LAİK JAKOBENLERİN SON HAMLESİ; KILIÇDAROĞLU!

Editör


Geçtiğimiz yıl siyasi partilerde bir takım hareketlilikler olmuş ve neticede DP ve ANAP DP’nin altında birleşerek genel başkanlığa Hüsamettin Cindoruk getirilmiş, Mustafa Sarıgül Türkiye Değişim Hareketi (TDH)’ni, Rahşan Ecevit DSP’den istifa ederek DSHP’yi ve Abdullatif Şener’de Türkiye Partisi (TP)’yi kurmuştur. Dergimizin 58. sayısında “Siyasî Partilerdeki Hareketlilik ve Yeni Oluşumlar, AKP için Sonun Başlangıcı mı?” adlı yazımda bu hareketlilikleri ele almış ve bu hareketliliğin laik jakobenlerin AKP’ye alternatif üretme ve AKP’yi zayıflatma hamleleri olduğunu söylemiştim. Geçtiğimiz Mayıs ayında CHP’de gerçekleşen bazı olaylar ve neticesinde genel başkanlığa Kemal Kılıçdaroğlu’nun getirilmesi ise yine jakoben laiklerin bir hamlesi olup, bunu izahı şu şekildedir: Bilindiği üzere CHP tabanı kurulduğu günden beri laikler diye tanımlanan anti-Amerikancı ve daha çok Avrupa aşığı, İngiliz modelini benimseyen bir yapıya sahiptir. Fakat eski genel başkan Deniz Baykal ve bazı yöneticilerinin izledikleri siyaset daha sonra değişime uğramış ve güce meylederek ABD istikametinde yol almıştır. CHP her ne kadar AKP ile bir mücadelede gözükse de, bu kasıtlı tasarlanmış bir yanıltmadan ibarettir. Bunu CHP’nin verdiği destekle Siirt seçimlerinin iptal edilerek Erdoğan’ın milletvekili olmasında, AKP aleyhine ciddi bir muhalefet anlayışına girmemesinde ve Başbakan Recep Erdoğan’ın geçmişteki bazı sözlerinden anlayabiliyoruz. Başbakan Erdoğan; “Biz muhalefetten (CHP) memnunuz”, “Allah CHP’yi başımızdan eksik etmesin”, “Deniz Baykal gibi bir muhalefet başkanı zor bulunur” ve “CHP asla iktidar olamaz, onlar muhalefette kalmaya razılar” gibi sözleriyle dile getirmiştir. Her ne kadar CHP’nin tabanı bunun farkında olmasa da partinin esas yöneticileri bunun farkındaydı ve Deniz Baykal ve adamlarını CHP’den tasfiye etmek için sürekli mücadele ediyorlardı.

Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün yapılan bir kongrede genel başkan adayı gösterilmesi, Baykal’a yakınlığı ile bilinen yönetici Mehmet Sevigen’in bir soruşturmadan ötürü istifaya zorlanması buna örnektir. Ancak Deniz Baykal kalesi kolay kolay yıkılamamış ve süreç uzamıştır. Deniz Baykal ve adamlarını bu şekilde tasfiye etmeyi başaramayan CHP’nin ve Türkiye’nin derin zevatı, bu kez sinsice bir çalışma ile CHP’yi Deniz Baykal’dan kurtarmıştır. Nitekim Kemal Kılıçdaroğlu Mayıs ayındaki kongreye bir oyun hazırlamaksızın direkt olarak aday gösterilse idi, herhalde sonu Mustafa Sarıgül’den pekte farklı olmayacaktı ve 2011 seçimlerinde CHP’ye giden oylar bir şekilde AKP’ye yarayacaktı. Özetle, Deniz Baykal’ı istifa etmek zorunda bırakan görüntüleri ifşa edip Kemal Kılıçdaroğlu’nun yolunu açanlar, Ergenekoncu zihniyete sahip olan laik Kemalist zevattır. Başbakan Erdoğan’ın Deniz Baykal’a hitaben “yaşananlardan bizi sorumlu tutacağına bu kirli oyunu hazırlayanları, avukatlığını yaptığın Ergenekon’da ara” şeklinde ki sözleri bu görüşü teyit etmektedir. Zira Erdoğan’ın bu yaşananlardan habersiz olması elbette düşünülemez.

CHP’nin yeni genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve yönetime getirdiği yeni isimlerin CHP’yi istenilen istikamete soktuğunu kendileriyle aynı safta bulunan laik kemalist güruhtan aldığı destekten de anlamak mümkündür. Zira Rahşan Ecevit gibi İngiliz siyasetini seven bir isim CHP kongresine katılarak desteğini göstermiş ve hatta kurduğu yeni partisi DSHP’ yi CHP’ye ilhak etme sinyallerini vermiştir. Hüsamettin Cindoruk’da dahil pek çok isim Kılıçdaroğlu’nu tebrik ederek memnuniyetini bildirmiştir. Anlaşılan odur ki dünya’nın pek çok yerinde devam eden ABD-İngiltere merkezli odakların çatışması siyasi partilerin içinde dahi yaşanmaktadır. Hatta en son ki Saadet Partisi’nin kongresinde de yaşananlar buna örnek verilebilir. 

Kılıçdaroğlu her ne kadar bu laik kemalist güruhun yeni temsilcisi olsa da, üslup bakımından bugüne kadar benimsenenden farklı hareket etmektedir. Halkla bütünleşmekte ve Erdoğan gibi halkın içerisinden gelen adam profiline sahip olmaya çalışmaktadır. Çünkü ilk yöneticilerinden beri CHP’nin anlayışı halktan uzak duran ve halkını basit gören bir anlayıştır. Bu değişimle birlikte bu güruh PKK ve “İsrail” üzerinden AKP’yi dolayısıyla ABD’yi sıkıştırmaya devam edecektir. Kâfir ABD ise Türkiye’de ele geçirdiği kaleleri de kullanarak yalnız Türkiye’deki değil Ortadoğu, AFPAK ve Kafkaslar’daki nüfusunu artırmaya devam edecektir. Her ne kadar “İsrail” ve KKTC kısmen İngilizci zihniyetli yöneticiler eline geçse de, ABD Türkiye üzeriden yenidünya siyasetini yürütmeye devam edecektir.

Müslümanların başına gelen yöneticiler ister İngilizci jakoben zihniyete, ister Amerikancı ılımlı zihniyete sahip olsun fark etmez. Müslümanlar bu iki durumda da kaybetmeye mahkûmdurlar. Zira her iki zihniyette İslam’dan nefret etmekte ve İslam’ın hayata hâkim kılınmasını engellemek için ellerinden geleni yapmışlar, yapmaktalar ve yapacaklardır. Bu nedenle Müslümanların böyle zihniyete sahip demokratik partilerden doğu ile batı kadar uzak durmaları ve aynı ölçüde nefret etmeleri gerekir. Fakat siyasetten uzak durmamalı bilakis Allah Azze ve Celle’nin emri gereği İslam’ı yeryüzüne hâkim kılacak (demokratik olmayan) İslamî partiler kurmalı veya bu gaye uğruna kurulmuş, hak sözü söylemekten asla geri durmayan, köklü değişim için çalışan kitleler ile birlikte çalışmalıdırlar. Konuyla alakalı olarak Allah Celle Celaluhu’nun kesinlik ifade eden emri şu şekildedir:

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Hem sizden müteşekkil, önde giden hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âli İmran 104) 

Allah, bizi bir an önce Ömer RadiyAllahu Anh gibi adaletli, Abdülhamit Han gibi zeki Halifelerle, Selahattin Eyyubi ve Fatih Sultan gibi şerefli ve izzetli komutanlarla buluştursun ve kâfir “İsrail” ve ABD’ye haddini bildirelim. 

Murat SAVAŞ 


O NE DERSE “O”

Saadet Partisinin 11 Temmuz 2010 da gerçekleştirilen kurultayında Erbakan’ın yeşil listesi ile Numan Kurtulmuş’un beyaz listesi yüzünden tartışmalar yaşanmış ve üçüncü tur elemelerde yaklaşık 1200 delenin 310’unun oyunu alabilen Numan Kurtulmuş tekrardan genel başkan seçilmiştir. Tek adaylı bir kongrede bu kadar düşük oy alan başka bir genel başkan yoktur herhalde!

Biz bu hususta kamuoyuna lanse edilen kurultayla alakalı detayları ele almakla birlikte, ayrıca kamuoyu nezdinde manipüle edilmeye çalışılan detayları da gün yüzüne çıkarmaya çalışacağız. Bu noktada meselenin daha net bir şekilde anlaşılabilirliği açısından Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuşun kurultay öncesinde basına vermiş olduğu beyanatları ele alalım. Burada Kurtulmuş’un 30 Haziran 2010 tarihli Milliyet Gazetesi yazarı Taha Akyol’a verdiği röportaj konumuza ışık tutacaktır.

“Bana Sayın Erbakan’ın hiç müdahalesi olmadı ama partimiz üzerinde bir ‘Erbakan vesayeti’ olduğuna dair kamuoyunda bir algı var. Kongremizde bu algıyı kaldıracağız. Hem söylem, hem kadro olarak!”

Yine aynı Kurtulmuş 10 Temmuz 2010 tarihli Ülke TV’de yapmış olduğu söyleşide parti içerisinde hizipleşme mi var? sorusuna şöyle cevap vermekteydi;

“Bunlar medyaya yansımış olan gerçeği yansıtmayan görüşlerdir. 26 Ekim 2008 kongresinde 40 yıl bu bayrağı taşımış olan nesilden devraldık. Bize devrettiler. Bu bir bayrak yarışıdır. Bizim üzerimize düşen de, sizin de söylediğiniz gibi Saadet Partisi'ni bir iktidar alternatifi haline getirmek. Çok şükür 26 Ekim'den bu yana da bu konuda fevkalade ciddi mesafe aldık. Türkiye'de bizden sonraki nesillere bu bayrağı en yüksek noktada devretmektir. Bu çerçeveden baktığımızda bizim yeni dönemde kullandığımız yeni siyaset üslubu, yeni yöntemlerimiz, yeni muhtevamız toplumun geniş kesimleri tarafından Saadet Partisi'ni ilgiyle takip edilen bir parti haline getirmiştir. Çok net söylüyorum ki Saadet Partisi bugün son seçimde aldığı yüzde 5,5 oyun çok üstünde muameleye tabi tutulmaktadır. Siyaseti yeniden formatlamaya gayret ediyoruz, bu anlamda söylediklerimizin, ortaya koyduğumuz dosya ve projelerin iktidar ve muhalefet partileri tarafından dikkate alındığını görüyoruz. Bu bizim için sevindiricidir.”

Bu söylemler bir zamanlar Erbakan’ın kalifiye elaman olarak yetiştirdiği siyasi açıdan çocukları hükmünde olan Recep Erdoğan ve Abdullah Gül’ün birlikte hizmet ettiği kesimlerin muhalifine Erdoğan’ın ‘’Ben o gömleği çıkardım’’ sözünün delalet ettiği vakıada da olduğu gibi aynı şekilde Numan Kurtulmuş’unda ifadelerinin aynı minval üzere olduğunu ve kendisiyle birlikte partisinin de kabuk değiştirdiğini açık bir şekilde müşahede etmekteyiz. Yine bu hususta Şevket Kazan’ın kurultay sonrası ekranlara çıkıp Kurtulmuş’u ihanetle suçlaması ve ertesi gün yine objektifler karşısında ağlayıp Milli Görüşün dağıldığı yönünde yorum yapması ve kendisinin seçimlere girmeyip kurultayın yeniden yapılmasını gerektiğini beyan etti. Kurultayda meydana çıkan bu tutum Saadet Partisinin toplum nazarında eleştirilmesine yol açtı. Her nedense Erbakan’ın rahle-i tedrisatında yetişen öğrencileri daha sonra kendisi ile ters düşüyor. Bunda Erbakan’ın liderlik hırsının ve tek adam oluşunun büyük önemi olsa gerek. 

Siyasi hayatı boyunca Müslümanlara verdiği sözleri tutamayan Erbakan’ın bu defa kendisine verilen sözleri tutmayanlara karşı sergilediği tavır hiç de hoş değildi. Bu tavır kendisini ve camiasını giderek yalnızlaştırmaktadır. Kendisiyle birlikte oğlu ve kızı da pes etmemiş ve yeniden kurultay yapılacağını dile getirip Kurtulmuş’ vesayetine son vereceklerini belirtmişlerdir. 

Şahsi liderliğinin olduğu, fikir yerine şahısların üzerine kaim olan ve sahih kitleleşme metodundan yoksun olan siyasi hareketler asla bu tahakkümden kurtulamazlar. Ve bu türden bencil çıkarlar neticesinde binlerce Müslüman’ın emek ve para harcayarak desteklediği çalışmalarla bir yere ulaşamazlar.

Selman SURUÇ



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz