk fikirlerden dolayı, “Allah’a tevekkül”ün yanlış anlaşılması, bunun sebep-sonuç konusuyla karıştırılması, “Kader”in, “Allah’ın ilmi ve iradesi”nin de yanlış anlaşılması ve bunun yine sebep-sonuç konusuyla karıştırılması gibi nedenlerdir. Tevekkül ve kader ile ilgili bakışın yanlış olması ve bu bakışın Müslümanlar arasında hızlı bir şekilde yayılmasından dolayı Müslümanlara ağır bir uyuşukluk geldi. 

İnsanın sebep-sonuç kuralını ihlal etmesinin ve hedeften sapmasının başlıca nedenleri şunlardır:

  1. ‘Hedefe Ulaşmada Acele Etme’ Tehlikesi:

Diğer bir ifadeyle; uzun zaman geçtiği halde hedefe ulaşamadığında, onun yanlış olduğunun yanılgısına düşme tehlikesi. İnsan tabiatı itibariyle giriştiği işlerin sonuçlarına bir an evvel ulaşmak ister. Sahiplerine teslim etmek üzere bir emanet taşıyan ve yola çıkan bir yolcu, taşıdığı emaneti bir an önce sahiplerine teslim etmek ister. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَيَدْعُ الْإِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَاءَهُ بِالْخَيْرِ وَكَانَ الْإِنْسَانُ عَجُولًا

“İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. Zira insan pek acelecidir!” (el-İsra 11) Fakat bu heyecan yapılacak işin ve ulaşılacak hedefin istikametini bozacak kadar yüksek olmamalıdır.

Hatta Sahabeler bile İslâm Devleti’nin bir an önce kurulmasını istediklerini bakın nasıl dile getirdiler:

عَنْ خَبَّابِ بْنِ الأَرَتِّ قَالَ شَكَوْنَا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَهْوَ مُتَوَسِّدٌ بُرْدَةً لَهُ في ظِلِّ الْكَعْبَةِ، قُلْنَا لَهُ أَلاَ تَسْتَنْصِرُ لَنَا أَلاَ تَدْعُو اللَّهَ لَنَا قَالَ: "كَانَ الرَّجُلُ فِيمَنْ قَبْلَكُمْ يُحْفَرُلَهُ في الأَرْضِ فَيُجْعَلُ فِيهِ، فَيُجَاءُ بِالْمِنْشَارِ، فَيُوضَعُ عَلَى رَأْسِهِ فَيُشَقُّ بِاثْنَتَيْنِ، وَمَا يَصُدُّهُ ذَلِكَ عَنْ دِينِهِ، وَيُمْشَطُ بِأَمْشَاطِ الْحَدِيدِ مَا دُونَ لَحْمِهِ مِنْ عَظْمٍ أَوْ عَصَبٍ، وَمَا يَصُدُّهُ ذَلِكَ عَنْ دِينِهِ، وَاللَّهِ لَيُتِمَّنَّ هَذَا الأَمْر َحَتَّى يَسِيرَ الرَّاكِبُ مِنْ صَنْعَاءَ إِلَى حَضْرَمَوْتَ، لاَ يَخَافُ إِلاَّ اللَّهَ أَوِ الذِّئْبَ عَلَى غَنَمِهِ، وَلَكِنَّكُمْ تَسْتَعْجِلُونَ.

Habbab b. el-Eret’ten şöyle rivayet edildi: “Kâbe’nin gölgesinde hırkasına bürünmüş bir halde yatmakta olan Allah Rasulü –صلى الله عليه وسلم-’e şikâyette bulunduk ve dedik ki: “Bizim için yardım istemez misin, bizim için Allah’a dua etmez misin?” Dedi ki: “Sizden önce bir takım kimseler açılan kuyulara konulurlar, testerelerle kafalarından ikiye bölünürlerdi de yine imanlarından vazgeçmezlerdi. Demir taraklarla kemiklerine ve sinirlerine varıncaya kadar taranırlardı da yine imanlarından dönmezlerdi. Allah’a yemin olsun ki bu iş elbette tamamlanacaktır. Öyle ki bineği olan bir kimse San’a’dan Hardamevt’e kadar Allah’tan başka hiçbir kimseden -koyunu olan (çoban)’ın kurttan korkması dışında- korkmadan yolculuk yapabilecektir. Ancak siz acele ediyorsunuz.” (Buharî Kitabul Menakıb: 3343; Ahmed, Nesei ve Ebu Davud)

Ancak önemli olan sebat etmektir. Hedefe ulaşma-zaman bağlantısı her zaman sağlıklı sonuç vermez. Çünkü işlerin ve hedeflerin tabiatı itibariyle bazılarına ulaşmak için uzun zaman gerekmez iken, bazılarına ulaşmak için çok uzun zamanlar gerekebilir. Bu nedenle stratejik projelere ilişkin uzun, orta ve kısa vadeli diye üç ayrı hedefler belirlenmiştir. Mesela; Nuh Aleyhi’s-Selam kavmi arasında 950 sene kalmıştır. Aslında hedefe ulaşmada acele etmek, toplumun, gelenek-göreneklerinin tesiri altında kalma tehlikesinin bir sonucudur. Yani hayatında bir hedefe doğru ilerleyen insanın, işi zamana bağlaması işlerin tabiatlarından değil, başkasının baskısı altında kaldığı için tepkisel bir davranış sergilemek zorunda kalmış olmasındandır.

Devam Edecek…



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz