ÜMMET-İ VAHİDE BİÇARE HİLAFET-İ RAŞİDE ÇAREDİR

Mustafa Çelik

Hilafet-i Raşide, imanımızın önümüze koyduğu bir çaredir. İman, bütün zamanların ve mekânların farzı evvelidir. İmanın önüne hiçbir şey geçemez ve geçirilemez. Hilafet imandan daha mühim değildir. Ancak hilafet imandan sonra gelen imanın ilk amir hükmüdür. Rabbimiz buyuruyor:

“Sizin içinizden hayra davet eden ümmet olsun ve mârufla emretsin ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir.”[1]

Bu ayet-i kerime’de geçen “Ümmet” kavramından murad, bir ümmet-i imamettir. Bakınız bu hususta M. Hamdi Yazır (Rh.a.) şöyle diyor:

“Hayra davet ve emir bi’l ma’ruf, nehiy ani’l münker yapacak bir ümmet ve imamet teşkili Müslümanların ba’del iman/imandan sonra ilk farizai diniyyeleridir. Bu farizayı eda edebilen Müslümanla ki, “Onlar felaha erenlerin ta kendileridir”  hükmii celili mucebince felahı kâmile mazhar olurlar.”[2]

Hilafet-i Raşide, ümmet-i vahidenin vazgeçilemez şer’i remzidir. Hilafet-i Raşide giderse, ümmet dağılır, vahdet tarihe gömülür. Nitekim “Hilafetin İlgası”ndan sonra İslâm âlemi, imamesi kopmuş tespih taneleri gibi, şirazesi dağılmış bir kitabın sahifeleri gibi darmadağınık olmuştur. Raşid Halifelik olmazsa İslâm âlemi birleşemez, Müslümanlar esaretten ve zilletten kurtulamaz, İslâm toprakları iç ve dış sömürgecilerin tasallutundan kurtarılamaz, Ahkâm-ı şeriyye tenfiz edilemez, ikame-i adalet gerçekleşemez, akıl, din, can mal ırz inanç neseb güvenliği sağlanamaz.

Yeryüzünde karıncaların, arıların, sürü halinde yaşayan hayvanların bile bir reisi varken; Katoliklerin Papası, Musevîlerin Hahambaşısı, Ortodoksların Patriği, Masonların Üstad-ı Âzam’ı varken, Vahid ve Ehad olan Allah’a iman etmiş Müslümanların bir İmamlarının, Halifelerinin olmaması, bir kıyamet alâmetidir. Sadece bir kıyamet alâmeti değil, aynı zamanda Müslümanların esaretlerinin de alâmetidir. Çünkü Şer’i nasslar, bilgiler, belgeler dikkatlice incelendiğinde görülecektir ki; İslâm’da halifesiz Müslümanlar esirlerden sayılmışlardır. Müslüman oldukları halde Hilafet-i Raşide’nin gereksizliğine inanan, Halifesizliğe razı olan kişi ve kimseler; sadece esir değil, aynı zamanda küfrün köleleridir.

İslâm dininde “hukukta şeriat, idarede hilafet” esası aslidir. Bu esası asliden vazgeçildiği andan itibaren Şeriatullah yürürlükten kalkar, adaletin yerine zulüm ikame olunur. Şeyhülislâm Mustafa Sabrî (Rh.a.)’in tesbitine göre, Müslümanları hilafetsiz ve halifesiz bırakmak, onları İslâm’sız bırakmaktır. Nitekim şöyle diyor:

“Memleketin maslahatı için hilafeti hükümetten ayırmak, memleketin maslahatı için İslâm dinini değiştirmek gibidir. Bu apaçık bir dalalettir. Bu dalalet, bizim ile Kemalistler arasındaki bütün ihtilafların aslıdır.”[3]

Hilafeti ilga edenlerden hesap sormak, biz Müslümanlar için ölene dek vazgeçemeyeceğimiz din müdafaasındandır. Çünkü Hilafeti müdafaa etmek, dini müdafaa etmektir. Hilafet, dinullah’ın bir bütün halinde ikame olunmasıdır. Hilafet müdafaasından vazgeçmek, din müdafaasından vazgeçmek demektir. 

Katoliklerin Papası, Tibet Budistlerinin Dalay Laması, Masonların Üstad-Âzamı, Anglikanların Canterbury Başpiskoposu, Musevilerin Sefarad ve Eşkenaz Başhahamları olmasaydı yine bizim Halifemiz olacaktı. Müslümanların başında bir Halifenin bulunmasına bunların başlarında bulunanları gerekçe ve delil olarak gösterenler, cahil ve gafil değillerse, büyük bir dalaletin içindedirler. Katoliklerin Papası olmuş veya olmamış, Masonların Üstad-ı Âzamı olmuş veya olmamış hiç önemli değildir. Ama önemli ve gerekli, vazgeçilmez olan Müslümanların halifesidir. Müslümanların Ehl-i Hal ve Akd meclisinin şura ile seçip Bey’at ettiği âbid, âdil, sâlih, fazıl, muttaki, firasetli, ehliyetli, liyakatli, dirayetli Raşid Hilafeleri mutlaka olacaktır. Ayrıca Müslümanların başında bulunması gereken Raşid Halife’yi, Katoliklerin Papasına, Tibet Budistlerinin Dalay Lamasına, Masonların Üstad-Âzamına benzetmek de büyük bir hatadır. İcra-i Ahkâm-ı Şeriat ve İkame-i Adalet için var olan Halife-i Müslimin bunlarla mukayese edilmez.

Bil ki; İslâm dini; küfrü ve nifakı ne ölçüde tehlikeli bulmuş ve yasaklamışsa, toplum hayatında halifesiz kalmanın neticesinde meydana gelen kargaşayı da o ölçüde tehlikeli bulmuştur. Bazı âlimler “Zalim bir hükümdarın emrinde geçen altmış yıl, hükümdarsız geçen tek bir geceden daha hayırlıdır”[4] demişlerdir. Siyasi vekâlet; en küçük toplum birimine kadar, her yerde aynı öneme haizdir. Ebû Said El Hudri (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (s.a.s.)

“Üç kişi sefere çıkarlarsa, mutlaka içlerinden birini emir (imam) tayin etsinler”[5] emrini vermiştir. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün toplumları; ihtilâftan, çekişmekten, zaman ve güç kaybından kurtarıp birlikte ve süratle hareket etme imkânına kavuşmalarının yegâne prensibi budur. Ayrıca “İmamet-i Suğra” ve “İmamet-i Kübra” arasındaki farkı kavramakla mükellefiz. Hevâ ve heveslerine göre yaşayan kimseler, hesap günü şuurundan hızla uzaklaşma ve imtihanı kaybetme durumundadırlar.  Şunu bilelim ki; Hilafetsiz ve Halifesiz hayat gayr-i meşrudur. Rasûlüllah (sav) buyuruyor:

“Dünyanın ücra köşesinde bile olsa, üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları helâl olmaz.”[6]

Asrımızda Müslümanlar olarak Moğol İstilasının olduğu bir dönemi yeniden yaşıyoruz. Moğol İstilasında Ümmet üç yıl halifesiz kalmıştı. Yani 1268-1271 yılları arasında Hilafet Merkezi dağıtılmıştı ve 3 yıl halifesiz yaşamışlardı. Şimdi dünya üzerinde Müslümanların halifesiz geçirdiği dönem 90 sene oldu. Hatta birçok fıkıh kitaplarında der ki, bir halife öldüğü zaman diğer halifenin aynı gün seçilmesi lazım. Onun için bazı akaid kitaplarında bir günün geçmesi bile caiz değil diye söylenmiştir.

Hz. Muhammed (sav)’in vefatından sonra Müslümanlara dini, idari, askeri, ekonomik ve sosyal konularda öncülük edecek bir şahsın bizzat Peygamber Efendimiz tarafından belirlenmemiş olması, Ashabı İslâm toplumuna başkanlık edecek “halife”yi seçip, ona bey’at etme problemiyle karşı karşıya bırakmıştı. Peygamberlik makamı insanın günlük hayatı ile ilgili bütün konular hakkında düzenlemelerde bulunmayı gerektirmekteydi. Peygamber Efendimiz insanlara Allah'ın rızasına uygun yaşam standartlarını öğretmekteydi. Müslümanlar arasında vaki olan hukuki ihtilafları çözmüş, itikadi konularda açıklamalarda bulunmuş, ahlaki prensipler vazederek Müslümanlara hem örnek olmuş, hem de onları eğitmiştir. Peygamber Efendimizin vefatından sonra Müslümanlara öncülük edecek bir şahsın seçilmesi zarureti ortaya çıkmıştı. Hilafet; dini uygulamada Rasûlüllah (sav)’e vekâlettir.[7] Halife, Müslümanları sadece ve sadece Allah’ın diniyle idare eden kimsedir. Müslümanlara başkanlık edecek bu şahıslar İslâm tarihinde “halife” ismiyle anılacaktır. Hilafet kurumunun başında yer alan şahıslara halife, imam, emir'ül mü'minin gibi isimler verilmiştir. Allame İbn-i Haldun (Rh.a.) der ki:

“Uhrevî maslahatlarla ilgili olan dünyevî maslahatlar konusunda şer’i esaslara göre tüm insanları sevkü idare etmektir. Zira dünya ahvalinin hepsi Şari katında ahiret maslahatına yöneliktir. Gerçekte imamet, dini korumada ve dünyayı din ile idare etmede şeriat sahibine vekâlet etmektir.”[8]

Dolayısıyla Hilafet-i Raşide; dünyayı hevâ ve hevesle değil, din ile idare etmektir. Bu husus kesinti kabul etmez. Bundan ötürüdür ki; Peygamber Efendimizin vefatından sonra İslâm toplumundaki birlik ve beraberliğin, sosyal adalet dengesinin, sağlam itikadi yapının bozulmaması için Müslümanlara öncülük edecek bir şahsa “bey’at” etme maksadıyla Sahabeler arasında çalışmalar başlamıştı. Henüz Peygamberimizin naaşı defnedilmeden önce Ensar’dan bazı kimseler Hazrec Kabilesi reisi Sa'd b. Ubade'ye biat etmek üzere harekete geçmişlerdi. Toplantıyı haber alan Hz. Ebu Bekir'in, Hz. Ömer'in ve Ebu Ubeyde b. Cerrah'ın katılması ile toplantının seyri değişmiş ve yapılan müzakereler sonucunda Hz. Ebu Bekir'e bey’at edilmiştir.  İslâm tarihindeki bu ilk bey’at ileriki dönemlerde, halifenin kamuoyu nezdinde meşruiyet kazanabilmesi için Müslümanların veya onların ileri gelenlerinin desteğini almasının şart olduğu fikrinin kaynağını ve gerekçesini oluşturmuştur. Rasûlüllah (sav)’in vefatından sonra Müslümanlar, İslâm düzeni içerisinde kendilerini idare edecek Kur’ân ve Sünnete göre yönetecek kimseye şiddetle ihtiyaç duydular. Rasûlüllah (sav)’i örnek almak, sünnetine uymak; Müslümanları tek bir yönetim altında birleştirmeyi, hepsini kapsayacak tek bir devleti ayakta tutmayı gerekli kılıyordu.[9] Dolayısıyla Halifenin vacibliği, terkine hiçbir yol olmayan şeriattın zaruriyatındandır.[10] Hilafetin ilgası, Kur’ân’ın, İslâm’ın, Şeriatın ilgası anlamına gelir.

Hilafet-i Raşide; Siyaset-i Şeriyye yani Şeriatullah ile mukayyed olan siyasetin etrafında toplanıp aileyi, cemiyeti ve devleti Allah’ın indirdiği hükümlerle idare etmektir. Hilafet-i Raşide’nin maksadı; İslâm’ı dünyaya hâkim kılmak, dünyayı bir tek İslâm ile idare etmektir. Buna razı olmayanın imanı olmaz.

Hududullah dahilinde hükmüllah üzere yani Şeriatullah’ın be­lirlendiği şekilde yeryüzünde Allah'ın emrini uygulamak, marufu emretmek, münkeri nehyetmektir. Her marufu emretmek, her hayır ve yüceliği yaymak, Raşid Hilafetin asli misyonundandır. İbni Teymiye (r.h.) diyor ki:

“İslâm idarelerinin bütününün mak­sadı, marufu emretmek ve münkerden nehyetmektir. Allah'ın, bizi ümmetler arasında en üstün kılmasındaki sebep de işte bu iki görev­dir. Marufu emir ve münkeri nehiy. Marufun temeli iman, münkerin temeli şirkdir. Demek ki mü'minler olarak bizler, imanı hâkim, şirki mahkûm kılmakla görevliyiz. Halifeden, idareden, yönetimden ve cihaddan maksat da budur.”[11]

Kemaleddin İbnu'l-Hümâm (r.h.)'ın dediği gibi:

“Mü'minlerin kendi içlerinden imam seçmelerinin sebebi İslâm'ın hükümlerini hakkı ile edâ etmek içindir. Yani kulların Cenabı Hakk'a itaat etmeyi tam yapabilmesi için, itaatlarda ihlas, sünnetleri ihya ve bid’atları öldürme gibi emrolunan bir tarzda dini, hâkim kılmaktır.”[12]

Dikkat edilirse Hilafet-i Raşide; gaye değil, Allah’ın dinini hayatın bütün kademelerine karelerine hakim kılmak ve uygulamak için nebevi bir vasıtadır. Hilafet-i Raşide’yi özelde ümmetine genelde insanlığa çaresizliğin çaresi olarak gösteren bizzat Hz. Muhammed (sav)’dir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

مَنْ يعشْ مِنْكُمْ بَعْدِى فسَيَرى اخْتِفاً كَثِيراً، فَعَلَيْكُمْ بِسُنّتِى وَسُنةِ الخلفاءِ الراشِدينَ المهدِيينَ تَمَسّكُوا بِهَا وَعَضُّوا عَلَيْهَا بالنواجذ، وإياكمْ ومحدَثاتِ ا‘مورِ فإنّ كلَّ محدَثةٍ بدعةٌ، وكلَّ بدعةٍ ضَلَةٌ

“Sizden kim yaşarsa çok ihtilaf görecektir. Size vacip olan benim sünnetim ve hidayette olan Raşid Halifelerimin sünnetine uymanızdır. Bu sünnetlere tutunun ve azı dişlerinizle ısırırcasına bunlara sı­kı sıkı sarılın. Dinde sonradan uydurulan işlerden sakının, sonradan çıkarılan şey bidattir. Ve her bidat sapıklıktır.”[13]

Bu hadis-i şeriften açıkça anlıyoruz ki; İslâm ümmeti tefrika ve ihtilafa düştüğünde; Müslümanlar birbiriyle çekiştiğinde, problemlerin çokluğu ve çözümsüzlüğü karşısında çaresizleştiğinde başvuracakları yegâne meşru çare, el-Hilafet-ü Raşide’dir. Hilâfet-i Raşide, “Din ve dünya işlerinde hududullah dâhilinde ve hükmüllah üzere umumî riyaset!” anlamına gelmektedir.  Hilafet-i Raşide, dinin işçiliği, ümmetin bekçiliğidir. Başka bir ifadeyle Rasûlüllah (sav)’in hükümetine, siyasetine naipliktir. Yani Hilafet-i Raşide; “Sünneti ihya, Bid’atı imha” otoritesidir. Bid’atlerin sünnetlerin yerini alması, hilafetsiz ve halifesiz günlere tekabül etmektedir. Müslümanların birbirlerinin kanlarını dökmeyi helal görmeleri ve fiilen birbirlerini bitirmeye çalışmaları, Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm eden İmamlar/Halifeler, idareciler yerine beşeri hükümlerle hükmeden İmamlara/İdarecileri bağlı ve bağımlı yaşamalarındandır. Rasûlüllah (sav) buyuruyor:

“Bir milletin idarecileri Allah’ın kitabı ile hükmetmedikleri ve Allah’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikleri zaman; Allah onların azabını kendi içlerinden verir. Onları aralarındaki fitne, fesat ve anarşiyle cezalandırır.”[14]

İslâm ümmetinin çaresizliğinin sebebi; Kur’ân’la sevkü idare etmeyen idareciler, devlet başkanlarıdır. Müslümanları Kur’ân’la sevkü idare etmeyenler halife değil, birer haydutturlar. Haydutlardan Müslümanlara halife olmaz.

Asrımızda insanları birbirlerinin kurdları haline getirenler, Ümmet-i Vahide yani tek ümmet olması gereken Müslümanları bin parçalı hale getirip birbirlerine düşman edenler, Hilafeti ilga edenlerdir. Hilafetin ilgası; insanlığa ve Müslümanlığa en büyük ihanettir.

Hilafetin ilgası; Allahû Teâla tarafından indirilmiş dinin karşısına dikilip din uyduran ve din üretenlerin bayramıdır.  Hilafetin ilgası; Uydurulmuş Dine uyanların, Üretilmiş Din peşinde koşanların zaferidir.  Halife, ümmet birliğini temsil eder. Müslümanların ümmet-i vahide olmaları tek halifeye bey’at etmeleriyle gerçekleşir. Hilafet; hem dünyevî, hem de dinî bir riyasettir. Bu riyasete sahip olmayanların vahdetleri olmaz. Bu nedenle diyoruz ki; biz Müslümanlar için asıl mesele dinimiz hayatımıza sultan olsun. İtaat ettiğimiz Sultanlarımız da bir tek dinimize uysun.



[1] Âli İmran Suresi 104

[2] Hak Dini Kur’ân Dili (M. Hamdi Yazır) C:2, Sh: 1155, İst/ 1971

[3] en-Nekir alâ Münkirî'n –Ni'meti mine'd-Dinî ve'l Hılâfe ve'l Ümme (Şeyhülislâm Mustafa Sabrî) Sh: 17, Beyrut/ 1342

[4] İbn-i Teymiyye El Harrani-Es Siyasetu'ş Şer'iyye, Sh: 139, Beyrut/ty.

[5] Sünen-i Ebû Davud, K. Cihad: 80

[6] El- Müsned (Ahmed b. Hanbel )  C:2, Sh: 177, Beyrut/ty.

[7] El Akaidü’n Nesefiyye, Sh: 179, Şireketü Safhatü Osmaniyye/H.1326

[8] El- Mukaddime (İbn-i Haldun) Sh: 190, Meke/ H. 1398

[9] El-İslâmu ve Evdauna’s Siyasiyye (Abdülkadir Udeh) Sh: 127, Beyrut/ty.

[10] El- İktisadu Fi’l İtikad (İmam Gazali) Sh: 199, Mısır/ 1393

[11] El-Hisbe, ( İbni Teymiye) Sh: 14, Beyrut/ty.

[12] El-Müsamere, El-Kemal b. Ebi Şerif fi şerhi'l-Müsayere, el-kemal b. Hümâm fi ılmı'1-kelam, Sh: 265, Bulak-Mısır/1317

[13] Sünen-i Tirmizi,ilim: 16, H. no. Hasen hadis diyor, 2676,5/44, Ebû Davud, süne: 5, Avnu'I-Ma'büd 12/359 ibnu Mâce, Mukaddime 6, h.No. 42 1/15, Ahmed 4/126, Darimi Mukaddime 6, Ebû Nuaym diyor ki: Hadis Ceyyid. Camiu'1-Ulüm ve'I-Hikem Sh: 243 e bak.

[14] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l Fiten: 22


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz