HANGİ AK PARTİ? HANGİ DAVA?

Yılmaz Çelik

Sevgili okurlar bu makalemde size, umduklarını bulamayanların vakasını anlatacağım.

İslâm ümmeti yitiği olan Hilâfet’ini kaybettikten sonra oradan oraya savruldu. Her ne zaman ümmet yitiğini tekrar bulmak istese, bu konuda kıyama kalkmak istese bir üst akıl hemen devreye giriyor ve ümmeti hatalı ve saptırıcı yanlış yollara sürüklüyordu. Türkiye toplumu bir dönem ezanı Arapça aslına çeviren Demokrat Partiyi “İslâmi” bir parti olarak görmüş ve onu senelerce desteklemiştir. Daha sonra ise Demokrat Parti’den daha fazla İslâmi görünüme sahip olan Milli Nizam Partisine yönelmiştir. Bugün de -sözde- İslâmi birtakım söylemlere sahip ve bu zincirin son halkası olan AK Parti ile kandırılmaktadır.

İşte biz bu makalede, “AK Partinin gerçekten bir “davası” var mıdır?”, varsa “Bu davanın içeriği nedir?” sorularına cevap arayacağız.

AK Parti 2002 yılında iktidara geldiğinde gerçek bir lidere hasret kalan İslâm ümmeti, ne kadar da heveslenmiş, nasıl da ümitlenmişti. Eski izzetli günlerine dönecekleri ümidiyle AK Partiye, kalplerinin kapılarını açmışlardı. Ama o bu fırsatı kaçırdı ve bu şerefi elinin tersiyle itti. Allah’ın indirdiği en üstün din olan İslâm’ı hayata hâkim kılmaktansa Batılıların projelerine meyletti. Belki Batılıların nezdinde bir itibar kazandı ama Müslümanlar nezdinde itibarını kaybetti.

2002 yılında iktidara gelen AK Parti, ülke yönetimine hakim olan jakoben İngiliz anlayışı terk etti ve yerine daha liberal/özgürlükçü Amerikan demokrasisini benimsedi. Bu değişiklikle halkı yönettiğinde toplumun kendisine olan teveccühünü gördü. Zira halk İslâmi değerlerine yönelik süregelen baskıdan ciddi manada rahatsızdı. Özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İslâmi bir görüntüye sahip olması yani namaz kılması, Kur’an okuması, eşinin başörtülü olması, Müslümanlar içerisinde büyük bir etki meydana getirdi. Ümmet Erdoğan’ı bu özelliklerinden dolayı sevmeye başladı, ona büyük bir teveccüh gösterdi.

AK Parti Amerika’nın kendisine vermiş olduğu siyasi destekle halkı memnun edici birtakım icraatlar ortaya koydu. Mesela; senelerdir kangren hâline gelmiş eğitim ve kamudaki başörtüsü yasağını kaldırdı. Ancak bunu bir yasa ile garanti altına almak yerine “toplumsal bir mutabakat” ile “çözüme” kavuşturdu. Devlet daireleri, üniversiteler, ordu ve emniyet içerisindeki bayanların başörtüsü takma yasağı böylece sona ermiş oldu. İmam Hatip okullarına getirilen kısıtlamaları kaldırdı. Bu ve benzeri atılan adımlar, Müslümanlar nezdinde “İslâmi” icraatlar olarak algılandı. Hâlbuki AK Parti bunları “demokratik özgürlükler” çerçevesinde yapıyordu. Bir taraftan halkı memnun edici adımlar atarken, diğer yandan sömürgeci kâfirleri razı eden kapitalist demokratik küfür nizamını tatbik ediyordu. Öyle ki içeride laik, Kemalist, demokrat bir zümreyi razı etmek ve dışarıda da kendisini iktidara getiren Amerika’yı ve Batı’yı memnun etmek adına Allah’ın haram kıldığı zina suç olmaktan çıkartıldı. Bu durumu, özellikle zinayı serbest bırakma noktasında Erdoğan kendi ağzından şöyle ifade etti. “Biz AB’nin talepleri vs. doğrultusunda orada (zinayı serbest bırakma noktasında) böyle bir adımı attık ama yanlış yapmışız…” Oysaki Allah Subhanehu ve Teâlâ zinayı kesin bir şekilde haram kılmış ve şöyle buyurmuştur:

[وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً] “Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur.”[1]

Yine faiz, bankacılık, parasal sistem ve buna benzer münkerleri yaygınlaştırıcı bir siyaset takip etti. Allah Subhanehu ve Teâlâ faizi, “Allah ve Rasulü’ne savaş açmak” olarak ifade etmiş ve şöyle buyurmuştur:

[فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۚ] “Şayet böyle yapmazsanız, (yani faizden arta kalanı terk etmezseniz) Allah’a ve Rasulü’ne karşı savaş açtığınızı bilin.”[2] Buna rağmen ekonomik krizin hissedildiği dönemlerde halkı memnun etmek için verilen faizli kredileri bir müjde haberi olarak vermiştir. Keşke AK Parti, Batı’yı razı etmek için uğraşacağına Allah’ı razı etmek için uğraşsaydı ve Batılıların talep ettiği adımları atmak yerine Allah’ın ve Rasulü’nün talep ettiği adımları atsaydı. Zira kâfirlere itaat edip İslâm’dan yüz çevirmek hem bu dünyada pişmanlık hem de ahirette büyük bir hüsrandır. Yani Batı’yı razı etmek adına Allah’ın haramları helal ve helal kıldıkları ise haram olarak tatbik ediliyordu. Mesela; Bir dönem başbakan olan Binali Yıldırım 2014 senesinde yapmış olduğu bir konuşmada “Biz iktidara gelmeden Tekirdağ’da iki rakı fabrikası vardı. Fakat biz bunu 18’e çıkardık.” diyerek bununla övünmüştür.

Hâlbuki Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

[يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ]

“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi iğrenç şeylerden ibarettir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”[3]

AK Parti Kemalizm konusunda da son derece inişli çıkışlı bir politika izlemiştir. İktidara gelmeden önce bu konuda Müslümanları istismar etmiş ve ciddi bir şekilde makas değiştirmiştir. Erdoğan’ın 1994 yılında, “Elhamdülillah şeriatçıyız”; 1996’da “Türkiye’nin yarınında artık Kemalizm’e ve Kemalizm benzeri rejimlere, sistemlere yer yoktur”; yine aynı yıllarda, “Hem laik hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın ya laik.” sözlerinden bugünlere gelindi. Ve yıl 2021… Hem laiklik hem de Atatürkçülük revaçta… Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı olan Erdoğan; Müslümanları hem laiklik hem de Kemalizm’e davet ediyor…

Dönemin Başbakanı Binali Yıldırım da, “Şaşkınlıkla takip ettik ki, birileri tüm Türkiye’nin ortak değeri olan Atatürk’ü hâlâ tekellerinde görmeye devam ediyor. AK Parti Anıtkabir’de, AK Partililer Anıtkabir’de. Bre ahmaklar, AK Parti kurulduğu günden beri Anıtkabir’e gidiyor, 10 Kasım törenlerine de katılıyor. AK Parti’nin hiç kimseye Atatürkçülüğünü kanıtlamaya ihtiyacı yoktur.” demiştir.

Yine aynı şekilde AK Parti eski Sözcüsü Mahir Ünal katıldığı bir TV programında; “Bizim, AK Parti siyasetinin Mustafa Kemal Atatürk ile ve cumhuriyetle hiçbir zaman, hiçbir sorunu olmadı… Bizim 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı kutlama afişlerimize baktığımızda; ‘Biz kurduk’, ‘Biz koruduk’ ve ‘Biz yücelttik’. Bizim cumhuriyetimiz, biz milletiz… Bizim laiklikle, cumhuriyetle, Atatürk ile ilgili duruşumuz son derece nettir. Bizim bugüne kadar cumhuriyetle, cumhuriyetin kazanımları, değerleriyle, Mustafa Kemal Atatürk ile bir sorunumuz olmadı ki.” ifadelerini kullandı.

AK Parti sözcüsü Ömer Çelik de Türkiye Cumhuriyeti’nin, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu vurgulayarak, “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Kurtuluş Savaşı’mızın başkomutanı, devletimizin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve İstiklal Savaşı kahramanlarını rahmetle ve saygıyla yâd ediyoruz. Cumhuriyetimiz, milletimizin asırlara dayanan büyük devlet geleneğinin birikimi ve billurlaşmış halidir.” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, yapımı tamamlanan Atatürk Kültür Merkezi (AKM)’nin açılışında yapmış olduğu konuşmada “Sözlerimin hemen başında Cumhuriyetimizin kuruluşunun 98. yıldönümünü tebrik ediyorum. Cumhuriyetimizi bize armağan eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere tüm Millî Mücadele kahramanlarımızı yâd ediyorum. Cumhuriyetimizi kuranlara borcumuzu 2023 hedeflerimizi ortaya koyarak ve bunları gerçekleştirmek için gece gündüz çalışarak ödemenin gayretindeyiz.” dedi.

Tüm bunlara rağmen bugün hâlen daha Erdoğan’ın ajandasında İslâm olduğunu zanneden ve bu konuda AK Parti ve Erdoğan’ı destekleyen Müslümanlar büyük bir yanılgı içerisindedirler. Aksine Erdoğan’ın ajandası laiklik, demokrasi, özgürlükler, milliyetçilik ve vatancılık gibi gayri İslâmi fikir ve nizamlarla doludur.

AK Parti, siyaseti gereği iktidarının ilk yıllarında “ümmetçilik” söylemini ön plana çıkarmıştır. Fakat daha sonra bu söylemden hızla uzaklaşarak özellikle son dönemde milliyetçi söylem ve politikalara sarıldı. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2013 yılında yapmış olduğu bir konuşmada şu anda ittifak ettiği MHP’ye sert çıkarak, “Bu süreçte kimse bizim karşımıza Kürtlükle de Türklükle de çıkmasın. Biz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız. Kuru milliyetçilik yok” demesi tam bir makyavelist ve pragmatist zihniyete sahip olduğunun bariz göstergesidir. Zira bugün, ortağı olduğu MHP’yi ve milliyetçileri razı etme adına son derece katı milliyetçi politikalar ve söylemlerle toplumu kutuplaştırmıştır.

AK Parti bir taraftan kendi tabanını konsolide etmek için İslâmi söylemlere sarılırken diğer taraftan ise Batı’ya hoş görünmek ve onları razı etmek adına partisinin “İslâmi bir parti olmadığını” söylüyordu.

Nitekim 2010 yılında Fransız Le Figaro gazetesine konuşan Erdoğan, “Kendinizi ılımlı İslâmcı bir parti olarak görüyor musunuz?” şeklindeki soru üzerine; “Biz kendimizi böyle tanımlamıyoruz. Avrupa’da Hıristiyan Demokrat Partiler var. Ben siyasal İslâm’ı kabul etmiyorum. AK Parti İslâmcı bir parti değildir. Biz kendimizi muhafazakâr demokrat olarak görüyoruz. Avrupalı dostlarımız da bizi böyle görürlerse hakkımızdaki önyargılarından kurtulabilirler.” diyordu.

Yine aynı şekilde Suudi Arabistan’ın El-Arabiya kanalına konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, “Hilâfet’in geri getirilmesi gibi bir hayaliniz ya da isteğiniz var mı?” şeklinde yöneltilen soruya Erdoğan, “Artık dünya bir değişim ve dönüşümün içerisinde. Bu değişim ve dönüşüm içerisinde bizler zaten hangi sistemi getirmek istediğimizi, şu anda nasıl bir dönüşümün olması gerektiğini bugüne kadar anlattık… Yani şu anda Türkiye’nin öyle bir Hilâfet derdi, bir Hilâfet meselesi ya da benzeri bir şey söz konusu değil.” cevabını verdi.

Ancak AK Parti tüm icraatlarını İslâmi bir kisveyle sunmakta son derece maharetli ve profesyonel bir siyaset takip ediyordu. Olabildiğince Makyavelist ve pragmatist bir bakış açısına sahip olması, çıkarları doğrultusunda kıvrak dönüşler yapabilmesi de en bariz özelliklerindendir.  

AK Parti ve özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu pragmatist bakış açısını yansıtan olaylardan biri de şüphesiz ki 2009 yılında düzenlen Davos Zirvesi’ydi.  O dönem Başbakan olan Erdoğan’ın Yahudi varlığının Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e yönelik “bebek katili” sözü, zirveye damgasını vurmuştu. Fakat ne hazindir ki, bugüne kadar gasıp Yahudi varlığı ile ilişkiler “bebek katili bir ülke” statüsü ile değil, “dost ve müttefik bir ülke” statüsü ile sürdürülmeye devam etmiştir. Mesela; Yahudi varlığı tarafından Gazze’ye uygulanan ambargosunu delmek için Türkiye’den yola çıkan Mavi Marmara gemisi hadisesinde; önce, Yahudi askerleri tarafından Müslümanların katledilmesinden ardından Yahudi varlığı için “terörist” ve “katil” ifadelerini kullanmış, sözde Yahudi varlığı ile tüm siyasi ve ticari ilişkileri kopardığını ilan etmişti. Ancak âdeti olduğu üzere hadisenin üzerinden çok zaman geçmeden bu tavır ve söylemlerinden dönüş yapmış, Mavi Marmara yolculuğunu organize eden kuruluşlara tepki göstermeye başlamıştır. Fakat 2016’da önceki tavrından ve söylemlerinden dönüş yapan Erdoğan “Siz kalkıp da Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz? Biz zaten oraya gerekli yardımı, Gazze’ye bugüne kadar hep yaptık, yapıyoruz. Filistin’e yaptık, yapıyoruz ama bunları da yaparken bizler bir yerlere gövde gösterisi olsun diye değil, her şeyi uluslararası diplomasi neyse bu diplomasi içinde yaptık, yapıyoruz. Bundan sonra da yapacağız. Bunları davul zurna çalarak değil, edebi, adabı içerisinde yaptık, yapıyoruz.” demiştir. Ardından katledilen kişilerin aileleri için istenen tazminat ile meselenin üzeri kapatılarak ilişkiler normalleştirilmiştir. İşin daha da ilginç yanı, Türk-”İsrail” ilişkilerinin -güya- en kötü olduğu dönemlerde dahi aralarındaki ticaret hacminin artmış olmasıdır. Nitekim Erdoğan’ın “işgal ve terör devleti” olarak nitelendirdiği Yahudi varlığı ile arasındaki ticaret hacmi rekor kırmıştır. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 1,4 milyar dolar olan Yahudi varlığı ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi, şu an yaklaşık 6,2 milyar dolara ulaşarak rekor kırmıştır. Üstelik askerî ilişkiler de daima süregelmiş, Yahudi varlığının pilotları Türkiye’de eğitim görmeye devam etmiştir.

AK Parti’nin istismar ettiği konulardan bir diğeri ise şüphesiz ki demokrasi ve laikliktir. Dini devletten ayıran laiklik esası üzere devleti yönettiği hâlde; “bireyin (dolayısıyla kendisinin) laik olamayacağını fakat devletin laik olması gerektiğini” cüretkâr bir şekilde söyleyebilmekte ve siyasetini de bu paradigma üzerinden hayata geçirmektedir. Nitekim 2006 yılında o dönem Başbakan olan Erdoğan, Mısır’da gerçekleştirilen Dünya Ekonomik Forumu Ortadoğu toplantısında bir gazetecinin “AKP din eksenli bir parti mi?” sorusuna “Biz laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletinin mensubuyuz ve bütün çalışmalarımızı bu çerçevede yürütüyoruz. Bireysel olarak durumumu sorarsan; dindar olmaya çalışan bir Müslümanım ama bunun derecesini takdir etme yetkim yok.” şeklinde yanıt vermiştir.

Oysaki Allah Subhanehu ve Teâlâ demokrasi ve laiklik gibi beşerî sistemler karşısında hükmetme yetkisinin yalnızca Kendisinde olduğunu ifade ettiği ayetinde şöyle buyuruyor:

[اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ] “Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk/ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”[4]

AK Parti ve Erdoğan yine aynı şekilde demokrasi hakkında da Makyavelist bir tavır ortaya koymuştur. Mesela; Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde söylemiş olduğu, “Demokrasi bizim için bir amaç değil, araçtır. Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız…” “Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz.” sözleri dikkat çekicidir. Fakat bugün AK Parti ve Erdoğan açısından demokrasi, bir araç olmaktan çıkıp amaç hâline gelmiştir. Her defasında demokrasiye vurgu yapması, onu övmesi bunun en bariz göstergesidir. Hâlbuki yarım yüzyıldan fazla demokrasi, laiklik ve Cumhuriyete düşman olan ve onun değerlerine mesafeli duran Müslüman Türkiye halkı, AK Parti’nin uygulamada görünmeyen İslâmi söylemleri üzerinden rejimle barıştırıldı. Bu süreçte sapmalar yaşayan bazı İslâmi kesimler, menfaat gereği de olsa demokrasiye ve Cumhuriyete eklemlendi.

AK Parti, Müslümanları sadece demokratik laik sisteme entegre etmekle yetinmemiş aynı zamanda Hilâfet’in yıkılışının ve şu anda ümmetin birliğini/vahdetini engelleyen sınırların tapusu olan Lozan konusunda da zikzaklar çizmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının 94. yıldönümü nedeniyle yayınladığı mesajda, “Bugün, Cumhuriyetimizin kurucu belgesi olan Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasının 94. yıldönümünü kutluyoruz. Aziz milletimizin her türlü yokluğa, yoksulluğa ve imkânsızlıklara rağmen yazdığı istiklal destanı, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanında tescil edilmiştir. Türk Milleti, Lozan Anlaşması ile bu topraklardaki bin yıllık varlığını hedef alan Sevr’i yırtıp atmış, bağımsızlığından asla taviz vermeyeceğini tüm dünyaya kabul ettirmiştir.” ifadelerini kullanmıştır. Fakat Erdoğan’ın Lozan Antlaşması’na ilişkin bir önceki yıl sarf ettiği sözler ise bunun tam tersiydi. Nitekim yıl dönümünden iki ay sonra Erdoğan, Lozan Anlaşması hakkında bu defa da “Bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan’da verdik. Zafer bu mu?” demişti.

AK Parti’nin pragmatist bir parti olduğunun göstergelerinden biri de Amerika’nın Türkiye’de siyasi nüfuzunu hâkim kılmak ve İngilizlerin Türkiye’deki siyasi nüfuzunu tasfiye etmek için senelerce Fethullah Gülen’le ittifak kurmasıydı. “17-25 Aralık” sürecine kadar birlikte olduğu bu cemaatle “15 Temmuz” darbe girişiminden sonra ise yollarını ayırmıştır. İngiliz yanlısı laik, ulusalcı, Kemalist askerlerin yapmış olduğu bu darbe girişiminin hemen arkasından, yıllarca birlikte hareket ettiği “Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ)”nün olduğunu söyleyerek onu gözden çıkarmıştır.

Biz yine AK Parti’nin “sahih” olanı değil “reel” olanı esas alan bu Makyavelist yaklaşımını çözüm sürecinde gördük. Geçmişte Kürt siyasi hareketlerine ve liberal demokrat kesimlere hitap eden bir politik anlayış içindeydi AK Parti. Bununla beraber, Amerikan siyaseti gereği bugün PKK’ya destek verdiği gerekçesiyle hakkında kapatılma davası açılan HDP üzerinden İmralı ve Kandil’i sürece dâhil etmiş ve onlarca masum insanın katili olan Öcalan’ı muhatap kabul etmişti. Fakat daha sonra İngilizler’in tahrikiyle, çözüm süreci çıkmaza girdiğinde ise sürecin bittiğini ilan etti. Aynı şekilde 7 Haziran 2015 yılında yapılan genel seçimlerde AK Parti tek başına hükümeti kuracak yeterli oya sahip olamadı. AK Parti, siyaseten keskin bir dönüş yaparak milliyetçi oylara yeniden sahip olabilmek için çözüm sürecini sona erdirdi. Bu süreçte kullanmış olduğu “Türk-Kürt kardeştir” söylemini bir kenara atarak İslâm’ın haram kıldığı milliyetçi söyleme yeniden döndü.

Diğer taraftan AK Parti, iktidarının ilk yıllarında Amerika’nın kendisine vermiş olduğu siyasi ve ekonomik destekle her ne kadar belli bir oranda ekonomiyi güçlendirmiş ve sosyal refah seviyesini yükseltmiş olsa da şu anda ekonomik alanda tam bir başarısızlık yaşanmaktadır. Halkın alım gücü zayıflamakta, her geçen gün fakirlik artmakta ve sosyal refah seviyesi günbegün düşmektedir. Bankalar, krediler yoluyla insanları sömürmekte ve borcunu ödeyemeyen insanların tüm birikimlerine el konulmaktadır. Ayrıca toplum hemen hemen her yönden iflas etme noktasına gelmiş; kadın ve çocuk istismarı arttıkça artmıştır. Uyuşturucu kullanım yaşı ilkokul seviyesine kadar düşmüş, adalete olan güven son derece azalmıştır. Allah’ın haramlarından sakınarak genç yaşta evlilik yapanlar, “tecavüzcü” damgasıyla cezaevine atılmışlardır. Hiçbir şiddete bulaşmamış sadece Rablerinin emrine icabet ederek fikri ve siyasi bir yolla Hilâfet’i kurmak isteyenler cezalandırılmıştır.

Tatbik edilen küfür sistemi ile toplum, sosyolojik açıdan büyük bir travma yaşamaktadır. Bunun bir nedeni varsa o da AK Parti’nin takip etmiş olduğu siyaset ve topluma tatbik edilen Batılı demokratik sistemdir.   

Sonuç olarak;

İşte tüm bunlar, AK Parti’nin yürütmüş olduğu politikaların sonucudur. AK Parti her daim pragmatist bir siyaset takip etmiştir. Siyasetinin merkezine sahih olanı (İslâm’ı) değil, reel olanı esas almıştır. AK Parti, inişli-çıkışlı günübirlik siyasetle Müslümanları senelerce oyalamıştır. Bununla birlikte AK Parti’nin tüm politika ve icraatlarında görülen tek yön ne yazık ki İslâm değil, başta sömürgeci Amerika olmak üzere Batılı devletlerin maslahatlarıdır. AK Parti’nin icraatları asla ve kat’a İslâmi değildir! Yaklaşık 20 yıllık iktidarı boyunca tek bir konuda dahi İslâmi bir icraatı olmamış bilakis iç ve dış siyasetinde Allah’ın haram kıldığı bir siyaset üzere yürümüştür; halen de yürümeye devam etmektedir. 



[1] İsra Suresi 32

[2] Bakara Suresi 279

[3] Maide Suresi 90

[4] Yusuf Suresi 40


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz