KAPİTALİZMLE, KAPİTALİSTLERLE BİRLİKTE GEÇEN 20 YILIN EKONOMİ KARNESİ

M. Hanefi Yağmur

İnsan, hayatını devam ettirmek, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu insanların ihtiyaçlarını karşılayabilmek için belli bir gelire sahip olmak zorundadır. Çoğu kere de insanlar sadece temel ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmez bunun çok ötesinde “lüks ihtiyaçlar” denilen ihtiyaçlarını da karşılamak ister. Yaratılışında var olan beka içgüdüsünün gereği olarak mal-mülk sahibi olmak, zenginleşmek, daha iyi bir hayat yaşamak ister. Bu amaçla da hayatı boyunca çalışıp durur. Herkes bilgi ve becerisine göre emeğini harcayarak hayatını devam ettirme gayreti içerisinde bulunur.

Ancak insanların hayatlarını idame ettirmek için çalışıp çabalamaları bir yana içerisinde yaşamakta oldukları ekonomik sistem onların hayatları ve gayretleri üzerinde son derece ciddi etkiler meydana getirmektedir. Bu nedenledir ki ekonomi ve bununla ilgili hususlar, etkilerini insanların doğrudan hissettiği en önemli konulardan birisini oluşturmaktadır. Özellikle günümüz dünyasına hâkim olan kapitalist sistemin uygulandığı tüm dünyada insanların büyük bir çoğunluğu geçim sıkıntısı içerisinde yaşamaktadır. Zira kapitalist sistem, ekonomiye ait uygulamaları ve ilkeleri ile gelirin son derece büyük bir kısmının varlıklı kesimin ellerinde birikmesini ve gelir dağılımında dayanılmaz bir haksızlığı da beraberinde getirmektedir.

Dünyada egemen olan kapitalist sistem bir taraftan getirmiş olduğu iktisadi ilkeleri nedeniyle insanları varlık içerisinde yokluğu yaşamaya ve dünyanın toplam gelirinin toplam dünya nüfusunun binde biri kadar küçük bir azınlığın elinde tutulmasına imkân tanırken diğer yandan ise yöneticiler yolsuzlukları ve kendileri ile birlikte küçük bir azınlığın çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla ülkeyi yönetiyor olmalarıyla insanlara hayatı dar etmektedirler. Bir yandan kapitalist sistem tarafından dayatılan para-banka-borsa üçgeninde dönüp dolaşan ekonomiye ait kuralları uygulamalarıyla, diğer yandan uşaklığını yaptıkları kapitalist sömürgeci efendilerinin çıkarlarını gerçekleştirmenin peşinde koşuşturmaları ve daha başka birçok hususa bağlı olarak ekonominin işleyişinde sıkıntılı bir hayata insanları mahkûm etmektedirler.

Bir taraftan Amerikan dolarına endeksli kâğıt para sistemi bir başka taraftan da faizli banka sistemi nedeniyle para, sürekli olarak değer kaybına uğramakta ve enflasyonist etkiler kaçınılmaz olmaktadır. İthalata dayalı ihracat ve değişik sebeplere bağlı dış borçlanmalar bir taraftan döviz fiyatlarında artışlara neden olurken diğer taraftan ise cari açık kaçınılmaz olmaktadır.

Kalkınma, büyüme, istihdam, üretim artışı gibi birtakım kavramlar kullanılarak oluşturulan ekonomik planlamalara -ki bu planların büyük bir kısmı kapitalist kesimin ve sömürgecilerin çıkarlarını gerçekleştirmek için yapılmaktadır- bağlı olarak oluşturulan yıllık devlet bütçesi nedeniyle vergi yükleri artırılmaktadır. Artan vergiler ise bir taraftan toplum bireyleri üzerinde ilave yükler oluştururken aynı zamanda maliyetlere de yansımakta, üretilen mal ve hizmetlerin fiyatlarında artışa yani enflasyona neden olmaktadır.

Kısacası kapitalist sistemin uygulanmasından kaynaklı ekonomik sorunlar hayatın her alanında kendisini hissettirmekte ve günlük haberlerin önemli bir kısmı da bunlardan meydana gelmektedir. Örneğin; içerisinde yaşamakta olduğumuz günlerde mal ve hizmet fiyatlarında yaşanan artışlardan faizlere, dış borç yüküne varıncaya kadar Türkiye ekonomisindeki mevcut sıkıntıların tümü, birinci derecede kapitalist sistemin kendisinden ikinci derecede ise yöneticilerden kaynaklanmaktadır.

Cumhuriyet sonrası Türkiye ekonomisinde yaşanan gelişmelere, paranın ne derece değer kaybettiğine, devlet tarafından ödenen faizlere, dış borçlara, gelir dağılımındaki adaletsizliğe, sayılamayacak kadar çok sayıdaki vergilere ve vergi oranlarına baktığımızda bunları açık ve net bir şekilde görmemiz mümkündür.

Ancak bu makalemizde Cumhuriyet dönemi boyunca yaşanan ekonomik gelişmelerin tümüne ait rakamları ve gelişmeleri sığdırmamız mümkün olmadığından, Cumhuriyet tarihinin en yüksek kalkınma, ihracat ve GSMH rakamlarının yaşandığı son yirmi yılı kısaca değerlendirmekle yetineceğiz. Son yirmi yıla ait ekonomik gelişmeleri ele almak istiyoruz, çünkü bu dönem içerisinde yaşadığımız ve yakinen şahit olduğumuz bir dönem olduğu gibi havaalanları, otobanlar, büyük tüneller, limanlar, fabrikalar gibi birçok alanda gelişmenin yaşandığı bir dönemi de ifade etmektedir. Son yirmi yılda Cumhuriyet tarihinin daha önceki yıllarının çok ötesinde hayatı kolaylaştıran gelişmeler meydana geldiğine göre ekonomik göstergelerde de bu denli olumlu ilerlemelerin yaşanması gerekirdi.

Oysa Cumhuriyet tarihi boyunca döviz fiyatlarında son derece ciddi yükselmeler yaşanmıştır. Çeşitli kaynaklar, Cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılı itibariyle 1 ABD dolarının 1,67 TL düzeyinde olduğunu ifade etmektedir. Tarihî süreç içerisinde ise dolar, TL karşısında sürekli olarak yükselmiştir. Süleyman Demirel’in iktidarda olduğu 1980 yılında “24 Ocak Kararları”na kadar Türkiye’de “sabit kur” sistemi uygulanmakta ve döviz fiyatları devlet tarafından belirlenmekteydi. Türkiye ve dünya ekonomisinde yaşanan gelişmelere bağlı olarak döviz fiyatlarında gerçekleştirilen ciddi anlamdaki ilk devalüasyon 1958 yılında Menderes döneminde yapıldı ve TL, dolar karşısında %321 oranında devalüe edilerek 9 TL oldu. Daha sonra Demirel döneminde 1970 yılında yapılan devalüasyon ile 9 liradan 14,85 liraya yükseltildi. Yine Demirel döneminde 1980 “24 Ocak Kararları” ile bir ABD doları 70 TL oldu. Daha sonra Özel döneminde başlatılan serbest piyasa uygulamaları ile dolardaki yükselme günden güne ilerlemiş ve 1989 yılı itibariyle %3.285’lik değer kaybıyla bir ABD doları 2.300 lirayı geçmiştir. Doların değerindeki yükselme ve liradaki değer kaybı yıllar yılı devam edip durmuştur. 1999 yılına gelindiğinde 314 bin 230 lira düzeyine yükselmiş ve 21 Şubat 2001 günü sabit kur rejiminden dalgalı kur rejimine geçilmiştir. Dalgalı kur rejimine geçilmesi hakkında Merkez Bankası tarafından alınan karar öncesinde 684 bin TL olan dolar kuru, dalgalı kura geçilmesiyle birlikte 1,2 milyon TL’ye yükselmiştir. 2001 krizinin ardından da 1 milyon 642 bin lira olmuştur.

AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılı kasım ayına gelindiğinde Amerikan doları 1 milyon 670 bin lira seviyelerinde idi. 2003 yılının mart ayında dolar 1 milyon 750 bin lira düzeylerine çıktı ise de 2006, 2008, 2009 yıllarında çok kısa dönemli olarak 1,80 lira[1] düzeyine yükselmekle birlikte 1 lira 300 kuruş hatta daha düşük seviyelere indiği dönemleri de yaşamıştır. Ancak 2011 yılının ağustos ayından itibaren tekrar yükselme eğilimine girmiştir. Bu tarihten itibaren de dolar, euro ve sterlin gibi yabancı para birimlerinde sürekli olarak yükselme meydana gelmiştir. Bu yazının kaleme alındığı 8 Kasım 2011 tarihi itibariyle ise MB verilerine göre 1 ABD dolarının alış satış fiyatları 9,6780/9,7168 liradır.

Bu verilere göre AK Parti’nin iktidar koltuğuna oturduğu 4 Kasım 2002 tarihi ile 11 Kasım 2021 tarihleri arasındaki 19 yıllık süre içerisinde Amerikan doları Türk Lirası karşısında tam %579 oranında değer kazanmış, Türk Lirası değer kaybetmiştir.

Diğer taraftan 1923 Cumhuriyetin kurulduğu tarihi ve o tarih itibariyle de 1 doların 1,67 TL düzeyinde olduğunu dikkate aldığımızda ise bizim paramız Amerikan doları karşısında 5 bin 795 defa değer kaybına uğramıştır.

Netice itibariyle her ne kadar AK Parti iktidarı döneminde yabancı para birimleri lira karşısında değer kazanmışsa da tüm Cumhuriyet tarihini dikkate aldığımızda bu değer kaybı hiç de küçümsenecek gibi değildir. Türk lirasındaki değer kaybı aynı zamanda enflasyon rakamlarını da göstermektedir. Çünkü enflasyon aynı zamanda paranın değer kaybına uğraması, alım gücünün düşmesidir.

2003 yılında 1 doların 1 milyon 670 bin lira ettiğini ve 300 gr ekmeğin de 250.000 lira olduğunu dikkate aldığımızda asgari ücretle 6,68 adet yaklaşık 7 adet 300 gram ekmek alınabilmektedir. Bugün itibariyle bir doların 9,678 lira ve olduğu ve Ankara Fırıncılar Odası tarafından 1 Temmuz 2021 tarihi itibariye 200 gr ekmeğin 1,75 lira olduğu dikkate alındığında 3,68 adet 300 gr ekmek alınabilmektedir. Yani 2003 yılında dolar bazında günümüzden yaklaşık iki kat daha fazla ekmek alınabiliyormuş.

1 Ocak 2004 tarihi itibariyle asgari ücretin 303 milyon 079 bin 500 lira ve 300 gr ekmeğin de 0,25 lira olduğu dikkate alındığında, bir asgari ücretli aldığı para ile 1.212 tane ekmek alabiliyordu. Günümüzde ise asgari ücretin 2 bin 825 lira ve 300 gr ekmeğin de (Ankara Fırıncılar Odası temmuz ayı rakamlarına göre) 2,625 lira olduğu dikkate alındığında asgari ücret alan kimse bir ayda (2.825/2,625=) 1.076 adet ekmek alabilmektedir. Yani 2003 yılı ile kıyaslandığında 136 adet daha az ekmek alınmaktadır. Ancak içerisinde bulunduğumuz günlerde Ankara genelinde ekmeğe zam yapılması ve 200 gr fiyatının da en az 2,25 kuruş olması beklendiğinden (2,825/3,375=) 837 adet ekmek alınması mümkün olacaktır.

 Ancak burada bizim ekmek özelinde vermiş olduğumuz rakamlar 2003-2021 yılları arasında yaşanan fiyat artışlarını tam olarak yansıtmaz. Bunlar sadece kısa bir bakış açısı vermesi için dikkate alınabilir. Dolayısıyla burada paranın kendisinin, satın alma gücünün dikkate alınması daha doğru olur. Yani 2003 yılında 300 gram ekmek 25 kuruş iken bugün Ankara ili için 200 gram ekmek 1,75 liradır. Yani Türk Lirası bazında ekmek fiyatları 19 yıllık süre içerisinde tam 10,5 kat artmıştır.

Ekonomide yaşanan gelişmelerin önemli göstergelerinden bir diğerini ise gelir dağılımı oluşturmaktadır. TUİK tarafından 2011-2020 yılları için Türkiye nüfusunun %20’lik dilimlere ayrılması esasına göre yapılan gelir dağılımı rakamlarında 2011 yılında nüfusun en düşük %20’lik dilimi gelirin %5,8’ini alırken en yüksek %20’lik dilim ise gelirin %46,7’sini almaktadır. 2020 yılı itibariyle bu rakamlar %5,9 ve %47,5 şeklindedir. Yani nüfusun en alt diliminde yer alanların gelirlerinde sadece 0,1 oranında bir artış meydana gelirken en üst dilimde olanların gelirlerinde ise 1,3 oranında artış yaşanmıştır. Yani nüfusun varlıklı olan %20’lik kesimi toplam gelirin yaklaşık %50’sine sahiptir. Nüfusun geriye kalan %80’lik kesimi ise toplam gelirin %50’sine sahip olmaktadır. Elbette ki bu rakamların ne derece güvenilir olduğu, bu istatistiklerin hangi yöntemle ve neler dikkate alınarak yapıldığı ayrı bir konu. Yani hayatın gerçeklerine bakıldığında bu rakamların doğruluğu şüphelidir.

Yine bu dönemde -kapitalistlerin ifadeleri ile- kişi başına düşen milli gelir rakamlarında da değişiklikler yaşanmıştır. 2003 ile 2010 yılları arasında döviz kurlarında artışın yaşanmaması hatta bazı dönemlerde 2003 fiyatlarının çok altına inmiş olması nedeniyle kişi başına düşen milli gelir rakamları 2003 yılındaki 3 bin 620 dolardan 2013 yılı itibariyle 12 bin 490 dolara kadar çıktı. Ancak döviz kurlarının hızlı bir şekilde yükselmesine bağlı olarak 2020’de 8 bin 599 dolara cari fiyatlarla 60 bin 537 liraya indi.

Yıllar itibariyle ekonomiye ait rakamlar bir kenara, bu hesaplamaların hangi ilkelere ve kurallara göre yapıldığı önemlidir. Örneğin; bir ülkede kişi başına düşen milli gelir rakamları bir yıl içerisindeki Gayri Safi Yurt İçi Hasılanın ülke içerisinde yaşamakta olan nüfus sayısına bölünmesiyle elde edilen bir rakamdır ve gerçek hayatla hiçbir surette alakası yoktur. Mesela; 2020 yılına ait 8 bin 599 dolar rakamı, dört kişilik bir ailenin yıllık toplam gelirinin (8.599x4=) 34.396 dolara yani 332 bin 885 liraya tekabül etmektedir ki toplumda yıllık geliri bu rakama ulaşan ailelerin sayısı son derece azdır. Asgari ücretin 2 bin 825 lira olduğu bir ülkede bir ailenin yıllık geliri 33 bin 900 liradır. Yani onların hesaplarına göre ancak bir aylık gelire eşittir.

Kısacası, ister AK Parti iktidarı dönemi için geçerli olsun isterse Cumhuriyet tarihinin tümü itibariyle olsun, bazı dönemler itibariyle ekonomiye ait rakamlar yöneticilerin iddia ettikleri gibi çok iyi gözükse de gerçek böyle değildir. Gerçekler bundan son derece farklıdır. Tabiri caizse konulara ve olaylara bağlı olarak çoğu kere rakamlarla oynanması suretiyle ortaya çıkartılan sonuçlardır. Örneğin; her gün televizyon ekranlarında yayınlanmakta olan ekonomiye ait değerlendirmelerde bulunan kişilerin konuştukları dil, toplumun son derece büyük bir bölümünün yabancısı olduğu anlayamadığı ifadelerdir. Çünkü kapitalist sistem bir bütün olarak toplumun değil sayıca az bir kısmının çıkarlarını maksimize etmeyi amaçlamaktadır.

Tüm Cumhuriyet tarihi boyunca paranın hızlı bir şekilde değer kaybına uğraması, mal ve hizmetlerin fiyatlarında sürekli artışların yaşanması, iç ve dış borç faiz ödemelerinin bitmek tükenmek bilmeyen yapısı, yolsuzluklar, ağır vergiler toplumu sürekli olarak sıkıntılı bir hayata mahkûm etmiştir. Örneğin; Gelir İdaresi Başkanlığı ve Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından açıklanan verilere, 2003 yılından Şubat 2021’e kadar bütçeden yapılan faiz harcamaları toplamda 1,1 trilyon liradır. Dolar bazında ise 18 yılda bütçeden yapılan faiz harcamaları toplamda 500 milyar 900 milyon dolardır. Netice itibariyle ekonomiye ait rakamlar bu makaleye sığmayacak kadar çoktur. Dolayısıyla makalemizin son kısmında detaylarına girmeden ana hatlarıyla çözümler üzerinde durmak istiyoruz.

Gerek Türkiye’de ve gerekse içerisinde yaşamakta olduğumuz an itibariyle tüm dünya ekonomilerinde olan ekonomik sıkıntıların temelinde kapitalist sistemin bizzat kendisi yer almaktadır. Dolayısıyla bu sıkıntıların sağlıklı ve köklü çözümü İslâm ekonomisine ait hükümlerin ve çözümlerin uygulanmasından geçmektedir.

Tüm dünyadaki ekonomik krizlerin en önemli nedeni Amerikan dolarına endeksli zorunlu kâğıt para sistemidir. Paranın kendi zatından kaynaklı bir değerinin bulunmaması, yöneticilerin istedikleri zaman para basabiliyor olmaları ve kaydi paranın yani kâğıt paranın varlığı, enflasyonu tetikleyen hususlardandır. İslâm’a göre bu meselenin çözümü; “altın sistemi” yani “tek ya da çift maden sistemi”nin uygulanmasıdır.

Bir diğer önemli sorun ise faizli banka sistemidir. Zira sadece son 18 yıllık dönem içerisinde 500 milyar doların üzerinde faiz ödendiği dikkate alındığında sıkıntının boyutu daha iyi kavranmış olur. Bu nedenle Allah Azze ve Celle’nin mutlak olarak haram kıldığı faiz, hayatın her alanından ve her yönüyle sökülüp atılması gerekir. Zira faizli sistemin bir bütün olarak hayattan kaldırılması hâlinde mal ve hizmet fiyatlarında, maliyetlerde ciddi anlamda düşüşler yaşanacağı gibi aynı zamanda paranın tedavül hızı da yükselecektir. Çünkü banka sistemi paranın toplumun çok küçük bir kesiminin elinde birikmesine dolayısıyla da paranın dolaşım hızının düşmesine, piyasadaki hareketliliğin düşük olmasına ve karşılıksız olarak para basılmasına neden olmaktadır.

Ekonomik hayatta mal ve hizmet fiyatlarındaki artışların bir başka nedenini ise vergiler oluşturmaktadır. Bir taraftan sürekli olarak açık bütçe uygulamaları, bir başka taraftan ise hem genel bütçeden hem de genel bütçe dışında belediyeler ve diğer kurumlar tarafından gerçekleştirilen harcamalarda yaşanan yolsuzluklar toplum üzerindeki vergi yükünü ağırlaştırmaktadır. Oysa İslâm, zorunlu ihtiyaçlar dışında insanlardan vergi alınmasını haram kılmış ve vergiyi kul hakkına müdahale olarak değerlendirmiştir. İslâm fıkhına göre, devlet bütçesinde asıl olan bütçe denkliğinin uygulanmasıdır. Harcamalar, İslâm şeriatı tarafından belirlenen haraç, cizye, uşûr, hazinelerin ve definelerin beşte biri ve fey gelirleri gibi beytülmalin daimî olan ve olmayan gelirleri tarafından gerçekleştirilmelidir. İslâm fıkhına göre de bu gelirlerin devlet harcamalarını karşılamak için yeterli olduğu düşünülmüş, geçmiş asırlar boyunca da bunlar uygulanmıştır.

Beytülmalin gelirleri içerisinde yer alan önemli gelir kalemlerinden birisini ise kamu mülkiyeti gelirleri oluşturmaktadır. Zira İslâm fıkhına göre petrol, doğalgaz, demir, bakır, kurşun, fosfat, soda külü gibi çok büyük hacimli madenlerin tümü, kamu mülkiyetindendir ve özel şahıslara mülk olarak verilemez. Günümüz dünyasında trilyonlarca dolar değerindeki sadece petrol ve doğalgaz rezervleri dikkate alındığında İslâm devlet bütçesinin ne kadar büyük çaplı gelir imkanlarına sahip olduğu görülür.

Özetle; günümüz ekonomilerinde yaşanmakta olan her türlü sıkıntı ancak Allah’ın indirdiği hükümlerin bir bütün olarak toplum hayatında uygulanması ile mümkün olacaktır. Aksi hâlde son yüz yıllık sürede olduğu gibi; ne kadar zaman geçerse geçsin, yönetimde de kim olursa olsun, kokuşmuş kapitalist sistem var olduğu müddetçe bu sıkıntılar hiçbir surette bitmeyecektir.

Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır ve yakındır.



[1] 31 Ocak 2004 yılında Türk Lirasından altı sıfır atıldığı için rakamlar bu şekilde olmuştur.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz