MÜSLÜMANA SİYASET YAPMAK NEDEN YASAK?

Yiğit Serdengeçti

Kur’an ve Sünnet, asırlar boyunca Müslümanların siyasî ve manevî aktivitelerine rehber, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahâbesi, kendilerinden sonra gelen Müslümanlara örnek ve İslâm, hayatlara yön veren temel bir perspektif olarak her zaman kendisine başvurulan tek esas olmuştur. Bu esas ışığında Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Allah’ın Rasulü olduğu gibi, ilk İslâmî Devlet’in kurucusu ve başkanı olma görevini de yüklenmiştir. O’nun ardından gelen Râşid Halîfelerin döneminde ise tüm Müslümanlar tek bir ümmet olarak bütünleşmiş, Din ve Devlet’in bütünleştiği bir toplum meydana gelerek, akide ile siyaset birbirinden ayrılmaz birer parça olmuştur. Bu sayede İslâm, Arap Yarımadası’ndan Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu’dan Avrupa’ya ve Kafkasya’dan Asya’nın içlerine kadar yayılmıştır. Bu yayılma sürecinde İslâm bir din olduğu gibi, kapsamlı bir ideoloji olma özelliğini de bünyesinde bulundurmuştur. Bu özelliği ile de Müslümanların pek çok devletine etki etmiş ve güdülen İslâmî siyasetle de kendi dönemini aydınlatan bir nur olmuştur.

Gerek Müslümanlar gerekse de İslâm Devleti’nin yöneticileri, her zaman İslâm’ın emin bekçileri olduğu gibi, her türlü işlerinde de İslâm’ın siyasetini uygulayan basiretli siyasetçiler olmuşlardır. Dünyadaki siyasî atmosfer İslâm Devleti’nin varlığı ile düzene girmiş ve âlemde adalet zuhur etmiştir. Kâfirlerin sinsi ve hain çalışmalarıyla İslâmî siyasetin sütunu olan İslâm Devleti, hayat sahnesinde olması gereken yerde olmayınca, dünya, kâfirlerin Müslümanlara zulüm ettiği, fasıkların her yerde cirit attığı ve zalimlerin efendiler olarak kabul edildiği bir hâle bürünmüştür. O günden beri de Müslümanların ferdî ve cemaatsel olarak siyasî çalışmalar yapmasına izin verilmemiştir. Düzene karşı olmamak, zalime zalim-kâfire kâfir dememek, yapılan zulme ses çıkarmamak ve yeniden İslâmî bir otorite tesis etmeye çalışmamak kaydıyla -sözde- siyasî çalışmalara izin verilmiştir. Tüm insanlık, bu türden siyasî bir çalışmaya gebe olduğu halde, sömürgeciler ve yerli işbirlikçiler bunu engellemeye çalışmışlardır. Örneğin, Türkiye’de Komünist bir sistem hedeflediğini belirten partilerin kurulmasına ve seçimlere bile girmesine izin verilirken, ‘TBMM’de mündemiç olduğu’ söylenen Hilafet ile alakalı söylemleri ve hedefleri olan partilere izin verilmemektedir. 

Müslümanlara siyaset yapmayı yasaklayan örneklerden bir tanesi de, kısa bir süre önce Suudi Arabistan İçişleri Bakanı tarafından hacıların, hacda siyaset yapmamaları konusunda uyarılmasıdır. Müslümanların başındaki mevcut yöneticiler, Müslümanların bir araya gelerek, Ümmet’in geleceğine ilişkin meseleleri ve fikirleri tartışmalarından nedense korkmaktadırlar. Kendi varlıklarının gayrimeşru olduğunu bildiklerinden dolayı, Müslümanları bu konuları tartışmaktan alıkoymak için yıllardır çırpınmaktadırlar. Hâlbuki Ümmet’in işlerini şer’î hükümlere göre gözetme ameliyesi olan siyaset, İslâm’ın ayrılmaz bir parçasıdır ve hepimiz tüm toplantılarda ve buluşmalarda İslâm’a sahip çıkmak ve İslâm Ümmeti’ne etki eden meseleleri tartışmakla mükellefizdir. Haccın başlamasının hemen öncesinde hacıları, Hacc menasikleri sırasında herhangi bir protesto eylemine katılmama konusunda uyarma ihtiyacı hisseden Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Nâyif bin AbdulAziz şöyle demektedir: 

Bu ibadetin parçası olmayan herhangi bir eyleme izin verilmemiştir… ve hiç kimsenin Hacca veya hacılara zarar vermesine izin vermeyeceğiz.

Hacc, Müslümanların Rableri Allah Subhânehu ile olan bağlarını kuvvetlendirdikleri muhteşem bir yolculuktur. Keza Hacc, dünyanın dört bir yanından tek bir ümmet olarak bir araya toplanan Müslümanların, aralarındaki kardeşlik bağlarını kuvvetlendirdikleri mübarek bir buluşmadır. Oysa bugün tam aksine hacılar, mensup oldukları ulus-devletlere göre gruplandırılmaktadır. Daha da ötesi, Müslümanların Allah Subhânehu’nun buyurduğu gibi birbirleriyle kaynaşıp Ümmet’in meselelerini birlikte değerlendirmelerine fırsat verilmemektedir:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

Ey insanlar! Muhakkak ki sizleri bir erkek ve bir dişiden yaratmış, birbirinizi tanıyasınız diye sizleri halklar ve kabileler haline getirmişizdir.(el-Hucurât 13) 

Bütün bu yasaklamaların tersine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Hacc mevsimini değerlendirmiş ve İslâm Daveti’ni yüklenirken bu verimli dönemden faydalanmaya çalışmıştır. Yine bu türden bir çalışma, Saadet Asrı’ndan bizlere şu şekilde intikal etmiştir: 

“Süveyd b. Sâmit, Mekke’ye Hacc için gelmişti. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bunu işitince onunla ilgilendi. Onu Allah’a ve İslâm’a davet etti. Fakat Süveyd ona şöyle dedi: “Belki sende olan şey bende olanın aynısıdır.” Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ona dedi ki: “Sende olan nedir?” O dedi ki: “Lokman’ın mecellesi (sahifesi) yani Lokman’ın hikmeti.” Bunun üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: “Bu, güzel bir sözdür. Fakat benim yanımda olan daha üstündür ki o, Allah’ın bana indirdiği Kur’an’dır. O, hidayet ve nurdur.” Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ona Kur’an’dan bir miktar okudu. Onu İslâm’a davet etti. O ise ondan uzak durmadı ve: “Bu söz güzeldir.” dedi, daha sonra da ondan ayrılıp gitti.” Yine başka bir olay da aynen şöyle gerçekleşmiştir: 

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Hacc mevsiminde kabilelere kendisini ve davasını tanıtırken Hazrec’den bir toplulukla karşılaştı ve onlara, “Siz kimsiniz?” dedi. Onlar dediler ki: “Hazrec’den bir topluluk.” Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem onlara, “Yahudi mevalisinden (Yahudilerle anlaşmalı olanlardan) mısınız?” dedi. Onlar da, “Evet.” dediler. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem onlara dedi ki: “Oturmaz mısınız? Size konuşayım.” Dediler ki: “Evet, otururuz.” Böylece onlarla beraber oturdular. O da onları Allah’a davet etti. Onlara İslâm’ı anlattı ve Kur’an okudu. Bunun üzerine birbirlerine şöyle dediler: “Ey kavmim, bilin ki vallahi bu, Yahudilerin vaad ederek bizi korkuttuğu Nebî’dir muhakkak. Dikkat edin sizden önce Yahudiler ona uymasınlar.” Böylece onlar Rasulullah’ın çağrısını kabul ettiler, onu tasdik ettiler. İslâm’dan kendilerine getirdiği hususları kabul ettiler.”

Rasulullah’ın Hacc’ı siyasî çalışmalarına vesile kıldığı ortadadır. Zira “Veda Haccı” da böylesi bir çalışmaya en güzel örnektir. Bu Hacc’da siyasî çalışmaların Suudî Ailesi’nce engellenmesinin yanlışlığını ortaya koymaya yönelik örneklerdi. Lakin Ümmeti, İslâmî bir siyaset yapmaktan engelleme sadece Hacc’la sınırlı kalmamaktadır maalesef. Müslümanlara bir araya gelmemeleri ve ümmetin meselelerini tartışmamaları konusunda gözdağı verilmesi, yalnızca Hacc zamanına özgü bir durum olmamakla birlikte bu, İslâmî beldelerin her tarafında görülebilen rutin bir uygulamadır. Müslümanların başındaki yöneticiler, Müslümanların bir araya gelerek Ümmet’in geleceğine ve içerisinde bulunduğu duruma dair meseleleri tartışmalarını, bu minvalde birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmelerini, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-munker yapmalarını mütemadiyen engellemek istemektedirler. Bu da yetmezmiş gibi bu tür engellemeler, çoğu kez büyük bir düşmanlık ve pervasız bir saldırganlıkla icra edilmektedir. İşte bu uygulamalara birkaç örnek:

  • Filistin’de Kasım 2007’de, 36 yaşındaki Hişâm Baradâî, Mahmud Abbas ve diğer Arap yöneticilerin katıldığı Annapolis Konferansı’ndaki hıyanete karşı düzenlenen barışçıl bir gösteri sırasında Filistin polisinin ateş açması akabinde bir hastanede hayatını kaybetti. Hişâm Baradâî’nin Hizb-ut Tahrir üyesi olduğu ise daha sonra haber merkezlerine iletildi. 

  • Geçen sene Temmuz ayında Dergimiz tarafından tertip edilen ve yasal tüm izinler alınmışken icra etmek istediğimiz konferansımız hiçbir gerekçe gösterilmeksizin iptal edildi. Konferansı tertip eden organizatörler, konuşmacılar ve dergimizin yazarları ile birçok okurundan oluşan yaklaşık 200 kişi tutuklandı. 

  • Eylül 2009’da Bangladeş’teki Müslümanlar, Cuma namazı akabinde Millî Mescid dışında Hilâfet’in yeniden kurulmasına ve birleşik bir Müslüman Ordu oluşturulmasına çağıran barışçıl bir yürüyüş düzenlediler. Binlerce Müslüman’ın katıldığı bu yürüyüş, polis tarafından engellendi ve 30 Müslüman orada tutuklandı.

İslâm, salt bir ibadetler toplamı olmaktan öte, yaşamın her alanını kuşatan kapsamlı bir hayat nizamıdır. İslâm, insanın Yaratıcısı ile olan alakasını şahsî yönle sınırlı tutmaz. Aksine, Allah’ın hidayetine muhtaç insanoğlunun hayattaki tüm işlerini mükemmel bir şekilde düzene koyar ki bunların başlıcası, “Ümmet’in işlerini şer’î hükümlere göre yürütmek” olan siyasî meselelerdir. Dolayısıyla dünya çapında kardeşlerimizin ve bacılarımızın meseleleriyle ilgilenmek Dinimizin bir parçası ve gereğidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

Mü’min erkekler ve Mü’mine kadınlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Öyle ki ma’rufu emrederler, münkerden nehyederler, salâtı ikame ederler, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte onlar, Allah’ın merhamet edeceği kimselerin ta kendileridir. Muhakkak Allah, azîzdir, hakîmdir.(et-Tevbe 71)

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: 

Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette ve birbirlerine şefkatte Mü’minlerin misali bir vücut gibi olmalarıdır. Vücuttan bir uzuv (herhangi bir rahatsızlık nedeniyle) şikayetlense, vücudun diğer uzuvları uykusuzluk ve ateş ile (o acıya/ağrıya) ortak olurlar. (el-Buhârî ve Muslim rivayet ettiler)

Bu ayet ve hadis, Ümmetimiz için kaygı duymanın, derdiyle dertlenmenin ve meseleleriyle ilgilenmenin Dinimizin bir parçası ve gereği olduğunu son derece net olarak bildirmektedir. Öyle ki kardeşlerimizin ve bacılarımızın, sevindiklerini ve başarılı olduklarını gördüğümüzde gönlümüz ferahlar; zorluklarla boğuştuklarını ve acı çektiklerini gördüğümüzde ise bizi bir sıkıntı basar. Sonuçta gerek Mekke’de Hacc’da, gerekse camide namazda, Müslüman din kardeşlerimizle buluştuğumuzda sorunlarımızı konuşmamız, meselelerimizi tartışmamız ve onlara çözümler göstermemizden daha doğal ne olabilir ki? Müslümanları içlerinde bulunduğu ve fasid durumdan kurtaracak fikirler ve görüşler açıklamamız neden yasaklanır ki?

Oysaki Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahabesi Rıdvânullahi Aleyhim Ecmain’in örnek hayatlarına baktığımızda Müslümanların, gerek Hacc’da gerekse Hacc dışında bir araya toplanıp siyasetle aktif olarak ilgilendiklerini görürüz. Veda Haccı sırasında Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Müslümanların işleriyle ilgili pek çok meseleyi tartışmıştır. Bunlar arasında; Müslüman’ın mülkü, faiz, erkeğin kadına karşı yükümlülükleri, tüm Müslümanların takvaları dışında birbirleriyle müsavi oldukları gibi konular yok muydu? 

Bugün yalnızca Cuma ve cemaat namazlarının kılındığı yer olarak bilinen mescitler, o zaman siyasetin de dâhil olduğu tüm faaliyetlerin merkeziydi. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanında Ümmet’in işleri orada ele alınıyor, tartışılıyor ve çözüme bağlanıyordu. Meselâ; Zeyd, Ca’fer ve Abdullah ibnu Ravâha RadiyAllahu Anhum’un Mut’a Savaşı’nda şehid oldukları haberi, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem tarafından minberde iken Müslümanlara veriliyordu.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem vefat ettiğinde henüz defnedilmeden önce -ki defin işlemi şer’an acele edilmesi gereken işlerdendir- Sahabesi toplanıyor, tartışıyor ve tüm Müslümanların Halifesi olacak lideri belirlemeye çalışıyorlardı. Hararetli tartışmalar akabinde Ebu Bekir RadiyAllahu Anh Halife seçiliyor ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in defni, bu seçim işleminin tamamlanmasından sonra yapılıyordu.

Ebu Bekir RadiyAllahu Anh kendi Hilâfeti sırasında Arap Yarımadası’ndaki kabileler İslâm Devleti’ne kafa tutup isyan edince, hemen Sahabe’yi mescide toplayıp Müslümanların kâfirlere ve isyancılara karşı savaş açıp açmaması gerektiğini tartışıyordu. Ömer RadiyAllahu Anh Halife olduğunda, yaptıkları faaliyetleri ve bölgelerindeki Müslümanların meselelerini tartışmak için, valiler ile Hacc sırasında buluşmayı alışkanlık haline getiriyordu.

Ama bugün günümüzde, camilerde ve mescitlerde İslâmî siyasete dair bir şey söylediğimiz zaman, “camide bu işler konuşulmaz”, “burası siyaset yapılacak yer değil” veya “camide dünya kelamı konuşmak haramdır” diyenlerle karşılaşıyoruz. Hâlbuki Allah Azze ve Celle’nin evinde, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in makamı olan minberde, Müslümanların gözünün içerisine baka baka “29 Ekim Hutbesi” okuyanlar da aynı kişiler. Hayâsızca ve rızık verenin Allah Subhanehu ve Teâlâ olduğuna inandıklarını söyledikleri halde, “demokrasinin ve cumhuriyetin ne kadar yüce ve İslâm’dan olduğunu” söyleyebiliyorlar. Halka bir şey indirmek istediği zaman devlet, hutbeleri kullanabiliyor. O zaman bu siyaset yapmak olmuyor mu? Neden camilerde İslâm’a dayalı siyaset yapmak yasaklanıyor? Cumhuriyet ve demokrasinin İslâm’dan olmadığını söylemek siyaset oluyor ve bunu yapanlar engelleniyorken, bunların İslâm’dan olduğunu söylemek neden siyaset olmuyor? Bu, ne akıl almaz bir çelişkidir böyle! 

Yine Hacc’a dönelim… Suudi Arabistan yöneticilerini “Hacc’da siyaset yapmayın!” demeye iten faktör, acaba kâfir ABD ile yaptıkları ve dünyanın şu ana kadar ki en büyük silah alım ihalesi midir? 60 milyar $ tutarında olan bu anlaşmaya karşı gelebilecek olası bir tepkiyi engellemek için mi acaba Prens böyle bir izahatta bulunma gereği hissetmiştir? O halde şimdi biz de soruyoruz:

  1. Bu kadar çok silah kime karşı kullanılacaktır? 

  2. Suudi yöneticiler bugüne kadar hangi gerekçe ile ve kime karşı silaha başvurmuşlardır?

  3. Yanı başlarında kâfirler tarafından Irak’ta milyonlarca kardeşleri öldürülürken silahları olmadığı için mi kâfirlere ses çıkarmamışlardır? 

  4. Yoksa ekonomik anlamda sıkıntıda olan kâfir ABD’yi bu açıdan rahatlatmak, bu dar boğazdan kurtarmak için mi silah almışlardır?

  5. Kâfir ABD’nin daha çok Müslüman öldürmesi için mi onların savunma sanayileri desteklenmiştir? 

Suudi yöneticiler gibi diğer İslâmî beldelerdeki yöneticiler, bu türden haince ve caiz olmayan anlaşmalar ile Ümmet’in malını kâfirlere peşkeş çekmekte ve şu an sorduğumuz sorulara cevap verme tenezzülünü göstermemektedirler. Ama unutmasınlar ki, bütün soruların cevabı bu dünyada er ya da geç alınacak ve Ahiret’te de muhakkak kendilerine sorulacaktır. 

Müslümanlar, İslâm ile siyaseti birbirinden ayrılmaz parçalar olarak gördükleri için bütün kutsal mekânlarda siyaset yapıyorlardı. Hatta bu siyaset, yeri geldiği zaman kendi yöneticilerini muhasebe etmeyi dahi gerektiriyordu. İslâm tarihine baktığımızda, Ümmet’in -bizatihi Müslümanların Halifesi tarafından bile yapılmış olsa-, yanlışlara göz yummadığının örneklerini buluruz. Otoritede olanlar, kendilerini eleştiren o insanları hapsederek, zulmederek yahut işkence ederek karşılık vermiyorlar, bilakis sorumluluklarının bilinciyle ve Allah Subhânehu’ya verecekleri hesabın endişesiyle yanlışlarını düzeltmede acele ediyorlardı. İşte bu konuya dair birkaç örnek: 

Ömer RadiyAllahu Anh Halîfe olduğu zaman kendisine biraz kumaş geldi ve onu herkese bir parça vererek Müslümanlar arasında eşit biçimde paylaştırdı. Minbere çıktığı zaman kendi elbisesinin iki parça olduğu görüldü. Bunun üzerine Salmân el-Fârisî RadiyAllahu Anh hemen ayağa kalkıp şöyle dedi: “Vallahi, seni dinlemeyeceğiz, çünkü sen tebaana karşı kendini tercih ettin.” O sırada Halife Ömer’in oğlu Abdullah RadiyAllahu Anh duruma açıklık getirip kendi payına düşen parçayı babasına kendisinin verdiğini söyleyince, Salmân el-Fârisî RadiyAllahu Anh şöyle dedi: “İşte şimdi seni dinleriz.”

Bir başka hadise de o sırada Vali olan Muâviye ibnu Ebî Sufyân, bedeli savaşa çıkan askerlere verilmek üzere bir adama harp ganimetlerinden olan gümüş bir kabı satmasını emretti. Bu haber Ubâde ibn-us Sâmit RadiyAllahu Anh’a ulaşınca ayağa kalkıp şöyle dedi: “Ben Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den birebir, eşite eşit olması hariç altının altınla, gümüşün gümüşle, buğdayın buğdayla, arpanın arpayla, hurmanın hurmayla, tuzun tuzla (ki bunlar, içinde faiz işleyen rebevî mallardır) satışını haram kıldığını işittim. O halde her kim (bunların satışında) fazlalık yaparsa yahut fazlalık yapılmasını kabul ederse faiz işletmiş olur.” Bunun üzerine insanlar (önceden) fazladan aldıklarını geri verdiler. Sonra bu haber Muâviye’ye ulaştı ve ayağa kalkıp bir hitapta bulundu. Dedi ki: “İnsanlara ne oluyor ki kendisini gördüğümüz ve dostluğuyla yaşadığımız halde Rasulullah (SallAllahu Aleyhi ve Sellem)’den, daha önce hiç işitmediğimiz böylesi bir âdeti rivayet ediyorlar.” Bunun üzerine Ubâde ibn-us Sâmit RadiyAllahu Anh ayağa kalkıp yaptığı rivayeti tekrarladı ve sonra şöyle dedi: “Muhakkak ki bizler, Muâviye’nin hoşuna gitmeyecek olsa bile, Rasulullah (SallAllahu Aleyhi ve Sellem)’den kesinlikle işittiklerimizi rivayet ederiz. Gece karanlığında onun avucuna düşüp düşmeyeceğim umurumda değil!”

Ümmet, bugün başına bela olan sorunlarına çözümler aramaktadır. Müslümanlar artık başlarındaki samimiyetsiz ve ikiyüzlü yöneticilerden bıkmıştır. Onlar ki, ülkemizde olduğu gibi üniversitelerde ve diğer öğrenim kurumlarının yanı sıra kamusal alanda da başörtüsünü yasaklıyor, Mısır’da olduğu gibi nikabı (peçeyi) men ediyor ama hayâsız ve edepsiz kadınların konserlerine ve resepsiyonlarına izin veriyorlardır. Her türlü sapkın ve gayri İslâmî düşünce, “özgürlükler” adına zemin bulurken, İslâmî esaslara dayalı siyaset yapmak, fikir beyan etmek, makale yazmak, örgütlenmek yasaklanmaktadır. İşte endişe verici olan da budur. Mevcut yöneticiler, istihbarat elemanları, emniyet mensupları ve de askerler, hep bu alanda faaliyet gösterenleri tehlikeli görürken, İslâm’a savaş açan kâfirler ve yerli işbirlikçilerini görmezden gelerek koruma altına alıyorlar. Bu yöneticilerin ve yandaşlarının oturduğu o koltuklar, yakın bir zamanda hakiki sahiplerine dönecek ve bizler göreceğiz ki, bu muazzam Ümmet, önceden sahip olduğu izzetli konumuna yeniden kavuşacaktır. İnşaAllah yeniden Nübüvvet Minhâcı üzere seyreden, Allah Subhânehu’ya ve bu kerim Ümmet’e karşı sorumluluklarını hakkıyla yerine getiren yöneticileri tekrar göreceğiz.

Sayısız deliller gösteriyor ki İslâm, hakkı ve doğruyu araştırmaya yönelik tartışmaların önünü açmıştır ve ibadetler ile İslâm’ın diğer yönleri arasını ayırmamıştır. O halde bu hain yöneticilere karşı İslâm’a hakkıyla ve bütünüyle sahip çıkmak boynumuzun borcudur. Yalnızca Allah Subhânehu’nun emirlerine ve yasaklarına itaat ederek İslâm’a sapasağlam yönelmeli, Müslümanların Hacc’da, mescitlerde ve hatta aile toplantılarındaki birlikteliklerini dahi İslâm Ümmeti’nin mevcut sorunlarını ve işlerini tartışma konusu haline getirmeliyiz. 

Allah Subhânehu’dan başımızdaki mevcut yöneticileri bir an önce değiştirmesini, yerine bu Ümmet’in işlerini Allah Subhânehu’nun razı olduğu şekilde yürütüp sorunlarını yine O’nun razı olduğu şekilde çözecek ihlâslı bir Halife’yi bir an önce ikame ettirmesini niyaz ediyoruz. Muhakkak ki O, dua edenin dualarına icabet edendir. (Âmin)

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِي إِذَا دَعَانِ 

“Ve kullarım Sana, Beni sual ettiğinde şüphesiz ben çok yakınım. Bana duâ ettiği vakit duâ edenin duâsına icâbet ederim.” (el-Bakara 186)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz