YAHUDİLERE KARŞI SİYÂSÎ UYANIKLIK

Editör


Allah Subhânehu’nun Bakara Suresi’nde değindiği Yahudilerin habis tabiatları, tuzak dolu kindar siyâsî işleri, fiyaskoyla kesik kalan girişimleri ve hastalıklı manevraları bağlamında, İslâm ve İslâm’ın taşınması bakımından yerel ve devletlerarası vâkıada uyanıklığa dair şer’î hükmü kavramak için biraz durup düşünmek kaçınılmazdır. 

Görünümün daha da netleşmesi için bu hususun Mekke’de nasıl cereyan ettiğine iyice bakmak gerekir. Nitekim Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahâbesi Rıdvânullahi Aleyhim Ecmain o kâfir câhilî Mekke toplumunda fikrî ve siyâsî olarak mücâdele ediyordu. Akabinde bu fikrî ve siyâsî mücâdeleyi ve keza Müslümanların İslâm’ı tatbik ettikleri, hadleri ikâme ettikleri, orduları harekete geçirdikleri ve İslâm’ı Dâvet ve Cihâd yoluyla yaydıkları bir devlete sahip oldukları Medîne’de, genel olarak kâfirlere, özel olarak Yahudilere karşı yürüttükleri maddî mücâdele konusunu düşünmeye geçebiliriz.

Öncelikle Medîne’de İslâmî Devlet kurulmadan evvel Mekke’de İslâmî Dâvet’in taşındığı dönemde küfre ve ehline karşı yürütülen siyâsî ve fikrî mücâdelenin vakıasını gözler önüne sermekle başlayalım.

Mevcut şer’î delillerin ve cereyan eden vâkıaların istikrâ’ından aşağıdaki hususlar açığa çıkmaktadır:

Birincisi: Mekke’de Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e inen âyetler, İslâmî Akîde’yi beyân ediyordu ki bu kâfir câhilî toplum küfrün karanlıklarından İslâm’ın aydınlığına çıkabilsin. Kezâ o dönemde inen âyetler, Küfür itikatlarının bozukluğunu, hurâfelerinin ve putlarının sefihliğini açıklıyor, fikrî olarak onlara karşı güçlü deliller sunuyordu. Dolayısıyla İslâmî Dâvet ile küfür ve ehli arasındaki çatışma akâidî ve fikrî bir çatışma olmasının yanı sıra küfrün elebaşlarının iç yüzünü açıklamaya, komplolarını ifşa etmeye, İslâm’a ve Müslümanlara karşı kinlerini ve nefretlerini açığa çıkarmaya, keza insanları Allah’ın yolundan saptırma girişimlerini, İslâm’ı taşıyanlara yaptıkları işkenceleri ve onlara ettikleri eziyetleri ayıplamaya, sonra Allah’a dâvetin karşısına dikilen, zulüm, karanlık ve şer saçan küfrün o elebaşlarının önünde durmaya yönelik siyâsî bir mücâdele de süregeliyordu. 

Burada İslâmî Dâvet ile küfür ve ehli arasındaki akâidî ve fikrî çatışma konusundan ziyâde Kur’ân’ın, açığa vurdukları fesâdı ve içlerinde gizledikleri habisliği dile getiren, İslâm’a ve Müslümanlara karşı komplolarını, saptırmalarını ve tuzaklarını ifşa eden ayetlerde capcanlı bir vasıfla vasfettiği üzere küfrün elebaşlarına karşı siyâsî uyanıklık konusu üzerinde duracağız:

  1. İşte Ebu Leheb! Allah Subhânehu, onun küfür üzere helâk olacağını, azabı geciktirmede mallarının ona hiçbir fayda vermeyeceğini, bilakis Cehennem ateşinde ebedi olarak kalacağını, en çirkin davranışlarıyla, Rasulullah Salavâtullahi ve Selâmuhu Aleyh’in yoluna O’na eziyet etmek için dikenler atmasıyla ona ortak olan karısının da onunla birlikte olacağını beyan etmiştir.

  2. İşte Velîd ibn-ul Muğîra! Yanına gittiği vakit Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ona Kur’ân okumuş, etkisinden âdeta çarpılmış, Ebu Cehl bunu haber alınca ona gidip “Ey amca, kavmine Muhammed hakkında öyle bir söz söyle ki O’nu inkâr ettiğini ve kerih gördüğünü bilsinler.” Dedi ki: “Ne diyeyim? Vallahi içinizde benden daha iyi şiir bilen bir adam yoktur. Vallahi O’nun söyledikleri bunun (şiir) gibi bir şeye benzemiyor. Vallahi O’nun sözünde kesinlikle bir halâvet (tatlılık) ve üzerinde kesinlikle bir talâvet (ışıltı) vardır. Muhakkak ki O’nun (Kur’ân’ın) en yukarısında da kesinlikle bir aydınlık vardır, en aşağısında da kesinlikle bir parlaklık vardır. Muhakkak ki O kesinlikle en üstündür ve O’na asla üstün gelinemez. Muhakkak O, kesinlikle altında kalanları mahvedecektir.” Dedi ki: “Sen O’nun hakkında böyle konuştukça kavmin asla senden razı olmayacak.” Dedi ki: “Bırak da beni (iyice) düşüneyim.” İyice düşündükten sonra şöyle dedi: “Bu, başkalarına tesir eden müessir bir sihirdir.

  3. İşte Ebu Cehl! Müslümanları korkutuyor, onlara tehditler savuruyordu ve diyordu ki: “Muhammed sizin aranızda yüzünü toprağa buluyor mu?” Denildi ki: “Evet” Dedi ki: “Lât ve Uzza’ya yemin olsun ki O’nu öyle (secde) yaparken görürsem, muhakkak boynunu tutup eğer, yüzünü toprağa bularım.” O Ebu Cehl, Allah’ın âyetleriyle alay ediyor, hurma ve yağ getirip “Zıkkımlanın, Muhammed’in size vaad ettiği zakkum işte budur” diyordu.

  4. İşte Ahnes ibnu Şerîk! Fesat ve ifsat peşinde koşuyor, çokça yalan söylüyor, en hakir görüşleri savunuyordu. Bunun üzerine Allahu Teâlâ onun tabiatının ve nesebinin bozukluğu hakkında son derece beliğ ve apaçık sözlerle âyetlerini indirdi.

  5. İşte Ukbe ibnu Ebî Muayyıt! Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in meclisinde oturuyor, Ubeyy ibnu Halef de onu oradan men ediyordu.

İşte bu âyetler ve diğer ilgili âyetler, İslâmî Dâvet karşısında dikilen müessir güç odaklarına karşı siyâsî uyanıklığın ve entrikalarını, komplolarını, kin ve nefretlerini, kalleşlik ve sinsilik dolu azgın karakterlerini, İslâm’ın ve Müslümanların amansız düşmanı olan öteki küfür elebaşlarıyla irtibatlarını ifşa etmenin ehemmiyetini beyân etmektedir ki üzerinde ilerledikleri yol, İslâm Dâveti’ni taşıyanlar için aydınlanabilsin, güçleri yettiğince, ellerinden geldiğince arkadan yapılabilecek kalleşliklerden sakınabilsinler, adımlarını bastıkları yerlerdeki dikenlerden korunabilsinler, kuytuya düşmesinler, düşmanların kalelerini sarsabilsinler, savunma hatlarındaki gedikleri, hatta zayıf noktalarını tespit edebilsinler, onları nereden ve nasıl vurabileceklerini kestirebilsinler.

İkincisi: Hicret’in gerçekleşip Devlet’in kurulmasıyla İslâm’ın hâkimiyet ve otoritesi Medîne el-Münevvere’de tesis edildikten sonra İslâm düşmanlarına dönük bu siyâsî uyanıklık daha da arttı. Âyetler, hem İslâmî Akîde’nin, hem de küfür akâidlerinin beyânı hakkında inmeye devam ederken bu kez Mekke’deki Arap müşriklerine, Ehl-il Kitâb’ın, Yahudilerin ve Nasrânîlerin akâidini de ilâve etti. Kezâ saptırıcı, hak yoldan uzaklaştırıcı fikirlerin fesâdı hakkında inmeye devam ederken bu kez müessir yerel ve devletlerarası kuvvetlerle siyâsî mücâdele hakkında inmeye başladı. Böylece o denli geniş çaplı güç sahiplerine Mekke’deki kâfirler ve Arap müşriklerinden başka münâfıklar, Yahudiler, Nasrânîler, Fârisîler ve Rumlar da eklenmiş oldu. Akabinde bütün bunlara İslâm’ı Dâvet ve Cihâd ile yaymak üzere, Allah yolunda Cihâd yoluyla yürütülen maddî çatışma da eklendi.

Fakat biz burada Yahudilere karşı siyâsî çatışma üzerinde yoğunlaşacağız. Çünkü onlar, hem Medîne ve civar bölgelerinde İslâm Devleti’ne en yakın topluluklardandı, hem de İslâm’a ve Müslümanlara karşı entrikalarında, komplolarında ve tuzaklarında en habis, en iğrenç olanlardandı. Allahu Teâlâ onların ileri gelenlerinin karakterlerini ifşa etmiş, kinlerini ve tuzaklarını, onlarla, bilhassa siyâsî varlıklarıyla, yani onların Medîne’de İslâm Devleti’ne komşu devletleriyle karşı karşıya bulunulduğu sırada, muazzam bir ders olarak oldukça yeterli ve doyurucu bir biçimde beyân etmiştir:

  1. Onların Allah ile olan alâkası; Allah Subhânehu’yu ve nimetlerini inkârdır. Nitekim Mûsâ Aleyhi’s Selâm’ın Rabbi ile buluşmasına gitmesinin üzerinden çok geçmemişken, O’nun ardından buzağıyı ilah edinmişler, apaçık küfrü düşmüşlerdi. Mûsâ Aleyhi’s Selâm yanlarına dönüp Allah da tevbelerini kabul ettikten sonra, bu kez de Allah’ı çıplak gözle görünceye kadar îmân etmeyi reddetmişler, böylece onları bir yıldırım yakalamıştı. Sonra Allah yine tevbelerini kabul etmiş, üzerlerine men ve selva (bıldırcın eti ve kudret helvası) indirmiş olduğu halde bu nimetleri de inkâr etmişler, kendilerini Allah’ın cezalandırmasına ve şiddetli azâbına uğratarak nefislerine zulmetmişlerdi.

  2. Onların dinleri ile olan alâkası; tahrif ve nifâktır: Onlar Tevrât’ı bile bile tahrif etmişler, Râsul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in niteliğinin farkında oldukları halde değiştirmişler, emrolundukları hükümleri iyice belledikten sonra yüz çevirmişlerdir. Sonra îmânlarını ilan edeceklerine dair dil ucuyla verecekleri sözlerin kendilerine zarar vermeyeceği yorumunda bulunarak nifâka saplanmışlar, komplolarını ve küfürlerini gizleme gayreti içerisine girmişlerdir.

  3. Onların Nebîleri ile olan alâkası; kalleşlik, öldürme ve hasettir: Nebîleri, onları arzulamadıkları şeylerle sorumlu tuttuğunda, O’nu katletmişler, O’na karşı kibirlenmişler, O’na tâbi olmaya yanaşmamışlardır. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in, kendi kitaplarında belirtilmiş sıfatları ve vasıflarıyla beklenen ve vaat edilen Nebî olduğundan kesinlikle emin oldukları halde, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıkları halde, el-Evs ve el-Hazrac kabilelerine karşı O’nunla muzaffer olacaklarını söyleyip durdukları halde, onları gönderilecek o Nebî ile korkutup O’nun tâbileri olacaklarını iddia ettikleri halde, o Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem kendilerine geldiğinde nasıl olur da sözde ataları olan İshâk Aleyhi’s Selâm’ın soyundan değil de İsmâîl Aleyhi’s Selâm’ın soyundan gelir diye kalpleri öfke, nefret ve hasetle dolmuş, doğruluğunu ve haklılığını bile bile Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e îmân etmemişlerdir.

  4. Onların verdikleri sözler ve yaptıkları sözleşmeler ile olan alâkası; bozmak ve yüz çevirmektir. Her ne zaman Allah onlardan bir mîsâk (söz) almışsa, muhakkak bozmuşlardır. Allah onlardan Tevrât’ı uygulayacaklarına dair bir mîsâk almış, fakat reddetmişler, bunun üzerine Allah onları, âdeta üzerlerine düşecek şekilde dağı üzerlerine yükselterek acıklı bir azapla korkutmuş, o vakit vazgeçmişler, ama sonra yine dönüp yüz çevirmişlerdir. Zîra sözlerini bozmak ve sözlerini yerine getirmekten yüz çevirmek onların vazgeçilmez saplantısıdır.

  5. Onların Allah’ın emrini uygulamak ile olan alâkası; çiğnemek, ayak sürümek, bahaneler üretmek, hilelere başvurmak ve tevillere kaçmaktır: Cumartesi günü (balık) avlanmaktan men edilmişler, ancak onlar avlanmadıkları Cumartesi günü gelen balıkları yakalamak için önceden ağlar atıp kanallar kazmışlar, Pazar günü gidip balıkları toplamışlar, böylece bile bile Cumartesi günü fiilen avlanmışlardır. Allah Yahudilere lanet etsin. Allah onlara iç yağlarını haram kıldı da onlar onu işleyip sattılar ve parasını yediler. (el-Buhârî 2071-2072; Muslim 2961) Kendilerine iç yağları tümüyle haram kılındığı halde onlar, o yağları yemek için değil de, aydınlanmak için yakıt ve gemiler için cila olacak şekilde işleyerek kullanıma elverişli hale getirmişlerdir.

 Sonra bir cana kıymışlar, ardından hepsi de kâtil olmadıklarını iddia etmişlerdir. Bunun üzerine Allah Subhânehu onlara bir inek boğazlamalarını emretmiş, o etin bir parçası öldürülen adama vurulmuş, böylece dirilip kendisini kimin öldürdüğünü söylemişti. Bu emir gelince, onu uygulanamaz hale getirmek için soru üstüne soru sorarak, açıklama üstüne açıklama isteyerek ayak sürümüşler, bir noktadan sonra daha fazla açıklama istemeye yol bulamayacak şekilde tıkanmışlar ve nihayet içlerindeki hastalık sonucu çok ağırlarına gitse de emri uygulamak zorunda kalmışlardır. 

  1. Onların kendileri dışındaki öteki insanlar ile olan alâkası; başkaları hakkında helâl-haram ayırt etmeksizin fesat ve ifsat, bile bile onlara kötülük etmeye kendilerini haklı ve layık görmektir. Onlar nezdinde “ümmiler” Yahudi olmayanlardır, dolayısıyla onlara karşı davranışlarında kötülük etmekte bir beis görmezler.

 Sonra onlar kendi dînlerine muhâlefet etmede de herhangi bir sakınca görmezler, bilhassa makam, otorite ve dünyevi iş gibi bir maslahat söz konusu olduğunda böyledir. Üstelik gerektiğinde Allah’ın âyetlerini az bir bedelle değiştirmekten, herhangi bir mal, menfaat, dünyevi kazanç karşılığında aykırı hüküm vermekten çekinmezler. Dolayısıyla onlar nezdinde sabit bir kıymet yoktur.

 Öte yandan düşman oldukları kesimler arasında savaş çıkarmak için gerekirse birbirleriyle savaşırlar, bu hususta içlerinde hiçbir sıkıntı hissetmezler. Zîra onlar nezdinde gâye, her ne şekilde olursa olsun vâsıtayı meşru kılar. Nitekim bu özelliklerini, el-Evs ve el-Hazrac kabileleri arasında savaş kışkırtıcılığı yaparken sergilemişlerdi. O zaman onlardan her bir grup farklı kabilelerle müttefik idi, kimi el-Evs ile kimi de el-Hazrac ile. Sonra her bir grup, iki kabilenin savaşarak birbirlerini zayıflatmaya devam etmelerini sağlamak için fitne ateşini sürekli körüklüyor, bu sırada dindaşları olan Yahudileri de öldürebiliyorlardı. Fakat hegemonya kurma ve otorite kazanma gibi bir maslahat söz konusu olduğu sürece onlar için bunda hiçbir sakınca yoktu. Hedefleri bu olduğu sürece birbirlerini katlederek dinlerine rahatlıkla muhâlefet edebiliyorlardı. 

 Müslümanları dînlerinden uzaklaştırmak için hadiseleri karıştırıyorlar, onları ayıplıyorlar, ümitsizlik saçıyorlar, bâtıl fikirler, inançlar ve görüşler yayıyorlar, komplolar planlıyorlardı. Kendi dillerinde sövmek ve yermek için kullanılan, ancak Arapça’da aynı harflerle Müslümanların Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e hitap ederken “Bizi gözet, bize mühlet ver” anlamında kullandıkları (Râina) kelimesini kullanmalarında olduğu gibi İslâm’ın ve Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in aleyhinde kullanmak üzere kelimelere kötü manalar yüklüyorlar, sözleri eğip büküyorlardı. Bu kelimeyi acımasızca istismar ediyorlar, kötü anlamıyla sıkça kullanıyorlardı. Allahu Teâlâ bu kelimenin kullanımını yasaklayan âyeti indirinceye dek bu şekilde Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e hitap etmekten vazgeçmediler. 

 Sonra Mü’minlere tesir edip içlerindeki haset sonucu onlar İslâm’dan döndürmek arzusuyla, İslâm’a ve Müslümanlara tuzak kurmak girişimiyle önce îmân ediyorlar, akabinde inkâr ediyorlardı.

 Başkalarını küçümserler, hakir görürler, oysa ne kuvvetleri, ne izzetleri, ne de zenginlik yahut güvenlik yönünden huzurları vardır. Şu iki durum hariç:

  1. Allah’tan bir ipe (Allah’ın ipine) sarılmaları halinde; Nebîleri ile birlikte îmân edenler ki bunlar sona ermiştir.

  2. İnsanlardan bir ipe (insanların ipine) sarılmaları halinde; başka devletler, güçler karşısında küçük düşüp tâbi olmalarıdır ki kâfir olup dînlerini tahrip ettiklerinden beri onlar bu hal üzeredirler. Aralarında hiçbir farklılık olmaksızın hepsi üzerinde açıkça görülen hal budur. İslâm öncesinde, kuvvetleri bazen Rumlara, bazen Fârisîlere tâbi olmaktan, sonra zayıflatmaya çalıştıkları el-Evs ve el-Hazrac arasında sık sık saf değiştirmekten kaynaklanıyordu. İslâm onların işini bitirince, zillet, meskenet ve Allah’ın gazâbına uğramış halde kalanların siyâsî varlıklarını yok etti. Öyle ki İslâm Devleti’nin -Hilâfet Devleti’nin- yıkılmasından sonra 20. yüzyıl boyunca sömürgeci kâfir devletlere yanaşıp yapışıncaya kadar hiçbir siyâsî varlığa sahip olamadılar. Bugün dahi onlar, kuvvetleri ve servetleri ile onları himayelerine alan yeryüzündeki bir yahut birkaç devlete boyun büküp itaat etmeye, onlara bağımlı kalmaya devam etmektedirler. Filistin topraklarını gaspetmiş işgâlci devletlerinin hali, gözler önünde durmakta, herhangi bir delile ihtiyaç duymamaktadır. Gerçek şu ki düşmanların en zayıfı, kendi özgül kuvvetinden, dayandığı başka bir kuvvetten, kendi imkânlarıyla sahip olduğu yeterli mâlî kaynaklardan mahrum olanıdır ve bugün Yahudiler bütün bunlardan mahrumdur, vâkıalar bunu kanıtlamaktadır. Allah’ın izniyle işlerinin bitmesi çok yakındır, Hilâfet’in yeniden dönüşü kadar yakındır, sınırlar boyunca Cihâd’ın yeniden başlatılması kadar yakındır. 

 Sözün özü şu ki gerek İslâmî Devlet’in ikâmesinden evvel Mekke’de küfrün elebaşları hakkında inenler olsun, gerekse İslâmî Devlet’in ikâmesi akabinde Medîne’de Yahudiler hakkında inenler olsun, bu muazzam âyetleri inceden inceye dikkatlice düşünenler göreceklerdir ki, Allah Subhânehu onların vâkıalarını ve karakterlerini, genel çerçeveyle yetinmeden oldukça açıklayıcı vasıflarla beyân etmiş ve pek çok meselede tafsilâta girmiştir. Bütün bunlar Müslümanlara, bilhassa yeryüzünde İslâmî hayatı yeniden başlatmak için çalışarak İslâm’ı taşıyanlara, gerek fertler, gerek topluluklar, cemaatler, gerekse devletler düzeyinde olsun müessir güç odaklarına karşı siyâsî vâkıayı dakik olarak bilmenin son derece ehemmiyetli bir iş olduğunu göstermiştir. Allah’ın Kitâbı ve Rasûlü Salavâtullahi ve Selâmuhu Aleyh’in Sünneti’nin gerektirdiği ve irşâd ettiği şekilde onlara karşı muamelelerde oldukça kritik olduğunu beyân etmek içindir ki, Müslüman etrafında cereyan eden her şeye karşı hikmet, basiret, ferâset ve kıvrak zekâ ile son derece uyanık olsun. Tuzağa ve gaflete düşmesin, ayağı kaymasın, aldatılmasın. Musibetler azmini, şevkini ve hevesini kırmasın. Felaketler onu sarsmasın, hep metin olsun ve zayıf anında yakalanmasın. Peşinden gelen sinsi adımların sesinin, kendisine fırlatılan okun yönünün ve üzerine sallanan kılıcın şakırtısının farkında olmadığı halde arkadan vurulmasın. Bilakis Müslümanların dertleriyle dertlensin, düşmanın gediklerinden bir gediğin önünde yahut İslâm’ın gözetleme kulelerinden bir kulenin (suğra) gerisinde sapasağlam durabilsin, tehlikede de güvenlikte de hep tetikte olabilsin, yalçın kayalar gibi hak üzere dimdik sabit kalabilsin. 

Şeyh Ebu Yâsîn’in “et-Teysîr fî Usûl-it Tefsîr” isimli kıymetli eserinden alınmıştır.



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz