PETROLÜN İNSAN HAYATINDAN DAHA DEĞERLİ SAYILDIĞI, GARİP MÜSLÜMANLARIN DİYARI IRAK…

İbrahim Er


Bir taraftan zamanın su gibi akıp geçmesi, diğer taraftan her gün yeni olaylara sahne olan mevcut siyasi ortamın etkisiyle sürekli olarak değişen kamuoyu ve sık sık oluşturulan suni gündemler sebebiyle, birçok siyasi olayın üzeri çok kısa sürede küllenmektedir. Bununla birlikte o olaylarla ilgili kamuoyunda oluşan sıcak gündem yok olmakta, oluşan toplumsal tepkiler hafiflemekte ve kabaran hislerin oluşturduğu hüzün seli yerini sükûnete bırakmaktadır.

Coğrafi konumları ve sahip oldukları zenginlikler sebebiyle İslam Beldeleri; Sömürgeci kâfirlerin öncelikli hedefleri haline gelmişler, içinde bulundukları hal (İslam Devleti’nin yıkılması) yüzünden onların kendileri üzerlerine yaptıkları necis planlara engel olamamışlar ve bu planların uygulama sahası olmaktan da kurtulamamışlardır. Onun için İslam Beldeleri’nin maruz kaldığı taarruzlar gerçekten çok şiddetli olmuş, Müslümanların çektikleri sıkıntılar ve yaşadıkları acılar tahammül sınırlarının çok üzerine çıkmıştır. Sömürgeci kâfir devletlerin yapmış olduğu bu şiddetli taarruzlar o kadar sık meydana gelmekte ve yaşanan acılar o kadar şiddetli olmaktadır ki; içine düşülen zilletin, oluşan çıkmazların ve yaşanan şokların ardı arkası hiç kesilmemektedir. Her gün onlarca Müslüman katledilmekte, onlarcası sakat kalmakta, birçoğu yurtlarından sürülmekte, kadınlar tecavüze uğramakta ve mallar yağmalanıp yok edilmektedir. Bütün bu yaşananlar ise, başta ABD ve onunla çekişen İngiltere ile diğer bazı Avrupa Devletleri’nin İslam topraklarını hortumlayabilmeleri ve oralarda kalıcı yerler edinerek bu şekilde kendi bekalarını garanti altına alabilmeleri içindir. 

ABD’nin, işgal ettiği topraklar ile kendi pis kültürlerinin ve hayata bakış açılarının bir ürünü olan “Demokrasi ve İnsan Hakları” uğruna katlettiği milyonlarca Müslüman, Yahudi Varlığı’nın yıllardır Filistin’de yaptığı katliamlar ve şu anda açlığa ve sefalete terk etmiş olduğu 1,5 milyon Müslüman’ın çektikleri, neredeyse her gün insanların topluca bulunduğu mekânlarda patlayan bombalar, birbirine düşmüş İslami Guruplar, işbaşındaki ajan yöneticilerin kendi halklarına reva gördüğü uygulamalar ve onların, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın dinini sahiplenerek, bu dini hayata yeniden hâkim kılma mücadelesi veren Müslümanlara yaptıklarının hepsi, Sömürgeci kâfirlerin çıkarlarına yönelik planların hayata geçirilmesiyle ilgilidir.

Ancak yaşanan bu olayların boyutları ne kadar büyük, halklar üzerindeki tesirleri de ne kadar güçlü olursa olsun, halklarda var olan yüzeysel bakış ve oluşturulan suni gündemler olayların kısa sürede unutulmasına sebep olmaktadırlar. Daha geçen ay gündem Yahudi Varlığı’na ve O’nun yardım gemilerine yapmış olduğu saldırıya ve katlettiği yardım gönüllülerine odaklanmış iken, bu gün artık gündemde bu olayla ilgili bir tek kırıntı dahi kalmamıştır. Oysa bu olayın yankıları İslam Beldelerinde ve dünyada çok büyük olmuştur ve bu olayla ilgili ortada henüz hiçbir çözüm yoktur. Geriye dönük yaşananları göz önüne getirdiğimizde, bütün olaylar ve ümmetin canını yakan bütün taarruzlar için durum aynıdır. Bu durum, ümmet üzerinde necis planlarını uygulayan Sömürgecilerin kamuoyunu da kontrollerinde tuttuklarının, onu istedikleri gibi yönlendirdiklerinin bir göstergesidir. Böylelikle yaptıkları pis işlerin ve zulümlerin kamuoyundaki etkisi çabuk kırılsın ve bu zulümlerin oluşturduğu sarsıntılar ümmeti harekete geçirecek boyutlara ulaşmasın.

Ancak yüzeysel bakış açısından kurtulmuş ve siyasi basirete sahip olan Müslümanların bu gelişmelere bakışları, onları tahlil etmeleri ve onlarla ilgili ortaya koymuş oldukları çözümler kamuoyundaki yönlendirmelerden çok farklıdır. Bu yüzden bakışlar yüzeysel bile olsa şu husus kesinlikle hatırdan çıkarılmamalıdır: “İslam Beldelerinde gerçekleşen siyasi olayların hiç birisi günü birlik ortaya çıkan olaylar değildirler. Bilakis, gerek yer altı ve yer üstü zenginlikleri ile coğrafi konumları açısından sömürgeci kâfirlerin iştahlarını kabartmaları ve gerekse İslami Hayatı yeniden başlatarak -kendisiyle korunulan ve savaşılan- bir Halife etrafında toplanarak sahip oldukları güçle Kapitalist istilaya son vermeleri tehlikesini önleyebilmeleri açısından, Kapitalistlerin bizzat senaryolarını yazıp uygulamaya koydukları olaylardır.” Bu yüzden bu olayların zaman zaman kamuoyunun gündeminden uzaklaşması, o olayların sona erdiği veya güncelliğini yitirdiği anlamına gelmez. Aslında olayların muhatabı olan bölgelerde zulümler olanca hızıyla devam etmekte, yaşanan sıkıntılarda ve çekilen acılarda hiçbir değişiklik olmamaktadır. İşte biz de bu açıklamaların ışığında büyük acılara sahne olan Irak’ı ve O’nun üzerinde dönmekte olan Sömürgeci Kâfirlerin kirli oyunlarını en güncel haliyle hatırlamak ve hatırlatmak istedik. Böylece Irak’taki son seçimler, PKK olayı, Demokratik Açılım Projesi ve Kuzey Irak’taki Barzani faktörünün ne anlamlara geldiğini, adı geçen bu unsurların hangi kirli oyunların ve sinsi planların uzantısı ve pratiği olduğunu net bir şekilde anlamış olalım:

Hz. Ömer zamanında fethedilerek (M.634-644) bir İslam toprağı haline getirilen Irak, insanlık tarihinin en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapmış eski bir yerleşim bölgesidir. Asur, Babil, Ninova, Ora ve diğer nice medeniyetler hep bu topraklardan geçmişlerdir. Müslümanlar tarafından fethedildikten sonra da diğer İslami fetihlerin başlangıç ve hareket noktası olmuştur. Basra, Bağdat, Kufe, Samarra ve Musul gibi İslam’ın en büyük şehirleri bu topraklarda kurulmuş ve bu şehirler ilim ve medeniyette asırlar boyunca dünyanın en önemli merkezleri olmuşlardır. Irak/Bağdat, Şam vilayetiyle birlikte İslam Devleti’nin o bölgedeki iki vilayetinden birisidir; bu yüzden bütün İslam Beldeleri gibi orası da Müslümanlar açısından çok önemlidir, asla kendisinden vazgeçilemez ve kesinlikle kafirlerin eline bırakılarak onların insafına terk edilemez.

Irak, aynen Filistin, Keşmir, Afganistan ve diğerleri gibi “Hilafetin İlgasının” bedelini en ağır ödeyen güzide beldelerimizden bir tanesidir. Arap Yarımadasının bir uzantısı olan bu topraklar, Fırat ve Dicle nehirleriyle bölünen, dünyanın en verimli, en cömert ve en büyük ovasını bünyesinde barındırmaktadır. Irak, coğrafi konumu açısından da çok önemlidir. Körfezin başında yer alması, O’nu Avrupa ile Hint Okyanusu arasındaki en önemli ulaşım yollarından birisi haline getirmektedir. Bu özelliği sebebiyle Irak, o dönem İngilizler açısından çok büyük bir öneme sahipti. Çünkü İngiliz sömürgeciliğinin en önemli ayağı olan, “İngiliz Tacı’nın” (Crown Colony) yıldızı kabul edilen Hindistan’ın başlıca ticari yolu konumundaydı. İngilizler açısından sahip olduğu bu önemin yanında bir de yirminci yüzyılın başlarında petrolün keşfedilmesiyle birlikte bu güzide bölge dünya liderliğini elde etmenin önemli bir ayağı haline gelmiştir. Osmanlı İslam Devleti’nin yıkılmasının ardından parçalanarak korumasız hale getirilen bu topraklar, artık sömürgeci devletlerin egemenlik kurma ve pay alma mücadelelerine sahne olmaya başlamıştır.

İngiltere’nin Irak üzerinde oyunlara başladığı dönem on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğine tekabül eden zaman dilimidir. Bu dönem aynı zamanda petrolün keşfedilip dünya üzerinde petrol araştırmalarının yapıldığı dönemdir. Onların bu konudaki asıl girişimleri ise I. Dünya Savaşı ve sonrasındadır. Zaten bu dönemden 1926 yılına kadar bu mesele; henüz sınırları çizilmemiş ve isimleri konulmamış ama muhtemelen İngilizlerin planlarında yer alan Türkiye ve Irak devletleriyle İngiltere arasında çözüm bekleyen bir problem olarak devam edecektir. 1932 yılında Irak bağımsızlığını(!) kazanacak ve kısa da olsa sakin bir dönem geçirecek, ancak II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinden itibaren bölge petrolleri üzerinde söz sahibi olmak isteyen başka ortakçılar devreye girmeye başlayacaklardır. Bu yüzden Irak, İngiltere’nin bu bölgedeki petrol rezervini keşfederek bu petrolü elde etmeye yönelik senaryolarını uygulamaya koyduğu tarihten, 2003 yılındaki ABD işgaline, 21 Mart 2010 tarihinde yapılan son seçimlere ve o seçimlerden de günümüze kadar birçok musibetlere maruz kalmıştır. Bu musibetler başlangıçta İngiltere’nin, daha sonra da ABD’nin, korumasız kalmış bu toprakları ganimet addedip onlar üzerindeki emellerine ulaşma gayretleridir. Ancak bu sömürgeci gayretler ilk dönemlerde hiç de istedikleri sonuçları vermemiş, İslam Devleti yıkılana kadar da ulaşmak istedikleri hiçbir hedefe ulaşamamışlardır.

On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğindeki ilk hamlelerinde İngilizler, karşılarında İslam Devleti’ni bulmuşlardır. Devletin dirayetli ve siyasi basiret timsali Halifesi Sultan II. Abdülhamid; devlet içindeki bütün problemlere ve batıda tahsil görüp batı kültürüyle ve onun hayat tarzıyla beyinleri sulanmış yobazların kışkırtmalarına ve tehditlerine rağmen İngilizlerin hamlelerine yerinde hamlelerle karşılık vererek onları istediklerinden mahrum etmiştir. Abdülhamid Han bizzat kendi cebinden (hazine-i hassa) para harcayarak o dönem bölgenin petrol haritasını çıkarmaları için bir heyet tutmuştur. Nitekim 22 Ekim 1901 tarihinde Alman Maden Mühendisi Paul Groskoph ve Habib Necip Efendi’nin başkanlığındaki araştırma birimi çalışmalarını Abdülhamid Han’a sunmuştur. Bu rapor doğrultusunda Abdülhamid Han, İngilizlerin Musul petrolleri üzerindeki oyunlarını bertaraf etmek için bu petrollerin bulunduğu bölgeyi satın alarak kendi şahsi malı haline getirmiştir, Musul petrollerinin tapusunu üzerine almıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere ve Müttefiklerinin savaşı kazanıp Osmanlı İslam Devleti’nin mağlup olmasıyla, diğer İslam toprakları gibi Irak ta İngilizlerin pençesine düşmüş oldu. Irak’ı Osmanlı Devleti’nden koparmak için çabalayan İngiltere de bu emeline ulaşmış oldu. Her ne kadar İngiliz ve Hint birliklerinden oluşan İngiliz güçleri savaşın ikinci yılında el-Kut’ta büyük bir yenilgiye uğramış olsalar da daha sonra durumu kurtararak hedeflerine ulaşmışlardır. 1917 yılına gelindiğinde Musul dışında bu günkü Irak’ın tamamı İngilizlerin yönetimine girmiştir. Çok geçmeden 8 Kasım 1918 de Musul’da İngilizler tarafından ele geçirilmiş oldu. 25 Nisan 1920 tarihinde manda yönetimi başlamış, 23 Ağustos 1921 yılına gelindiğinde de yapılan referandum sonucu “Faysal” Irak’ın ilk kralı olmuştur. 29 Haziran 1921 yılında yapılan bu referandum, klasik İngiliz siyasetinin bir örneği olarak dikkat çekmektedir. Çünkü; İngilizler bu referandumu halka manda yönetiminden kurtuluşun bir adımıymış gibi göstererek, bizzat halkın oylarıyla bir anlamda Hilafet’ten ayrılmanın onayını verdirmeyi başarmışlardır. Bu arada Musul meselesi, daha ziyade petrol kuyuları meselesi de bu kuyuların değişik bir yoldan İngilizlerin eline geçmesiyle farklı bir boyut kazanmıştır. 10 Şubat 1918 yılında Abdülhamid Han’ın vefatıyla birlikte, avukatı tarafından bu kuyuların tapularının izinsiz olarak(!) İngilizlere satılmasıyla kuyular İngilizlerin eline geçmiştir.

Bu arada Türkiye’de de işgalci güçlere karşı büyük bir direniş başlatılmış, oluşturulan Misak-ı Milli (Milli Yemin) çerçevesinde bağımsızlık mücadelesine dolayısı ile de bir “Kurtuluş Savaşı’na” girilmiştir. Buraya kadar her şey normalmiş gibi gözükse de aslında asıl tuhaflıklar bundan sonra başlamaktadır. Çünkü Musul ve Kerkük Türkiye’de başlatılmış olan bu milli hareketin “Misak-ı Milli” sınırlarına dâhildir. Dolayısıyla bu “yemine” göre, bu sınırların içerisi vatan kabul edilmiş ve bu vatandan en son düşman kovuluncaya kadar gerekirse bütün canların feda edileceği üzerine and içilmiştir. Sonuçta “vatan kutsaldır” ve “ya istiklal ya ölüm” ilkesi doğrultusunda hareket edilmektedir. Fakat her nasılsa mesele birden bire “Misak-ı Milli” sınırlarından, Musul ve Kerkük petrollerinde Türkiye’nin payı meselesine dönmüştür. İngilizler olayı bu boyuta çekerek çok ciddi bir siyasi manevra yapmışlar ve meseleyi kendilerine has bir mesele haline getirmişlerdir. Böylelikle Musul-Kerkük dolayısıyla da petrol kuyuları tamamen kendi işgali altında bulunan, diğer galip devletlerin üzerinde herhangi bir hak iddia edemeyeceği Irak tarafında bırakılmış oldu. Bu İngiltere açısından petrol kuyularına sahip olma konusunda en az risk teşkil eden bir çözümdür. Türkiye’nin “Misak-ı Milli” sınırlarıyla ilgili hususa gelince; Bu konuda Özdemir Bey komutasındaki birlikler bölgedeki aşiretlerin de desteğiyle “Derbent Muharebesinde” İngilizleri geri püskürtmeyi başarmış, bu olay bölge insanında güven duygusunu yeniden tesis etmiş ve düşmana karşı tekrar bir güç oluşturmalarını sağlamıştır. Süleymaniye, Kerkük ve Musul bölgesi halkı, bağlılıklarını bildirmek için, vergilerini Ankara’ya göndermeye başlamışlardır. Bölgede Müslümanlar lehine değişen denge İngilizleri, Süleymaniye’yi terk etmeye mecbur etmiş ve aşiretler şehre girerek duruma hâkim olmuşlardır.

7 Eylül 1922’de Fevzi Paşa, Doğu ve el-Cezîre cepheleri komutanlarına Musul’u geri almak için hareket emri vermiştir. Bunun için de aşiretler ve yerli halktan kuvvet tedarik olunarak Özdemir Bey Müfrezesi takviye edilmiş ve İmâdiye-Süleymaniye hattı üzerinden Musul-Kerkük’e taarruzla görevlendirilmiştir. Tam da bu sırada ve her nedense birden bire “Batı Anadolu ve Boğazlar bölgesinde kuvvet bulundurulması ihtiyacı ortaya çıkmış ve hazırlanan bu kuvvetler batıya kaydırılmıştır”. Eğer tarihler bizi yanıltmıyorsa; 26 Ağustos 1922 yılında başlayan “Büyük Taarruz” 30 Ağustos 1922 günü Yunan birliklerinin tamamen bozguna uğratılmasıyla son bulmuş, en son 9 Eylül’de İzmir’in kurtarılmasıyla bu savaş tamamlanmıştır. Dolayısıyla bu olay, planlanan Musul-Kerkük harekâtından öncedir. Yine Batı Anadolu ve Boğazlar bölgesinde önemli herhangi bir isyan veya ayaklanma hareketi olmadığına göre, tam da İngilizlerin Musul ve Kerkük’ten püskürtüleceği bir sırada bu batıya asker kaydırma ihtiyacı nereden doğmuştur? Geriye bir ihtimal kalıyor; birliklerin Musul-Kerkük bölgesinden batıya kaydırılmaya başladığı tarih ve o günün ulaşım şartları göz önünde bulundurulduğunda, bu hazırlıkların Saltanat’ın kaldırılmasına yönelik hazırlıklar olduğu göze çarpıyor. Çünkü 1 Kasım 1922 kaldırılan “Saltanat”, bazı tarihi kaynaklarda bahsedildiği üzere babadan oğula geçen padişahlık sisteminin kaldırılması değildir. Tam tersi, kendilerinin de ifade ettiği gibi; “Padişahlıkla Halifeliğin birbirinden ayrılması” daha doğru bir ifadeyle “Halife’nin otoritesinin elinden alınmasıdır” ve Hilafet makamının sembolik bir hale getirilmesidir. Bu da ümmetin hoşuna gitmeyecek ve ümmeti karşı harekete geçirebilecek bir durumdur. İşte tedbirler bunun içindir. Bu olayın ardından Halife VI. Mehmed Vahidettin İstanbul’dan ayrılmıştır. Musul-Kerkük meselesinin çözümü hususundaki bir başka tuhaf durum, her iki tarafın da yaklaşan Lozan Konferansı sebebiyle meseleyi diplomatik yollardan çözmeyi daha münasip görmeleridir. Oysa o an içinde bulundukları durum itibarıyla bunu yalnızca İngilizlerin istemesi gerekirdi.

Böylece Musul-Kerkük meselesinin çözümü; “maskelerin düştüğü ve gerçek yüzlerin ortaya çıktığı“ 24 Temmuz 1923 tarihindeki Lozan Konferansı’na kalmıştır. Lozan Konferansı’nda da meseleyle ilgili olarak tarafların görüşmelerinden (Türkiye-İngiltere) herhangi bir sonuç alınamadığından ve taraflar “Musul” konusunda anlaşamadıkları için (ki bu anlaşmazlık meseleyi tamamen iki tarafın özel meselesi haline getirmek ve diğer müttefikleri devre dışı bırakmak içindir), “Irak sınırının nihai şekli iki tarafın daha sonra gerçekleştirecekleri görüşmelerle belirlenecektir” şeklinde bir karar alınmıştır. Sonuç olarak da 5 Haziran 1926 tarihinde iki tarafın anlaşmaları neticesinde Irak sınırının nihai şekli ortaya konulmuştur. Bu anlaşmanın 14. maddesine göre; Türkiye’nin Musul’u Irak’a bırakması karşılığında, 25 yıl süreyle Irak petrollerinin yıllık gelirinden %10 pay alacaktır. Bu da yıllık 5.5 milyon sterlinlik bir miktara tekabül etmektedir. İşte bu konudaki nihai çözümün hikâyesi bu şekildedir. Bu çözümle birlikte Irak sınırı netleşmiş, Musul’un Irak’a bırakılmasıyla birlikte de İngilizler Irak petrollerinin tek sahibi olmuşlardır, ya da bir başka ifadeyle o zengin petrol yatakları onlara peşkeş çekilmiştir. 

İşte I. Dünya Savaşı’nın öncesinde ve sonrasında Irak üzerinde oynanan oyunlar bu şekildedir. Şüphesiz ki dönemin I. Devleti konumunda oturan İngiltere bu gelişmelerin hiç birinden gafil değildir. Hatta bu gelişmelerin tamamına yakınında bizzat onun parmağı vardır. Osmanlı İslam Devleti’nin yıkılmasından yeni kurulan devletlere, bu devletlerin sınırlarının belirlenmesinden sahip oldukları zenginliklerin taksimine kadar bütün gelişmelere öncülük etmiştir. Bu yüzden I. Dünya Savaşı’ndan sonraki “Irak Petrolleri” ve “Irak Sınırı” meselesinin diğer aktörü olan Türkiye aslında bu konunun etkisiz elemanıdır. Onun girişimleri İngiltere’nin petrol kuyularının “tek sahibi” olmasını sağlamıştır. 

Türkiye’nin I. Dünya Savaşı sonrasında vermiş olduğu mücadele, cephelerde elde edilen zaferlerden sonra yeni bir devletin kurulması ve bu yeni devletin siyasi pazarlıkların yapıldığı anlaşmalarda elde ettiği başarılar son dönemin tarihi kaynaklarında yerini almıştır. Ancak bu süreçle ilgili sorgulanan ve çelişkilerle dolu birçok husus mevcuttur. Sadece stratejik açıdan önemli olan hususların hiç birisinde başarı elde edememesi bu çelişkileri doğrulamaktadır. Boğazlar Meselesi, Kıbrıs Meselesi, bu gün “Yunan Adaları” olarak bilinen adalar, sahip olduğu zenginlikleri ve yer altı kaynakları üzerindeki tasarrufu, kurulan devletin dışında Osmanlı Devleti’nden olanca zenginlikleri ve bereketiyle kalan milyonlarca kilometre karelik alan ve yazımızın da konusu olan Irak… Misak-ı Milli sınırları içerisinde olmasına rağmen sadece 25 yıl süreyle yıllık petrol gelirlerinin %10’u karşılığında Musul ve Kerkük’ten vazgeçilmesi bile bu çelişkileri doğrulamak için yeterlidir. Üstelik İngilizleri o bölgeden çıkarabilecek şartlar mevcutken bunların yapılması meseleye başka bir izah şekli bırakmamaktadır. Bu yüzden Türkiye’nin diğer stratejik meselelerde olduğu gibi Irak meselesinde de etkisiz eleman olması doğaldır.


Devam Edecek…


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz