AMERİKAN DEMOKRASİSİNİN ARDINDAKİ “DERİN DEVLET”

Editör

KD: Demokrasi söylemlerinin tavan yaptığı, Amerika’da uygulanan başkanlık sisteminin daha çok tartışıldığı ve rol model olarak seçilen Amerika’nın, hayranlık duyulan demokratik sisteminin nasıl işlediğini göstermek adına İngilizce yayınlanan bu röportajı, Köklü Değişim Dergisi olarak sizler için çevirdik ve iktibas ettik. Umarız ki; kılavuz olarak Amerika’yı seçenler bir kez daha düşünüler…


Amerikan Demokrasinin Ardındaki “Derin Devlet”

“The Road to 9/11” (11 Eylül Yolu) başlıklı kitabında Prof. Peter Dale Scott, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki “Derin Devlet”in izlerini sürüyor. Prof. Scott, bu derin yapılanmayı, demokrasi maskesi ardından savunma ve dış politikayı yönlendiren gizli bir yapı olarak ifade ediyor. Analizinde 11 Eylül’ü organize eden ve devletlerarası trafikleri finanse eden grup üzerindeki örtüyü aralıyor. Şimdi bu röportajı, aslında yeryüzünde demokratik bir devlet yapısının olmadığını göstermek adına sizlere sunuyoruz. Ancak önce Prof. Scott’u kısaca bir tanıyalım. 

Prof. Peter Dale Scott: 1929 Montreal doğumlu eski bir diplomat, şair ve yazardır. Berkeley’deki California Üniversitesi’nden İngiliz Literatürü dalından emekli olmuştur. Vietnam Savaşı’ndan beri savaş karşıtı tutumu ve Amerikan dış politikasına muhalefetiyle meşhurdur.  Aynı zamanda eleştiri dolu yazılar yayınlayan bir siyasi analisttir.

VoltaireNet: Profesör Scott, lütfen “derin politika” ifadesini tanımlamakla ve “derin devlet” ile “kamusal devlet” arasındaki farkı açıklamakla başlayabilir misiniz?

Peter Dale Scott: “Derin devlet” tabiri Türkiye’den geliyor. 1996’da içerisinde bir milletvekili, bir polis müdürü, bir güzellik kraliçesi ve çok sayıda cinayet işlemiş “Bozkurtlar” denilen paramiliter bir suç örgütünün de liderliğini yapan bir önemli bir uyuşturucu tüccarının bulunduğu bir Mercedes’in yaptığı kaza (Susurluk olayı) akabinde bu tabiri ortaya attılar. O gün Türkiye’de bir milletvekili ile polis müdürünün, aramakta olduğu bir suç makinasıyla aynı araçta olduğu, bu insanların devlet namına suçla mücadele ettikleri iddiasında olduğu açığa çıktı. Düşünün, sizin namına suç işlediğiniz devlet, insanlara yüzünü gösteren devlet değil, gizli bir devlet, örtülü bir yapı. Türkiye’de buna “derin devlet” diyorlar. Ben de uzun süredir “derin politika”dan bahsediyordum. O yüzden kitabımda bu tabiri kullandım. Görünür olmayıp örtülü kalan kasıtlı yada kasıtsız tüm bu tür siyasi uygulamaları ve düzenlemeleri ”derin siyaset” olarak tanımladım. Kısaca “derin devlet” bana ait değil, Türkiye’den geliyor.

Derin devletten kasıt; istihbarat ve güvenlik birimleri tarafından organize edilen, uyuşturucu parası gibi illegal yollardan finanse edilen, şiddete, işkenceye, fâili meçhullere karışan, statükoyu, mevcut çıkar ilişkilerini ve en önemlisi orduyu korumaya çalışan, düşünürleri, aydınları, dînî grupları ve kimi zaman anayasal hükümeti ezen, onlardan gelen tehditleri bertaraf eden paralel bir gizli devlet yönetimi. Bu kitapta bu tabiri benimseyerek Amerika’da bilinenden daha geniş yapıda bir devlet yönetimi olduğuna işaret etmek istedim; kamuoyu, anayasal devlet ve servetin, iktidarın ve illegal şiddetin ardındaki derin güçlerden oluşan bir yapı. Her ne kadar Türkiye’deki yapıyla birebir örtüşmese de Amerika’da bugün gördüğümüz şeyin paralel bir gizli devlet yapısından aşağı kalır yanı yok. Kamuoyu ile görünmez karanlık güçler arasındaki uçurum veya etkileşim alanı sanıldığından daha az. The American War Machine (Amerikan Savaş Makinası) isimli son kitabımda buna açıklık getirmeye çalıştım. Bu etkileşim önemli ve artık ona bir isim vermemiz gerek, ben buna “Derin Devlet” dedim.

VN: Takdire şayan The Road to 9/11 kitabınız, Birleşik Devletler Bush rejimiyle yönetilirken 2007’de yayınlandı. Kasım 2010’da The American War Machine kitabını yayınladınız, yani Obama’nın seçilmesinden iki yıl sonra. Sizce Derin Devlet’in nüfuzu, Obama’nın seçilmesinden sonra azaldı mı, aynı mı kaldı? Yoksa arttı mı?

PDS: Obama’nın başkanlığının üzerinden neredeyse iki yıl geçmişken, üzüntüyle ifade etmeliyim ki, “Derin Devlet”in, ya da yeni kitabımda “Amerikan Savaş Makinası” dediğim yapının nüfuzu artarak devam etti, aynen Kennedy’den beri her Amerikan başkanının döneminde artarak devam ettiği gibi. Bunun en açık emaresi, seçim kampanyasındaki retoriğe rağmen Obama, Amerikan yönetimindeki gizlilik sahasını genişletmeyi sürdürdü, bilhassa ıslıkçalarları (sözünü sakınmadan devleti eleştirenleri) cezalandırmak için. Henüz herhangi bir suçlamayla mahkûm olmamış Julian Assange ve Wikileaks karşıtı kampanyası, Amerikan tarihinde benzersizdir. Amerika’nın savaş politikalarıyla bağlantılı olarak Washington’un genel bir bilinçlilikten duyduğu korkunun, realiteye karşı duruşu artıracağından kuşkuluyum. Obama Afganistan’da, General Petraus ve diğer generallerin çabalarına esir olmuş görünüyor. Bunu da Amerikan askerlerinin 2011’de muharip alandan çekilmeye başlamasını engellemek için yapıyor. 2009’da Obama’ya asker artırım yetkisi verildiğinde zaten bu öngörülebiliyordu. Bob Woodward’un yeni kitabı Obama’s Wars (Obama’nın Savaşları)nda geçtiği gibi, yönetim çevrelerinde Afganistan’daki savaşın kızıştırılması konusu uzun uzadıya tartışılmış, CIA direktörü Leon Panetta Obama’ya şu tavsiyede bulunmuştu: “Hiçbir Demokrat başkan ordunun tavsiyesine aykırı davranamaz… O halde sen sadece yap, sana ne diyorlarsa onu yap!” Akabinde Obama Afganistan’daki Amerikan askerlerine şöyle hitap ediyordu: “Hedeflerinize ulaşıyorsunuz, görevinizi başaracaksınız.” Petraus’un açıklamalarında görülen fazlasıyla iyimser, tez canlı vaatler, Aralık 2010’da Beyaz Saray içinde savaşın gidişatına dair neden hiçbir realist öngörü bulunmadığını açıklıyordu, çünkü aslında dayatılıyordu.

Obama, kendisinden önceki Johnson gibi, tam bir savaş bataklığına düşmüş durumda ve kaybetme lüksü yok. Bunun şimdi de -daha da ötesine geçmezse eğer- Pakistan ve Yemen’e yayılma riski var. Cumhuriyetçi ve Demokrat partilere egemen olan derin güçlerin şimdi öylesine güçlü, öylesine etkili ve daha da önemlisi savaş çıkarmada öylesine karlı yatırımları var ki Başkan’ın bu güç odaklarının meydan okumasına meydan okumaktan çok uzakta olmasından endişeliyim. Hatta diyebilirim ki bugün çok çok daha belirgin hale geliyor ki Amerika’nın dünya hâkimiyeti, tıpkı önceki İngiliz egemenliği gibi, onu giderek uçuruma sürüklüyor.

Ayrıca Obama, hiçbir inceleme yapmadan, hiçbir tartışmaya girmeden, 11 Eylül’den beri devam eden ve sivil haklara katı kısıtlamalar getiren Olağanüstü Hal’i uzattı. FBI Eylül 2010’da Minneapolis ve Chicago’da şiddet karşıtı insan hakları savunucularının evlerini ve işyerlerini bastı. Gerekçe olarak da Yüksek Mahkeme’nin yeni bir kararını gösterdi. Buna göre İlk Tashih’e (Amerikan Anayasası’nın vatandaşlara çeşitli özgürlükler tanıyan ilk düzenlemesi) dayalı şiddet dışı konuşmalar ve savunmalar, şayet “terörist” olarak damgalanmış yabancı bir grubun “talimatı” veya “yönlendirmesi” ile yapılmışsa suç teşkil ediyor. Amerikan Kongresi, Başkan George W. Bush’un 11 Eylül’e tepki olarak ilan ettiği ve etkisi halen devam eden Olağanüstü Hal’i, son dokuz senede bir kez olsun ele almaya değer bulmadı. Ben ve eski Kongre üyesi Dan Hamburg 2009’da açıkça hem Başkan Obama’dan Olağanüstü Hal’e son vermesi, hem de Kongre’ye kanunen bu konuda toplanmaları için başvurduk, ama Obama, hiç umursamadan 11 Eylül Olağanüstü Hal’ini Eylül 2009’da yeniden uzattı, ertesi yıl tekrar uzattı. Kongre de yasal yükümlülüklerini ihmal etmeyi sürdürdü.

Bir kongre üyesi, Ulusal Olağanüstü Haller Yasası’nın dayanaklarının şu anda, COG [Continuity of Government – Devletin Devamlılığı] tarafından işlevsizleştirildiğini söyledi. COG ulusal çapta bir olağanüstü hal durumunda devleti yönetmekle alakalı gizli bir program. COG Programı, 11 Eylül olayları üzerine Dick Cheney tarafından kısmen yürürlüğe sokuldu ki kendisi zaten 1981’den beri rutin devlet yönetimi dışına çıkarak çalışan bir komitede bu programın başlıca tasarımcılarından biriydi. Eğer Ulusal Olağanüstü Haller Yasası’nın COG tarafından işlevsizleştirildiği doğruysa, bu artık anayasal denge-kontrol sistemin artık yürürlükte olmadığı ve keza gizli odakların kamusal yasamayı baskı altında tuttuğu anlamına gelir.

VN: Geçmişte Baba George Bush, Henry Kissenger’ın detant’ını (SSCB ile yumuşama politikasını) katletmede önemli bir rol oynamıştı. Bush o dönemde CIA’in başındaydı. Daha sonra Bush’un yerine daha ılımlı bir isim olan Amiral Stansfield Turner’ın CIA’in başına gelmesi, Amerikan Derin Devleti’nin farklı unsurlarınca yönetilen gizli operasyonların daha fazla kontrol altında tutulmasına yol açmadı mı?

PDS: Hayır, tam aksine. Çünkü Turner’ın atanmasından sonra kovulan bazı kilit isimler kendilerini Safari Club (Safari Kulübü) denilen bir çalışmanın içinde buldular. Kitaplarda pek bahsedilmeyen gizli bir örgütlenme olan Safari Club, Fransa, Mısır, Suudi Arabistan ve İran’ın da dâhil olduğu çeşitli ülkelerin istihbarat başkanlarını bir araya getiriyordu. Amacı Afrika’da ve Üçüncü Dünya’da birtakım anti-komünist operasyonların icrasında CIA’e katkı sağlamaktı ve Amerikan Kongresi’nin bu operasyonlar üzerinde hiçbir kontrolü yoktu. Sonra 1978’de Safari Club’da yer almayan Zbigniew Brezinski, Beyaz Saray’da özel bir birim kurarak Turner’ın başına bir çorap ördü. Birimin başına da o dönemde CIA’deki çaylak operasyonculardan biri olan ve şimdilerde Savunma Bakanlığı ile iştigal eden Robert Gates’i getirdi. Brezinski’nin rehberliğinde CIA ajanları, İran İstihbaratı SAVAK ile birlikte istikrarsızlık amacıyla Afganistan’a İslamcı ajanlar göndermeye başladı, bu da Sovyetler Birliği’nin 1980’da Afganistan’ı işgaline zemin hazırlayan bir tezgahtı.

Sonraki yıllarda CIA’in Afganistan’a örtülü müdahaleleri, ülkeyi bir haşhaşın ve eroin ticaretinin merkezi ve Cihadi İslamcıların kalesi haline getirmede kritik rol oynadı… Narkotik bağlantısı o denli derin ki CIA’in sızdırılan belgelerinde bile bahsedilmez. Fakat William Casey döneminde CIA’in, uyuşturucu parasının döndüğü BCCI (Uluslararası Kredi ve Ticaret Bankası) ile olan işbirliği, muazzam bir Afgan narko-ekonomisinin büyümesine yol açtı. Bunun yıkıcı sonuçları, bugün orada NATO askerlerinin, Afganların ve Pakistanlıların neden her gün öldürüldüğünü daha iyi açıklıyor.

BCCI muazzam bir küresel karapara aklama bankasıydı. Dünya çapında önde gelen politikacıların, devlet başkanlarının, başbakanların yolsuzluk sonucu elde ettikleri paraları ve kaynakları yatırıma dönüştürüyordu. Bu paranın bir kısmının, pek bahsedilmese de, Amerika’daki Cumhuriyetçi ve Demokrat politikacıları finanse etmede kullandığı doğrudur. Bu da BCCI hakkında niçin bir Kongre soruşturması açtıramadığımızın nedenlerinden biri. Aslında Cumhuriyetçi Hank Brown ile Demokrat John Kerry’nin imzasını taşıyan bir senato raporu vardı ve böyle bir rapor yazma cüreti takdir edilmişti.

VN: Dick Cheney, Başkan Gerald Ford döneminde oldukça nüfuzlu bir adam haline gelip akıl hocası Donald Rumsfeld ve Başkan yardımcısı Baba George Bush ile ittifak kurduğunda, Reagan’ın başkanlığı döneminde ultra-gizli “Devletin Bekası” (Continuity of Government - COG) Programı’nın mimarlarından biri oldu. Bize bu programdan bahsedebilir misiniz, kısmen de olsa uygulanabildi mi?

PDS: Reagan’ın 1981’de başlayan başkanlığından itibaren COG planları için çalışmak üzere hükümet-dışı gizli bir gruba yönelik düzenlemeler yapıldı. Program, ulusal çapta olağanüstü hal durumlarında devletin yönetimini içeriyordu. Başlangıçta bu, Amerikan devletinin başsız kalmasına yol açabilecek nükleer bir saldırıya karşılık hazırlanmış mevcut planların genişletilmesinden ibaretti, ama Reagan dönemini bitirmeden evvel, olağanüstü hale ilişkin 1988 tarihli 12686 sayılı İcra Emri’nde değişikliğe gitti.

Her ne kadar COG programını Reagan ile ilişkilendirsek de aslında Carter döneminde başlamıştı, muhtemelen Carter’ın bundan hiç haberi yoktu... ve Kongre’nin de 1980’lerde bundan haberi olmadı. Oliver North, Dick Cheney ve Donald Rumsfeld gibi küçük bir grup adam, Reagan’dan 1981’de aldıkları top-secret (en son derece gizli) icra emrine binaen çalışmak üzere atanmışlardı. COG meselesi, 1987’de Kongre’deki Iran-Kontra oturumlarında ifşa edildi.

COG programının iki önemli adamı Cheney ve Rumsfeld, 1990’lı yıllarda resmi görevleri olmamasına rağmen bu oldukça pahalı planlara ve tatbikatlar sonraki yıllarda da devam ettiler. Raporlarda geçtiği üzere Sovyet tehdidinin yerini alan yeni hedef terörizmdi.

11 Eylül’de COG programının uygulandığı su götürmez. Ayrıca dokuz yıldır süregelen resmi bir olağanüstü hal uygulaması var ve halen gizliliğini koruyan COG planları 11 Eylül’den beri yürürlükte.

11 Eylül’den beri, COG planlamasının izinden giden kaç anayasal değişiklik yapıldı, Allah bilir. Bununla birlikte yeni COG planlama ölçüleri daha yeni 2007’de ortaya çıktı, Başkan Bush, Ulusal Güvenlik Başkanlık Direktifi 51’i (NSPD-51/HSPD-20) yayınladığında.

VN: The Road to 9/11 kitabınızın -çoğu öyle de- en çarpıcı bölümlerinden biri, Birleşik Devletler Derin Devleti içerisinde alınan jeo-stratejik kararların, Başkan Carter döneminden beri Orta Asya ve Ortadoğu bağlamında, petrol/doğalgaz/uyuşturucu/askeri ve silah sanayi ile bağlantılı olduğuna ilişkin analiziniz. Son kitabınız The American War Machine’de ise bu petrol/doğalgaz/uyuşturucu üçgeninin kökenlerini analiz ediyorsunuz ve bunu ilginç bir bakışla CIA’in kuruluşunun öncesine kadar götürüyorsunuz. Halen “uzlaştırma”, “barıştırma”, “demokratikleştirme” gibi yeni isimler altında devam edegelen “Teröre Karşı Savaş” doktrinini ele alıyor, bunun -çoğunlukla gizli operasyonlarla- dünya çapında 60’dan fazla ülkeye yayılmakta olduğundan bahsediyorsunuz. Bu savaşın gerçek amaçları ve de kaynakları nelerdir?

PDS: “Teröre Karşı Savaş”ın başlangıcında, hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat parti içindeki strateji danışmalarının ve keza Dış İlişkiler Konseyi (CFR) gibi think-tank kuruluşlarının, Amerika Birleşik Devletleri’nin, bilhassa küresel petrol piyasaları üzerindeki tarihsel hâkimiyeti konusunda endişeli oldukları açıktı. O nedenle Birleşik Devletler ordusunun Basra Körfezi’ndeki askeri gücünü artırmak için belge üstüne belge yayınladılar ve bilhassa Saddam Hüseyin ile ilgili olarak askeri planlar çizmeye başladılar. Şimdi “Teröre Karşı Savaş” daha da genişleyerek sürüyor ve bu kez bize, Selefi militanların misilleme maksadıyla öngörülen bir biçimde Yemen ve Somali gibi yeni bölgelere kaydıkları söyleniyor. Dolayısıyla “Teröre Karşı Savaş” artık Amerika Birleşik Devletleri’nin “Tam-Spektrum Hakimiyet” çağrısı içeren mevcut küresel stratejik duruşunun test alanı haline dönüştü, buna Pentagon’un “Joint Vision 2020” (2020 Yılı için Ortak Vizyon) başlıklı belgesinde şöyle değiniliyor: “Birleşik Devletler güçlerinin, tek başına yada müttefikleriyle birlikte operasyon kabiliyeti, çeşitli askeri operasyonlar yoluyla herhangi bir düşmanı yenmek ve herhangi bir durumu kontrol altına almak içindir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan beri kızıştırılan tüm bu gerilimler, aslında askeri-sınai kompleks ve şimdi de sınırsız fonlara sahip bir avuç sağ-kanat (yeni-muhafazakar) kuruluş tarafından körüklenmiştir. Zaman içinde bu bindirilmiş kıtalar gruptan gruba atlayıp durmuştur; Amerikan Güvenlik Konseyi (the American Security Council), Mevcut Tehlike Komitesi (the Committee on the Present Danger), Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi (the Project for the new American Century) ve şimdi de Güvenlik Politikası Merkezi (Center for Security Policy –CSP). Fakat hedefler yıllar geçtikçe genişlemiştir; Amerika’nın askeri varlığının maksimum düzeye yükseltilmesinden bireysel özgürlükler cilasının parlatılmasına, gelecekte Amerikan karşıtı bir hareketin yükselişinin engellenmesinden demokratikleşme rüzgarının üflenmesine kadar…

1950’lerde komünizm karşıtı McCarthy’cilik akımının hatırlatan bir şekilde bugünlerde çok sayıda grup Müslüman düşmanı bir histeriyi körüklüyor ve İslam’a karşı sonu gelmez bir savaş çığırtkanlığı yapıyor. Mesela CSP geçenlerde bir belge yayınladı: “Şeriat: Amerika’ya Tehdit”. Belgede İslam Şeriatı’nın, “gizli Cihad” ve “demografik Cihad” gibi ürkütücü uyarılar eşliğinde “çağımızın rakipsiz totaliter tehdidi” olduğu iddia ediliyor.

Kaynak: www.voltairenet.org



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz