LÜBNAN’DAKİ KÜRESEL MEDYA KONFERANSINDAN İZLENİMLER

Hakkı Eren

Temmuz ayının içerisinde Beyrut’ta düzenlenen Küresel Medya konferansına Köklü Değişim Dergisini temsilen davet edildim. Ve diğer davetli olan gazeteci ve başka medya mensupları ile birlikte 16 Temmuz da Lübnan’a hareket ettim. Bu büyük organizasyonu Hizb-ut Tahrir düzenliyor ve konferans “Hizb-ut Tahrir’in Uluslararası ve Bölgesel Sıcak Meselelere İlişkin Duruşu” adını taşıyordu. Konferansın düzenlenme tarihi oldukça manidardı. Zira konferansın düzenlendiği tarih Hilafetin hicri olarak yıkılış yıldönümüne tekabül ediyordu. Daha önce de bildiğim kadarı ile Hizb ut Tahrir, bu tarihin önemine binaen geçen senelerde yine bu tür büyük organizasyonlar yapmış ve tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Geçen sene Endonezya da gerçekleştirilen Alimler Konferansı ve yine daha önceki senelerde gerçekleştirilen ve yüz binlerin katıldığı konferans, yürüyüş ve mitingler yapmışlardı. 

Konferansa gitmeden önce diğer katılımcıları da öğrenmiş ve onlarla birlikte böyle bir organizasyona katılacağımdan dolayı memnun olmuştum. Benimle beraber davetli olan diğer medya mensupları ise şunlardı. Vakit gazetesinin Ortadoğu uzmanı olan gazeteci yazar Ahmet Varol, yine aynı gazeteden gazeteci yazar Mustafa Özcan, Tımeturk ve Vuslat dergisi yazarlarından araştırmacı yazar Ali Öner, Haksöz dergisi yazarlarından olan ve Özgür Der adına bu konferansa icabet eden araştırmacı yazar Bülent Şahin Eşdeğer, Olay TV’den gazeteci ve televizyoncu Cüneyt Önder, Doğru Haber gazetesinden yazar Feyzullah Zerey ve Mustazaf Der İstanbul Şube başkanı olan yazar Said Şahin idi. Ayrıca ilk başta yine Vakit gazetesinin dış haberler muhabiri olan Adem Özkese’nin de heyete Şam’dan gelerek Beyrut’ta katılacağı söylenmişti. Ama Lübnan’a gittiğimizde Adem Özkese’nin konferansa üç gün kala kolunun kırılması nedeniyle aramıza katılamayacağını söylendi. 

16 Temmuz akşamı heyete dâhil olan kişilerin bir araya gelmesi ile birlikte İstanbul’dan Beyrut’a doğru hareket ettik. Beyrut havaalanında gerçekleşen pasaport kontrolleri esnasında daha önce Gazze’ye yardım götüren Gazze’ye Özgürlük Filosu gemilerinden Mavi Marmara da olan ve gasıp yahudi varlığı “İsrail” tarafından gözaltına alınan Ahmet Varol ve Mustafa Özcan’ın işlemlerinde bir sorun oluştu. Lübnan devleti pasaportunda “İsrail” damgası bulunan şahısların ülkelerine girmesini yasaklamış olduğundan bu gazetecilerin de gözaltılar sonucunda Türkiye’ye geri dönerken pasaportlarına vurulan çıkış mühürü sorun oluşturmuştu. Ama Ahmet Varol’un askerlere durumu izah etmesinin ardından büyük bir teveccüh ile işleri hemen gerçekleştirildi. Yani daha Lübnan’a girmeden önce “İsrail” düşmanı ve mağduru olmak bizlere bir dizi kolaylıklar sağlamıştı. Bu durumun seyahatimizin diğer bölümlerinde de işe yarayacağını o an için bilmiyorduk. 

Bürokratik işlemlerin ardından havaalanının yolcu çıkışında ellerinde kelimeyi tevhid bayrakları olan ve değişik ülkelerden gelen organizasyoncular tarafından karşılandık. Bu kişilerin hepsinin üzerinde Hizb ut Tahrir logosu ve isimlerinin olduğu yaka kartları vardı. Bu sıcak karşılamadan sonra Trablus’un yüksek kesimlerinde bulunan ve coğrafi olarak çok güzel olan bir bölgeye götürülerek gece yarısı otellere yerleştirildik. Bizimle ilgilenmesi için görevlendirilen kişilerin içerisinde Türkçe konuşanlarında bulunması işlerimizi daha da kolaylaştırmıştı. Bu benim ve tüm heyetin üzerinde şahsımca olumlu bir etki oluşturmuştu. Bize konferansın pazar günü olacağı ve cumartesi günü ise Trablus’ta bir geziye katılacağımız söylendi. 

Ertesi gün görevli arkadaşlar bizlere Trablus’un coğrafi güzelliklerini gezdirmek için çaba harcarken, bizler ise bunun yerine tarihi ve sosyal içerikli mekânların gezdirilmesini talep ettik. Bunun üzerine 2007 yılında Trablus’ta şiddetli çatışmaların yaşandığı Nahr El-Bared mülteci kampına gitmek istedik. Fakat uzaktan harabeye döndüğü gözüken kampın etrafında bulunan Lübnan askerleri, bırakın bölgeye girmeyi fotoğraf bile çekmemize engel oldular. Daha sonra ise yine Trablus’ta bulunan ve Filistinli mültecilerin yerleştirildiği başka bir kampa gitmek için hareket ettik. Lübnan da toplam 12 adet Filistin mülteci kampının olduğunu öğrendik. Kamp içerisine girdiğimizde uygun bir yerde durduk ama heyetten bazı kişilerin vakıayı algılamadan hemen fotoğraf makinelerine sarılmaları sonucunda bir anda silahlı muhafızlar tarafından durdurulduk. Bize kamp içerisinde resim çekmenin yasak olduğunu belirttiler ve kendilerince oluşturdukları güvenlik merkezine götürdüler. Burada ellerinde kaleşnikoflar bulunan Filistinli mülteciler vardı. Daha sonra ise bir sorumlu gelerek ne yaptığımızı, nereden geldiğimizi sordu. Ve kendilerinin kampın güvenliğini sağlamakla görevli olduklarını ve her türlü istihbarata engel olmaya çalıştıklarını söyleyerek bizleri kibarca kamptan kovdu. Filistin mülteci kampının vahim durumunu ve bu olayı gördükten sonra orada yaşamanın bile ne kadar zor olduğunu idrak ettim. Daha sonra dolaşma fırsatı bulduğum bazı kamplar ile alakalı değerlendirmelerimi inşaAllah yazımın sonraki bölümlerinde yapacağım. 

Yaşamış olduğumuz bu heyecan dolu anların ve yorgunluğun ardından tekrar otele döndük ve dinlenmeye başladık. Bu arada heyette bulunan kişiler arasında gerçekten çok verimli olduğunu düşündüğüm fikri tartışmalar yapılıyor ve birbirimizi tanımaya çalışıyorduk. Ertesi gün gerçekleşecek olan konferans ile alakalı Lübnan hükümetinin yapmaya çalıştığı engellemeleri duyuyor ve aslında şaşırıyorduk. Görevli kişiler Lübnan iktidarının Nasranî olduğunu ve bu tür bir konferansın iptali için girişimlerde bulunulduğunu söylüyorlardı. 

Sabah otelden çıkıp Beyrut’ta konferansın yapıldığı Bristoll oteline geldiğimizde bunu daha da iyi anlamış olduk. Çünkü otelin etrafın da ki tüm yollar trafiğe kapatılmış ve nerede ise her beş metreye bir silahlı asker konuşlandırılmıştı. Nerede ise yüzlerce silahlı asker vardı diyebilirim. Zira Lübnan da güvenliği askerler sağlıyordu. Bizlerde diğer bütün misafirler gibi askerlerin arasından geçerek otele ve konferansın yapılacağı salona girdik. Kapıda altı yedi kişiden oluşan bir heyet gelen herkesi karşılıyor ve bütün katılımcılara görevliler tarafından yer gösteriliyordu. Konferans başlamadan önce canlı yayınlar ile Hizb ut Tahrir’in değişik ülkelerden gelen bazı temsilcileri ile röportajlar yapılıyor ve salona gelen kişiler hakkında bilgi veriliyordu. 

İşte bu gelişmeler ile başlayan konferans Fâdi Abdullatif’in açılış konuşması ile başladı ve Abdullatif konuşmasında konferansın üç bölümden oluşacağını belirtti. Bu bölümler ise şunlardı; 

Birinci Bölüm: Saldırıya Uğrayan İslami Beldeler ve Sorunları

1. Arap Ülkelerindeki Müslümanların Sorunları ( Filistin, Irak, Sudan )

2. Güney Asya’daki Müslümanların Sorunları ( Afganistan, Pakistan ve Keşmir )

3. Güneydoğu Asya’daki Müslümanların Sorunları ( Endonezya’daki Ayrılıkçı Hareketler )

4. Batı ve Orta Asya’daki Müslümanların Sorunları ( Türkiye, Kıbrıs, Kafkaslar, Doğu Türkistan )

İkinci Bölüm: Batıdaki Müslümanlara Yapılan Saldırılar

Üçüncü Bölüm: Müslümanları ve Gayrimüslimleri İlgilendiren Uluslararası Genel Sorunlar

1.ABD’de Başlayıp Dünyaya Yayılan Ekonomik Kriz

2.Küresel Nükleer Enerji Krizi ve Özellikle İran’daki Barışçıl Nükleer Enerji

Fâdi Abdullatif’in bu konuşmasının ardından etkileyici bir sine vizyon gösterimi yapıldı. Ayrıca katılımcıları bilgilendirmek adına konferansa yaklaşık olarak 19 ülkeden katılımın gerçekleştirildiği ve bu ülkelerin Sudan, Ürdün, Yemen, Avustralya, Danimarka, Endonezya, İngiltere, Türkiye, Japonya, Rusya, Ukrayna, Belçika, Hollanda, Suriye, Pakistan, Malezya ve Avusturya olduğu belirtildi. Ve yine konferansa katılımcı olmak isteyen fakat Lübnan hükümetinin vize vermemesi nedeniyle Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Hindistan, Özbekistan, Tacikistan, Kazakistan ve Kırgızistan’dan medya mensuplarının gelemediği belirtildi. 

Konferansın ilk bölümünde Filistin meselesine değinildi ve Hizb ut Tahrir’in Avustralya Medya Temsilcisi olan İsmail Vahvah bir konuşma yaptı. Oldukça etkili bir hatip olduğunu gördüğüm Vahvah; Filistin meselesinin ümmetin meselesi olduğunu ve bu kutsal beldenin de ancak ümmetin beraber hareket etmesiyle kurtulacağını söyledi. İslam âleminde ki bütün yöneticilerin aynı şeyleri söylediğini fakat hepsinin de “İsrail” ile ilişkilerine devam ettiğini belirtti. 

İkinci olarak ise Sudan’daki sorunları ele almak üzere kürsüye Hizb ut Tahrir Sudan resmi sözcüsü olan Osman İbrahim geldi ve O’da, Sudan’ın güney kesimlerinde meydana gelen sorunların Sudan’ın sahip olduğu zenginliklerden dolayı batılı devletlerin kışkırtmasıyla ve kendi hegomanya mücadeleleri nedeniyle meydana gelmektedir dedi. Daha sonra ise Hizb-ut Tahrir’in Irak Medya Temsilcisi Ebu Zeyd’in konuşmasıyla birinci bölümün ilk kısmı tamamlandı. 

İkinci bölüme geçmeden önce video bağlantıları ile Kudüs Rum Patrik yardımcısı el-Mederan Adaullah Hanna şunları söyledi: Daha önce bu topraklarda Müslümanlar Hilafet ile hükmediyor ve bu yönetim şekli adaleti, huzuru beraberinde getiriyordu. Bugün ise bu coğrafyada sadece Müslümanlar değil diğer din mensupları da huzursuzdur. Yine Mescid-i Aksa’nın hatibi de aynı yöntemle bir konuşma yaptı ve Hilafet’in önemine değindi. Bu konuşma büyük bir teveccüh ile karşılandı. Devamla Musa el-Mebkuri; Güney Sudan’daki el-Barza siyasi sorunlarını, Hizb ut Tahrir Pakistan’dan Saad Cağranifi; Afganistan ve Keşmir sorunlarını, Hizb ut Tahrir Endonezya’dan Abdulhakim ise; Açe ve Doğu Timor’da ki ayrılıkçı hareketlerden bahsetti. Diğer bölümlerde ise Japonya İslam Meclisi Başkanı Prof. Hasan Ka Nakata, Türkiye’den Haluk Özdoğan ve Hanefi Yağmur konuşmalar yaptı. 

Türkiye'den konferansa katılan biz basın mensupları adına da Mustafa Özcan ve Ahmet Varol söz aldılar ve onlarda görüşlerini ve sorularını yönelttiler. Ahmet Varol konuşmasının başında Türkiye’de sonlanan Hilafetin inşaAllah tekrar Türkiye de kurulacağını söyledi ve bu söylem salondakilerin tekbirleri ile karşılık buldu. Varol konuşmasında Mavi Marmara gemisinde yaşadıklarından bahsetti ve bilgiler verdi. Son olarak da “davanız davamızdır” diyerek konuşmasını bitirdi. Mustafa Özcan ise, konferansın hayırlara vesile olmasını dilediğini ve günümüz şartlarında Hilafet’in nasıl olacağının düşünülmesini ve bu konuda İslami gruplarla istişareler yapılması gerektiğini belirtti. Özcan’ın bu sorusuna ise Irak Medya Temsilcisi Ebu Zeyd; Hizb ut Tahrir’e göre İslam Devletinin dünyada tek bir otorite olacağını ve İslam Devletinin demokrasi’den farklı bir sistem olduğunu, İslam Birliği veya ülkelerin birliğinin Hilafet ile aynı manada olmadığı izah etti. 

Diğer konuşmacılarında sunumlarını yapmasının ardından Ahmet el Kasas, Osman Bahaş ve Fâdi Abdullatif’in kapanış konuşmasıyla konferans sona erdi. 

İşte bu atmosferde sona eren konferansta soru sorma fırsatı bulamayan veya detay bilgi almak isteyen biz basın mensupları için, ertesi gün yine Bristoll otelinin başka bir salonunda basın toplantısı düzenleneceği bildirildi. Hizb ut Tahrir’in dünyanın hemen hemen bütün kıtalarından gelen medya temsilcileri ve resmi sözcülerine soru sorma imkanı bulacağımız söylendi. Bu bilgi ile beraber tekrar kaldığımız otele geri döndük ve konferansa dair değerlendirmeler yapmaya, belli noktalarda eleştiriler de bulunmaya ve bu eleştirilen hususları çözümlemeye çalıştık. Sabah saat 11.00 de başlayacak basın toplantısına giderken Hizb ut Tahrir’in Trablus’ta bulunan Ofisine götürüldük. Bu arada bizimle beraber yine başka ülkelerden gelen basın mensupları ile tanışma imkânı bulduğumuz gibi yine bu farklı bölgelerden farklı düşünce yapısına sahip kişilerin devamlı fikri ve siyasi tartışmalar yaptıklarına şahit olduk. Mesela, BBC’nin Ürdün den gelen muhabiri ile Sudan heyeti arasında siyasi meseleler üzerinde cereyan eden tartışmayı heyetteki herkes unutmayacaktır diye düşünüyorum. Bu arada yolda belli noktalara uğramamız ve hesaba katmadığımız Beyrut trafiğinin azizliği neticesinde basın toplantısının ancak sonuna yetişebildik. Ve salonda bulunan kişilerle bire bir görüşmeler yapmaya başladık. Hizb ut Tahrir Merkezi Medya Bürosu Müdürü Osman Bahaş ile Ali Öner, Ahmet Varol, Mustafa Özcan ve heyetteki diğer katılımcılar özel görüşme imkânı buldular ve sorularını yönelttiler. Daha sonra hatıra fotoğrafları çekilinerek toplantı sona erdi. 

Bunun üzerine Beyrut’ta kalan beş - altı saati değerlendirme konusunda herkesin farklı planları olduğu için ayrıldık. Ben ve heyetteki bazı katılımcılar Müslümanların hafızasına kazınan ve unutmadıkları Sabra ve Şatilla katliamlarının yapıldığı kamplara gitmek istedik. Bu kamplarda gördüğümüz manzara gerçekten tahayyül bile edemeyeceğimiz türdendi. Zira 2010 yılında yaşamamıza rağmen yoksulluk, imkânların kısıtlı olması ve insanların yaşadığı evlerin durumu gerçekten çok kötü durumda idi. Onları görünce Türkiye’de yaşayan Müslümanların ne kadar rahat ve elverişli ortamlarda bulunduklarını düşündüm. Fakat Türkiye ve diğer İslam beldeler ile aynı olan şey, toplumdaki insanların arsındaki sınıflaşma ve gelir uçurumuydu. Müslümanların yaşadığı bu yerleşim yerlerinin hemen 3-4 kilometre yakınındaki hayat ise, belki bütün Avrupa’yı bile imrendirecek nitelikteydi. Bir yanda fakirliğin ulaştığı ve insan onuruna bile yakışmayacak sefalet, diğer yandan burjuvazinin ulaştığı en yüksek nokta birbirlerine çok uzak olmalarına rağmen mesafe olarak çok yakın duruyordu. 

Dikkatimi çeken bir diğer nokta ise birçok yerde gördüğüm Türk bayrakları idi. Özellikle “one minute” ve Gazze’ye Özgürlük Filosundan sonra Başbakan Erdoğan’ın gösterdiği çıkış Lübnan da çok büyük bir sevgi oluşturmuş. Başbakan Erdoğan’ın resimlerini bütün yerleşim yerlerinde görmek mümkün. Lübnan’lıların Türkiye’den geldiğimizi öğrendiklerinde söyledikleri üç isimden Başbakan Erdoğan, Polat Alemdar ve Memati Baş. Yani Lübnan her hali ile siyasetinden, filmine kadar gözünü Türkiye’ye dikmiş durumda. Tabi ki orada yaşayan Müslümanlarda…! 

Ümmetin gözünü Türkiye’ye dikmesi ve kurtarıcı olarak Türkleri görmesi, elbette ki Osmanlı’dan kalan mirasın neticesidir. Tarihin son dönemlerinde Türkler tarafından muhafaza edilen bu garip Müslümanlar, inanın bugün de yine aynı şeyi arzuluyorlar. İç savaşlar neticesinde oldukça yorulan Lübnan halkı artık mücadele etmekten bezmiş gibi duruyor. Nasranîlerin çoğunlukta olduğu bu ülkede kafalar oldukça karışmış bir halde. Dikkatimi çeken bir diğer husus, şehrin merkezlerindeki belli noktalarda askerler tarafından gün boyu yapılan kontroller. Bizi gezdiren Said isimli kardeşimize bu durumu sorduğumuzda şu manidar cümleyi kullandı: “Lübnan ordusu kendi halkına karşı çok cesur ve acımasızdır. Fakat “İsrail” ordusu Lübnan’a girdiğinde onlara çay ikram ediyorlar.”

Kanaatimce bu konferansın tüm heyet üzerinde bırakmış olduğu izlenim geçekten olumludur. Zira birçok farklı ülkeden bir araya gelen, farklı dilleri konuşan ve farklı renkleri olan Müslümanlar tüm bu farklılıklarına rağmen ortak bir neticede birleşiyorlar ki, o da Hilafet’tir. Japonyalı profesörden tutunda, Afrikalı yerlilere varıncaya, dünyanın öbür ucu olan Avustralya’dan tutunda diğer ucu olan Britanya’ya kadar herkes aynı söylemlerde bulunuyor. Herkes İslam Âleminin içerisinde bulunduğu bu fasit vakıadan bir an önce kurtulmasını istiyor ve bunun nasıl gerçekleşeceğini biliyor. Rabbime hamdolsun ki İslam ümmeti doğru yol üzerinde yürümekte ve kâfirlerin olağanca baskılarına rağmen sırat-ı müstakimden sapmamaktadır. İşte bizleri kurtuluşa götürecek olan unsur budur. İslam kardeşliğinin yanında fikri birlikteliklerin olması da, umudumuzu canlandırmakta ve güzel günlerin habercisi olmaktadır. Bu konferansı tertip eden ve gerçekleşmesinde her türlü desteği olan Müslümanlara, Rabbimizin bol miktarda ecir vermesi için dua ediyorum. Allah onlarda razı olsun İnşaAllah. 



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz