DEMOKRASİ SORUŞTURMASI

Mustafa Çelik


  1. Demokrasi, “Çağdaş Tağuti bir nizamdır” diyebilir miyiz? Açıklar mısınız?

Tağut; Allah’ın hükmünü benimsemeyen, kendi hükmünü Allah’ın hükmü yerine geçiren ve geçerli kılmak için çalışan kimsedir. Bugün yeryüzünde yürürlükte olan rejimlerin hepsi, beşerî rejimlerdir ve hükümlerini kendileri koymaktadırlar. Dolayısıyla da Allah Celle Celaluhu’nun hükümlerine muhalefet etmektedirler. O halde bu rejimlerin hepsi “tağut” olarak isimlenir. Hatta kitlelere “en cazip ve hüsn-ü kabul gören bir rejim” olarak tanıtılan demokratik ve lâik rejimler de tağut hükmündedirler. Her ne şekilde olursa olsun, insanlar tarafından konulmuş ve Allah Celle Celaluhu’nun hükümlerine muhalefet eden hükümler, kanunlar, sistemler, rejimler “tağut” olarak isimlendirilirler.

Günümüzde Allahu Teâlâ’nın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak, “Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız insanındır” sloganına sarılan ve insanların çoğunun rızasına göre kurulduğu iddia edilen siyasî otoriteler, iktidar haline gelmişlerdir. Bu siyasî otoritelerin tağut hükmünde olduğu asla unutulmamalıdır. Daha açık bir ifade ile İslâm nizamının dışındaki bütün sistemler “tağutî” özellikleri taşırlar. Kelime-i Şehadet getiren ve günde beş vakit ezanı dinleyen her mükellef bu mahiyeti asla unutmamalıdır. İnsanları tağutî güçlere karşı cihada teşvik etmeyen ve bu uğurda gayret sarf etmeyen kimseler ne kadar ilim sahibi olursa olsunlar, kat’iyyen âdil değildirler. Dolayısıyla onların fetvaları ile amel edilemez. Çünkü onlar Bel’am hükmündedirler. Bel’am’ların fetvalarıyla amel edilmez.

  1. Bugünlerde neredeyse “demokrasi=İslam” denilebilecek izahatlar yapılmaktadır. Sizce bu benzetmeyi nasıl değerlendirmek gerekir? İzah eder misiniz?

Müslümanların dinlerini din düşmanlarından öğrenmeye mahkûm oldukları bir zaman dilimindeyiz. “İslâm eşittir Demokrasi, Demokrasi eşittir İslâm” izahatları bu zaman dilimine tekabül etmekte olup tamamen “İslâm’ı, hâkim müşrikî kültüre benzetme hastalığı”nın bir sonucudur. İslâm, Allah’ın eseridir. Demokrasi ise beşerin eseridir. Allah’ın eseri beşerin eserine benzemez. “İslâm Demokrasidir” demek, “Allah insan gibidir” demektir ve bu tamamen küfürdür. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor: 

“Allah’ın kelamının/ ilminin diğer (yaratıkların) kelamlar(ın)a olan üstünlüğü Allah’ın yaratıklara olan üstünlüğü gibidir.” (Sünen-i Tirmizi, Sevabu’l-Kuran:25,(Sünen-i Dârimî, Fedâilü’lKur’ân, 6)

İslâm; hem dindir hem devlettir, hem ibadettir hem siyasettir. İslâm Dini’nin özünde ve yapısında siyaset vardır, devlet vardır. Hem öylesine vardır ki, din-devlet ilişkisi, ruhla beden gibi birbirini tamamlayan iki unsurdur. Binaenaleyh, bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Kâinat içinde en şerefli mahlûk insandır. Tevhid inancına ters düşen her şey, her inanış şirktir, puttur ve tağuttur. Şirk, put ve tağutun çeşitleri çoktur; devirden devire değişir, kılıf değiştirir; bir taş parçasıdır, bir heykeldir, bir gök cismidir, bir hayvandır, bir insandır, bir sistemdir… Görünüşte bunlar birer timsal ve birer semboldür. Manada ve gerçekte ise bunlar birer tağut ve birer puttur. Hüküm de, hâkimiyet de Allah’ındır. Hâkimiyet demek; en yüksek makam demektir, en yüksek söz sahibi demektir, en yüksek otorite demektir. Öyle ki, bütün emirler ve yasaklar o makamdan gelir, kanun ve nizamlar o makamın sözleridir. Yapılan işlerin ve tatbik edilen icraatın denetim ve kontrolü, hesap ve kitabı, ceza ve mükâfatı hep o makama aittir.

İslâm’da o makam “Rabb” makamıdır, Allah makamıdır ve Rabb’ulâlemin’e mahsustur ve O’nun hakkıdır. Öyle ki, kimse o makama el süremez ve kimse o makamın hakkını alıp başkasına veremez. Yeryüzünde insan, Allah’ın halifesi, kâinatın efendisi! Yapacağı hususlarda emir ve talimatı O’ndan alır, O’nun adına ve O’nun namına yapar. Her şeyin başında Besmele çekilmesinin hikmeti budur. Şunu bilelim ki; Allah “Rabb”, insan “Kul”dur. Dolayısıyla rububiyet makamı Allah’a, ubudiyet makamı insana aittir. Hâkimiyet hakkı, kanun koyma yetkisi Rabb’a mahsus, kanunları icra görevi kula mahsustur. Demokraside hâkimiyet hakkı, kanun koyma hakkı Allah’a değil insana aittir. Allahu Teâlâ’ya hiçbir şeye benzemediği gibi, onun gönderdiği yegâne hayat sistemi İslâm da hiçbir şeye benzemez. Rabbimiz buyuruyor: “Allah hiçbir şeye benzemez.” (eş-Şura 11) İslâm’ı Demokrasiye veya başka bir şeye benzetmek, Allah’ı tanımamak anlamına gelir. Asrımızda değişim ihtirasına kapılan bazı İslâmcı yazarların(!); ilahî tekliflerin değerini bilmedikleri gibi, muhkem nasslarla ilgili olan “illet” ve “hikmet” gibi kavramların keyfiyetini idrak edemediklerini de söylemek mümkündür. Bu yazarlar, son yıllarda modern tufeylilerin tuzaklarına düşmeye başlamışlardır. Bilindiği gibi, Kur’an-ı Kerim’de yer alan sûrelerden birisi de “Şura Sûresi”dir. Son yıllarda bazı politikacıların; bu sûrenin keyfiyetini dikkate almadan; “İslâm dini demokrasiyi tavsiye etmiştir” tezini öne sürdükleri malumdur. Hâkimiyeti kayıtsız şartsız ulusa tahsis edip teslim eden ideolojik demokrasi ile Müslümanların şura prensibine riayet etmeleri arasında, şekli benzerlikler dışında dağlar kadar fark vardır. Hilafet nizamı ile demokrasi rejiminin; insanların seçme ve seçilme haklarına verdikleri önem açısından, birbirine benzediğini söylemek mümkün olsa da teşrî kaynağı açısından tamamen birbirinden farklıdır. Demokrasi, İslâm’ın tam simetrik karşıtı olan bir sistemdir. Demokrasi’de gerek seçenlerin ve gerekse seçilenlerin Allah’ın Şeriatiyle mukayyet kalmaları söz konusu değildir. Aksine Demokrasi; beşerin hükmünü Allah’ın hükmü yerine geçirmeyi müntesiplerine zorunlu kılar. Benim günlük dualarımdan birisi de şudur: 

أعوذ بِرب الناسِ مِنْ شَرالديمُوقْراسِ 

“Euzu bi’r-Rabbi nass imin şerri demokrasi” Bu duamı bütün din kardeşlerime tavsiye ediyorum.

  1. Demokrasi ve Cumhuriyet’e inanmayan Müslümanların “Radikal” olarak nitelendirilmesini neye bağlıyorsunuz? 

Demokrasiye, Cumhuriyete, kul kaynaklı ideolojilere inanmayan Müslümanlar, sadece Müslümandırlar. “Müslüman” ismi Allah’ın verdiği bir isimdir. Demokrasiye, Cumhuriyete, kul kaynaklı ideolojilere inanmayı amentü haline getirenlerin nezdinde Demokrasi, Cumhuriyet, İdeoloji münkirleri tehlikelidirler. Onlar İslâm’ın yükselmesini istemedikleri, İslâm’ın hâkimiyet günlerinden korktukları için Müslümanları “Radikal”, “Gerici”, “Mürteci” olarak yaftalamaktadırlar. Önümüzdeki yıllarda İslam’a ilişkin yeni yeni tanımların, isimlerin ortaya çıkartılması beklenmelidir. Dünya çapında İslam hakkında akademik ve politik tartışmaların artması sıradan bir şeydir. Çünkü geleceğin siyasetinde İslam’ın kesin belirleyici unsur olacağını söylemek kehanet değildir. Fakat İslam’ın belirleyici rolünü, İslam’ın kendisine bırakmamak için çok ciddi yeni girişimlerin olacağını söylemek de kehanet türünden olmayan bir tespittir. ‘İslam ve ötekiler’ şeklinde bir kamplaşmaya meydan vermemek için, mesela Türkiye’nin ‘İslam dünyası’nda doktriner tartışmalar açması, yani, dinin anlaşılmasına ilişkin yeni yorumlar getirmekte öncü rolü oynaması, Türkiye’nin misyonuna da uygundur. Bu arada bilinmelidir ki, dünyanın her tarafında geçerli bir tek ‘ılımlı İslam’ modeli yoktur. ‘Ilımlı İslam’, az da olsa, ülkeye, topluma ve siyasî konjonktüre göre değişiklik arz edebilir. Bu uğurda pragma neyi gerekli kılıyorsa, o şekilde hareket edilir. İşte Türkiye’de bu kapsamda periyodik olarak uygulamaya konulan İslamizasyon politikaları ne yazık ki, İslam’ın müntesipleri tarafından İslamlaşma olarak algılanmakta ve sistemle aralarına mesafe koymanın önüne geçmektedir. Şunu bilelim ki; ‘Ilımlı İslam’, İslam’ı dönüştürme projesidir ve bu projenin bazı önemli karakteristikleri vardır. Bir dinin, Kur’an’ın vaaz ettiği İslam olmaktan çıkıp, ‘Ilımlı İslam’ olması için bulunması gereken şartlardan biri, İslam’ın demokratikleştirilmesidir. Öngörülen, bir ‘demokratik İslam’dır. Bugün dünya çapındaki pek çok İslam karşıtı siyasî güç odağı, İslam’ı yeryüzünden tamamen silmek, İslamî olan her şeyi yok etmek arzusundadır. Fakat aynı merkezler bunun mümkün olmadığını da pekâlâ bilmektedirler. Böyle olunca, ortadan tamamen kaldıramadıkları İslam’ı kendi siyasetlerinin ve ideolojilerinin yanına çekerek uzlaşmak, İslam’ı dönüştürerek, pörsüterek, kendileri için ‘zararsız’ bir hale getirmek tek çıkar yol kalmaktadır. İslam’dan kurtulmak mümkün olmayınca, İslam’la birlikte yaşamak tek çıkar yol olarak kalmaktadır. Fakat madem öyle, İslam demokratikleştirilmeli, “birlikte yaşamaya elverişli” hale getirilmelidir. Böyle bir yöntem, proje sahiplerine göre Türkiye’nin bir Şeriat devleti olmasını gerektirmediği gibi, laikliği reddetmeyi de gerektirmemektedir! Türkiye’nin ‘özgürleşmesi’ ve demokratikleşmesi, dolayısıyla modernleşmesi de bu planın tutmasına bağlanmaktadır.

Dünya çapındaki ‘Müslüman muhalefet’e silah doğrultmak, gayeye erdirici çözüm olarak görülmemektedir. Silahın dışında bir ‘panzehir’ vardır ve bu panzehrin de ancak Türkiye’de üretilebileceği belirtilmektedir ki, bu ‘panzehir’ ‘demokratik İslam’dan başkası değildir… Demokrasi ve demokratik kültürün temel şartları olan özgürlük, insan hakları, feminizm, çoğulculuk gibi kavramlar ‘Müslüman’ zihninde ne kadar yer edinirse, demokratik İslam da o oranda tutunacaktır. Türkiye, Batı tarzı yaşam biçimini seçmiş, demokrasi ile İslam’ı bağdaştırabilmiş, halk olarak laiklikten pek de şikâyeti olmayan, ‘İslam ülkeleri’ arasındaki tek örnektir. Fakat Türkiye, tek de olsa, önemi büyük olan bir ‘örnek’tir. Zira Hilafet son olarak burada ilga edildi. İki asra yakın süren Haçlı Seferleri’ne Türkler karşı koydular. Türkiye’nin çok önemli bir devlet tecrübesi var. Türkiye bugünlere, Tanzimat ve Meşrutiyet gibi mühim aşamalardan gelmiştir. ‘Demokratik kültür’e öyle birden bire erişmemiştir. Bu açıdan Türkiye tecrübesi ciddiye alınmaktadır. ‘Ilımlı İslam’ laiklikle İslam’ın bağdaştırılması girişimidir. Artık zamanımızda, İslam’la laikliğin çelişmediğini vurgulayan, bilakis İslam’ın Kitabı’nın laikliğe geçit verdiğini iddia eden belli bir entelijansiya da oluşmuştur. Hatta daha bir iki on yıl öncesinde ‘şeriatçı’ olarak temayüz etmiş birçok etkili isim, artık, kendi geçmişini inkâr pahasına, adeta “boşuna kürek çekmişiz, hata etmişiz” edasıyla günah çıkartmakta, özür dilemektedir.

‘Ilımlı İslam’ teorisyenleri, Din’in katı ve monolitik bir şekilde yorumlandığından şikâyet eder görünüyorlar. Böylece İslam hoşgörülü, herkesi kuşatıcı(!), birleştirici ve ılımlı olacak; bölücü, dışlayıcı olmayacak. Bunlar ilk bakışta oldukça ‘soft’ söylemlerdir ve bu nedenle de dinî şuuru ‘soft’ olan pek çok insanı kolayca etkilemektedir. İslam’ın ‘katı’ yorumlanması, oldukça kaypak bir söylemdir. Katılıktan kasıt, İslam’ın tevhid eksenli temel umdelerinden taviz vermemek, uzlaşmacı, eklektik, pragmatik, çıkarcı, fırsatçı davranmamak ise, İslam zaten böyle bir dindir ve onun böyle yorumlanmaya taban ihtiyacı yoktur. Esasen dini böyle yorumlamamak için özel bir çaba sarf edilmesi gerekmektedir. İslam’ın herkesi kuşatıcı ve birleştirici olması da mümkün değildir. Çünkü İslam, ‘herkes’ denilen sayısal üstünlüğü üstünlük saymamakta ve ‘herkes’i tek bir çizgi üzerinde, Tevhid akidesi üzerinde buluşmaya çağırmaktadır. Tevhidi, pazarlıksız, kayıtsız-şartsız bir şekilde kabul etmeyenler, kim olursa olsunlar, İslam onlar için ‘birleştirici’ olamamaktadır. Ayrıca ‘herkes’ denilen insan yığınlarını İslam hakikatin ölçüsü olarak kabul etmez. Bilakis, ‘herkes’e tâbi olmanın insanı dalalete düşürebileceği tehlikesine karşı uyarır. Aslında dinî yorumun herkesi kuşatması gerektiğini savunanlar, kelimenin zahirde ifade ettiği gibi her kesim insanı da kastetmekte değildirler. Kastedilen ‘herkes’, Müslümanların Din’den hareketle, velî, kardeş, dost olarak kabul etmedikleri, İslam dışında gördükleri kendileridir. ‘Radikal’ ve fundamentalist olarak tanımladıkları Müslüman unsurları, kendi ‘kuşatıcılık’ alanlarına dâhil etmemektedirler. Demek ki ‘kuşatıcılık’ söyleminin pratikte, onu yüceltenler açısından da bir değeri yoktur. 

İslam’ı ılımlılaştırma girişimlerinin yeni olmadığını biliyoruz. Peygamberimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e Mekke kâfirlerinin, “biraz sen bizim dinimizi kabul et, biraz da biz senin ilahına tapalım” yollu tekliflerle yanaştıkları malumdur. 

Kur’an-ı Kerim, Mekke kâfirlerinin, hem de ta Risalet’in başından itibaren, Peygamber Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kendilerine yumuşak davranmasını arzu ettiklerini, böylece kendilerinin de Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e yumuşak davranacaklarını vaat ettiklerini haber vermektedir (Kalem, 9). Ayetteki, ‘yumuşak’ olarak tercüme ettiğimiz kelime ‘dehene’ fiilidir ve kök olarak “yağcılık yapmak, içindekinin hilafını yapmak, aldatmak, ikiyüzlülük yapmak, münafıklık yapmak” anlamına gelmektedir. Demek ki, Mekke müşrikleri Peygamber’den böyle bir ikiyüzlülük ve yağcılık istiyorlardı. Şu halde, günümüzde Müslümanlardan, dinlerini ‘ılımlı’ yorumlamayı isteyenler, onlardan ikiyüzlülük ve münafıklık talep etmektedirler. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem Mekke müşriklerinin her türlü ‘yumuşaklık’ talebini kesin bir dille reddetmişti. Peygamber’in onların bu tehlikeli tekliflerine rağbet etmemesinin yegâne garantisi, nazil olmaya devam eden Kur’an vahyi idi. Eğer Kur’an’a Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem gibi iman edersek ve ona kalbimizi tam açarsak, münafıklık yapmamanın garantisini Kur’an bizim için de sağlayacaktır. Türkiye’de rejimin İslam’a olan yönelişi, bir sıkma, bir gevşetme politikası olup halen sürmektedir ve şu an ‘sıkma’ devresindedir. 

İslam’ı dönüştürmeye çalışanlar, onun ihtiyacı olmadığı halde, sahih İslam anlayışını radikal ve fundamentalist gibi yaftalarla anmaktalar. Oysa İslam, İslam’dır. İslam tevhid dinidir. Hem göklerde hem de yeryüzünde sadece Allah’ın egemenliğini kabul eder. İnsan hayatının bu esasa göre düzenlenmesini emreder. Allah’ın egemenliğini tartışan zihin, Müslüman zihin değildir. İslâm’ı hayata hâkim kılmaya çalışan Müslüman insana radikal, fundemantalist diyenler, Allah’ın hükmünden ve hâkimiyetinden razı olmayanlardır.

  1. Demokratik sistemde tevhidi bir yaşam mümkün olabilir mi? Neden?

Demokratik–laik sistemde monarklaşan resmi ideoloji kraldır. Monarklaşan resmi ideolojiyi kutsamak, Demokrasi’de amentüden sayılır. Demokratik-laik toplumlarda insanların şahsi kanaatleri ve ideolojik davranışları hayatın esasları kabul edilir. Dolayısıyla hayatını bir bütün olarak Allah’u Teâlâ’nın inzal ettiği hükümlere göre tanzim etmekle mükellef olan Müslüman için demokratik rejim gece karanlığına eş bir rejimdir.

Müslümanın İslâm’ı yaşama hassasiyeti, Demokratik sistemden kurtulmayı zorunlu kılar. Müslüman ya İslâmî devletin, ya da İslâmî cemaatin içerisinde ibadetlerini hakkıyla eda edebilir. Bu iki hâlin dışında, üçüncü bir hâli gündeme getirmek, İslâm’a ihanet olur. İslâmî devlet olmadan, İslâmî cemaati olmadan bir Müslümanın demokratik-laik bir sistemde ibadetleri hakkıyla eda etmesi mümkün değildir. 

Tarihi vesikalar doğrultusunda İslâm’ın hâkimiyet günleri, dönem ve devreleri göz önünde bulundurulduğu zaman görülecektir ki; Hilafet sisteminde zimmet akdiyle yaşayan gayr-i müslimler, Demokratik-laik sistemlerde yaşayan Müslümanlardan daha hürdürler. Müslüman insan ancak insan fıtratına uygun olan hilafet sisteminde tam manasıyla İslâmî bir hayat yaşayabilir. Çünkü el-hilafetü’r raşide; hayatın her kademesinde İslâmi hayatın teminatıdır. Müslümanların bir kısmının milyonlar vererek ceplerinde bir gurur vesilesi yaparak taşıdıkları “Tesbih” i düşünelim. İslam ümmetini en güzel bir şekilde canlandırarak sembolize eden tesbihi. En başta bir “İmame”, sonra bir iplikle birbirine bağlanmış tesbih taneleri. Baştaki imame zaten ismiyle anılan “İmam”ı ifade ediyor. Yani Mü’minlerin bey’at ederek bağlanacakları, itaat edecekleri imamı. Taneler ise mü’minleri, yani İslam cemaatinin fertlerini ifade etmektedir. Taneleri bir birine bağlayan iplik ise, Mü’minleri imama bağlayan manevi bağ olan “Bey’at”ı ifade etmektedir. Bey’atı olmayanın imama bağı olmaz. Yani taneleri İmameye bağlayan iplik olmayınca taneler topluluktan/cemaatten ayrılır, koparlar. Cemaatten ayrılanın ise küfre/şirke, batıl ideolojilere kurban olması an meselesidir. Onun için “Bey’at”sız, itaatsız yaşayan mü’minler şu mübarek Hadis-i Şerifle uyarılmışlardır: “….Her kim de bey’at sorumluluğu olmadan ölürse, Cahiliyye ölümüyle ölür.” (Sahih-i Buhari, Ahkam 4. Müslim, el-İmare,581851) Bu tesbih misalinin, İslam cemaatine teşbihini sakın unutmayalım! “La teşbih ve la temsil” Bu teşbih, anlatılmak istenenleri en güzel bir şekilde anlatmaktadır. Her türlü tehlikenin bulunduğu ıssız sahrada analarını kaybettikten sonra vahşi canavarlardan kurtulmak için sağa-sola koşuşan civcivlerin hazin hali; sayıları bir milyarı aşan başsız ümmetin halini andırmaktadır. Başı koparılmış bir canlının çırpınışı, nasıl beyhude bir çırpınış ise; başsız ümmetin vücut bulmak için çırpınışı da o kadar beyhude bir çırpınıştır. Dolayısıyla cemaatsiz, imamsız, bey’atsiz gün geçirenler, İslâmî hayata veda edenlerdir.

Demokratik sistem, Müslüman insanın bağlı kalacağı bir sistem değildir. Demokrasi, bir dalkavuklar üretme çiftliğidir. Müslüman inansın inanç lügatinde dalkavukluğun yeri yoktur. Allah’a kul olan başkasına kul ve köle olamaz.

  1. Mevcut düzen içerisinde halkın çoğunluğu İslami bir otorite (Hilafet) istese, acaba “demokrasi havarilerinin” tepkisi nasıl olur?

Demokrasi ve Demokrasi havarilerini çok iyi tanımak gerekir. Demokrasi’de seçimler, monarklaşan resmi ideolojinin sınırlarıyla mukayyeddirler. Demokrasi, eşkıya’nın ve mütegallibe’nin iradesine dayanan bir rejimdir. Bu rejim’de hilafeti tercih etmek suçtur. Çünkü Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadına mensup olan âlimlerin kaleme aldıkları eserlerde; “Eşkıya ve mütegallibenin tenkil edilmesi/cezalandırılması ve yola getirilmesi için İmam’a/Halife’ye ihtiyaç vardır” hükmüne yer verilmiştir. (Metn-i Akaidi Nefesi, Sh: 12; Şerhu’l Akaid/Taftazani, Sh:326) Eşkıya ve mütegallibe hayatına son verecek olan hilafet sistemini hiç ister mi? Allah’ın hükmüne/hâkimiyetine ve Müslüman ümmetinin de rızasına dayanan hilafet sistemi, eşkıyalığa, mütegallibeliğe son veren nebevi bir sistemdir. Dolayısıyla Hilafet sistemini tercih eden Müslüman, keyiflerini kanun haline getirip hukuk diye dayatanların, Allah’ın hududlarının dışına çıkmamayı emreden hilafet sistemine karşı çıkmaları kaçınılmazdır.

Yeryüzünde her hangi bir tağuti iktidara, hâkimiyeti kayıtsız şartsız insana tahsis eden ideolojik demokrasiye, modern ulus-devlete ve sivil din haline getirilen laiklik felsefesine bağlı kalacağını taahhüt ederek siyasî mücadele verenlerin, Müslümanlar üzerinde velayet hakları yoktur. Ancak bu kimselerin; mü’minlerin haklarını korumayı taahhüt etmeleri ve taahhütlerine uygun davranmaları halinde; tıpkı “Ebu Talip” gibi, müstesna bir muameleye tabi tutulmaları mümkündür. Monarklaşan resmi ideolojiye iman etmiş Ashab-ı Demokrasinin, nebevi bir sistem olan hilafete karşı ortaya koymuş olduğu tepki; biz Müslümanları Ebu Talip’e karşı gösterilmesi gereken muamele ile Ebu Cehil, Ebu Leheb’e karşı gösterilmesi gereken muamele hususunda adaletsizliğe sevk etmemelidir. Ebu Talib ile Ebu Leheb, Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in neseben yakın akrabalarıdır. Yani amcalarıdır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu amcalarıyla olan münasebeti biz Müslümanlar için üsve-i hasene (güzel örneklik ve önderlik)den sayılır. Şunu da bilmeli ve inanmalıyız ki; putların gölgesinden istifade edenler, hiçbir zaman putların yıkılmasını istemezler. Demokrasinin havarileri için müslüman halkın hilafet tercihi, putlarının ve putperest saltanatlarının yıkılması demektir.



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz