GÜÇ ODAKLARININ ARKA BAHÇESİNE DÖNÜŞEN YARGININ ADALET DAĞITMASI MÜMKÜN MÜ?

Av. Mustafa Kocamanbaş

Türkiye’de yargı, Cumhuriyetin ilan edildiği günden bugüne çeşitli aşamalardan geçmiştir. Saltanat ve Hilâfet’in kaldırılması, Cumhuriyet’in ilan edilmesi sonrasında kurulan İstiklal Mahkemelerinde kendisini gösteren sistem, Türkiye yargısının temelini oluşturmaktadır. Bu sisteme “Kemalist yargı sistemi” adını verebiliriz. Bunun dışında son 20 yılda yargı içinde kendisini gösteren yapılar olmuştur ancak hiçbir dönem Türkiye’de yargı, siyasi vesayetten kurtulamamıştır. Türkiye yargısındaki bu aşamaları kabataslak; Kemalist Yargı, Paralel (“FETÖ’cü”) Yargı, Konjonktürel (Menfaatçi) Yargı şeklinde sıralamak mümkündür.

Kemalist Yargı

Kemalist Yargı dönemi, 1923 yılı itibarı ile başlamıştır. Kemalizm zihniyetine sahip yargı mensupları tarafından kanunlar, farklı ideolojik düşünceye mensup kişilere “düşman ceza hukuku” şeklinde uygulanmıştır. Aslında kanunlar Kemalizm’e direkt ya da endirekt fayda sağlamış kişilere bile düşman ceza hukuku olarak dönmüştür. Örneğin; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yıllarda milli mücadeleye büyük katkısı olan Kazım Karabekir bile çok ağır ithamlarla yargılanmıştır. Yargılama sırasında birçok subay Kazım Karabekir’e destek olmuş, mahkeme salonunu basmışlardır. Kemalizm’in hüküm sürdüğü dönemde kurulan İstiklal Mahkemelerini anlatmaya kalksam başlı başına bir yazının konusu olurdu. Şapka takmadığı için insanların idam edildiği bir ortamda herhalde adil bir yargılama yapıldığından bahsetmek abesle iştigal olurdu.

Bu dönemde “Adalet mülkün temelidir” yazısı yerine “İslâm düşmanlığı mülkün temelidir” anlayışı, yargı sisteminde hâkim olan anlayış olmuştur. “Maznunun behemehâl idamına, şahidin ise bilahare dinlenmesine” şeklinde kararlar verilmiştir. Erzincanlı İbrahim Hakkı Efendi ölmüş olmasına rağmen hakkında idam hükmü verildiği için mezarından çıkarıldıktan sonra mahkeme kurulmuş ve “hakkında asılarak idamına karar verilmiş, biz kararı yerine getiriyoruz” denilerek, darağacında sallandırılmıştır.

Kemalist yargının zulmünü en fazla İslâmi camialar görmüştür. İslâm inancına sahip insanlar bu topraklarda ikinci sınıf insan muamelesi görmüşlerdir. Basit sebeplerle insanlar idam edilmiş, birçokları sudan sebeplerle cezaevlerine atılmıştır. Kemalist yargı dönemi oldukça uzun sürmüştür. Kemalist yargının 2000’li yılların başına kadar aktif bir şekilde etkin olduğunu söylesem, yanılmış olmam diye düşünüyorum. Kemalist yargı döneminde devlete yeminle bağlı başbakanlar ve bakanlar bile asılmıştır.

Paralel Yargı

Türkiye Cumhuriyeti yargısında bir diğer dönem; 2013 yılında AK Parti hükümeti ile kavgaya başladıktan sonra ismi verilen “Paralel Yargı”dır. Bu döneme daha sonra “‘FETÖ’ Dönemi” de denilmiştir. “FETÖ” döneminde yargı teşkilatı içinde bir kadrolaşma yaşanmıştır. “Gülenci” hâkim ve savcılar önemli görevler de dahil neredeyse yargının her alanında yer kapmışlardır. Gülencilerin Kemalistlerden pek bir farkı yoktur. Onlar da Kemalistlerden kendilerine miras kalan İslâmi camia ile mücadele bayrağını derhal devralmışlardır. Kendileri haricinde ülkede hangi İslâmi yapılanma varsa hepsi bu dönemde Gülenci yargıçların cenderesinde ezilmişlerdir. Bunlar da aynı Kemalistler gibi kanunları İslâmi kesimlere karşı düşman ceza hukuku uygular gibi uygulamışlardır. Hayatı boyunca hiçbir şekilde şiddete, cebire başvurmamasına rağmen binlerce insan cezaevlerine gönderilmiştir. Yargıdaki bu Gülenci kadrolar kendi dışındaki kesimleri düşman kabul etmiş ve yargılamaları buna göre yapmışlardır. Hatta bu dönemde bazı meşhur davalar gündeme gelmiştir. “Balyoz” ve “Ergenekon” dosyaları bunların en bariz olanlarıdır. Kemalist zihniyetten bir farkı olmayan bu yapı, Kemalistleri devletin her kademesinden bertaraf etme çabası içine girmişler bunda bir nebze başarılı olmuşlar, lakin ortaklık yaptıkları AK Parti iktidarı ile başladıkları kavga, kendilerinin bertaraf edilmesine sebep olmuştur.

Konjonktürel Yargı

Yargının şu an Türkiye’de son geldiği nokta konjonktürel yani menfaatçi/çıkarcı yargı aşamasıdır. Konjonktürel yargı, Gülen kadroları yargıdan temizlendikten sonra başlayan yani tam ifade ile 2016 sonrası yargı dönemidir. Bu dönemde yargı adeta güç odaklarının kontrolüne girmiştir. Mesela; normalde Gülen grubunun adamı oldukları çok aşikâr olan bazı insanlar maddi güçleri sayesinde çok az bir ceza alıp tekrar iktidarın yanında olmayı başarabilmişlerdir. Bu konudaki tespitimi, Türkiye’de yargıda “FETÖ borsası” adı altında bir havuzun olduğunu bizzat söyleyen AK Parti Eski Milletvekili Şamil Tayyar’ın yalanlanmayan ifadelerine dayandırıyorum.

Bu dönemde yargı iktidarın ve hassaten Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları sonrası verdiği kararlarla dikkatleri üzerine çekmiştir. Kamuoyunda “Rahip Brunson olayı” olarak bilinen olay, yargının içler acısı halini herkese göstermiştir. Cumhurbaşkanı’nın PKK-PYD ile ortaklığı ve casusluğu “aşikâr” olan Rahip Brunson hakkında söylediği sözler sonrası ABD Başkanı Trump Erdoğan’a sert bir çıkış yapmıştı ve bu çıkış sonrası Brunson tahliye edilerek özel uçakla ABD’ye gönderilmişti. Cumhurbaşkanı ise bu süreçte, Brunson içerdeyken “çıkamaz” derken, Brunson tahliye edilince “yargı bağımsız” demekle yetinmiştir. Yargı bağımsızlığına darbe vuran bir diğer olay da “Deniz Yücel dosyası”dır. Deniz Yücel 18 yıl hapis cezası ile yargılanırken, daha hâkim karşısına çıkmadan tahliye edilmiş ve ilk uçakla Almanya’ya gitmiştir. Bu olayın perde arkasında ise Almanya’nın Panter tanklarının yedek parçalarını vermeme tehdidi olduğu söylenmektedir. Doğrusunu Allah bilir. Ancak görünen o ki, Türkiye yargısı üzerinde sadece iç güçlerin değil, dış güçlerin bile müdahalesi var. Bu dönemde yargı konjonktürel olarak çalışmaktadır. Ülkenin siyasi ortamına veya iktidarın siyasi menfaatine göre yargı kararları oluşturulmuştur. Görüldüğü üzere belirli bir zaman dilimi içerisinde yargı çeşitli aşamalardan geçmiştir. Dolayısı ile farklı dönemlerde farklı hareket eden bir yargı sisteminden adaletli bir karar çıkması mümkün değildir.

Yargı Sistemi içerisinde yer alan bazı absürtlükleri göstermeye devam etmek istiyorum. Mesela; Türkiye’de Adalet Bakanı, hükümetin bir temsilcisidir. Yani siyasi bir kişidir. Ama aynı Adalet Bakanı, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun da başıdır ve hâkim ve savcılara talimat veren kişidir. Şimdi siyasi karar alan bir kişi yargıyı yönlendirirken yargı nasıl olsun da bağımsız olsun. Adalet Bakanı bir yandan Türkiye’de adalete olan güvenin düştüğünden bahsederken bir yandan da çözüm olarak hâkim ve savcılara cesur olmalarını telkin ediyor. Cesur hareket edip inisiyatif alan hâkim ve savcılar gece yarısı alınan kararlarla sürülürken acaba Sayın Bakan kendi söylediklerine inanıyor mu?

Adalet Bakanı’nın cezaevi yapmakla övündüğü bir ülkede, adaletin olduğuna kimi inandırabilirsiniz. Cezaevlerinin sayısını artırmak sadece bir şeye işaret eder; suçlu ve mahkûm sayısının artacağına… Bu bakış açısı ile toplumun adalete değil, cezalara daha kolay ulaşmasını sağlarsınız ancak. Toplumu ıslah etmek isteyen bir rejim, cezaevi yapmaz. Cezaevi yapan bir rejimin tek amacı, cezaevlerini doldurmaktır.

Hizb-ut Tahrir Yargılamaları

Bu uzun tespitlerden sonra adaletin olmadığı Türkiye’de Hizb-ut Tahrir yargılamalarının son durumuna değinmek istiyorum. Bilindiği üzere 2019 yılından bu yana Hizb-ut Tahrir hakkında bazı olumlu yargı kararları çıktı. Ancak bazı mahkemeler tarafından hâlâ Hizb-ut Tahrir hakkında “terör örgütü” olduğu vehmi üzerinden yargılamalar yapılmakta. Halbuki Türkiye’de insan hakları ve hukuk alanındaki en yüksek mahkeme olan Anayasa Mahkemesi (AYM), Hizb-ut Tahrir’in “terör örgütü olamayacağı”na dair onlarca karara imza atmış durumda. Ancak mahkemeler tarafından Anayasa Mahkemesi kararı, emsal karar kabul edilmemekte. Bunun sonucunda da bazı mahkemeler tarafından herhangi bir gerekçe ortaya konulmadan mağduriyet yaratan kararlar verilebiliyor.

Konjonktürel yargının bir sonucu olarak Hizb-ut Tahrir yargılamalarının yapıldığı mahkemeler AYM kararı ortada dururken beraat kararı vermekten imtina ediyor. Hatta bunu açık açık dile getiriyor. Nasıl mı? Mesela 5 Mart 2017 tarihinde yapılması planlanan ama mülki idarenin gerekçesiz engellemesi sebebiyle yapılamayan Hilâfet Konferansı, yargılama dosyasında benim de müvekkilim olan Mahmut Kar ve arkadaşları yargılandılar ve ceza aldılar. Mahmut Kar’a 12,5 yıl, Abdullah İmamoğlu, Musa Bayoğlu ve Osman Yıldız’a ise 6’şar yıl 3’er ay ceza verildi. Karar mahkemesinde heyet başkanı yargıç aynen şu ifadeleri kullandı: “Avukat Bey, bu dosya daha çok su götürür, bu işin İstinaf’ı var Yargıtay’ı var…” Yani bu, bir anlamda şu demek: “ben riske girmek istemiyorum, siyasi ortam, yani konjonktür uygun değil ben cezamı vereyim üst mahkemeler ne yaparsa yapsın.” Şimdi böyle bir durumda adı “adalet sarayı” olsa da bu saraydan adil bir kararın çıkması imkansızdır. Vereceği kararın sonuçlarından korkan bir hâkim nasıl adil olabilir?

Hizb-ut Tahrir hakkında 1960’lı yıllardan beri açılan davalarda tek bir şiddet eylemi tespit edilebilmiş değildir. Emniyet ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) bunu raporlarında açıkça yazmakta ve belirtmektedir. Buna rağmen emniyet ve MİT raporları lehe gibi görünse de sanki gizli bir el onları yönlendiriyor ve mahkemeler, beklenmedik mahkûmiyet kararlarına imza atıyorlar. Sanki birisi hâkim-savcılara devletin kırmızı kitabını vermiş, kitapta Hizb-ut Tahrir’e geniş bir bölüm ayrılmış gibi...

Yargının yanı sıra Emniyet Müdürlüğü de Hizb-ut Tahrir hakkında sanki bir misyon edinmiş gibi… Herhangi bir talimat olmamasına rağmen bazı emniyet müdürlükleri mahkemeleri yönlendirmek amaçlı bilgi notları hazırlamakta. Hatta bazı emniyet birimleri daha da ileri giderek gerçeğe aykırı sosyal medya hesaplarını -bilerek veya bilmeyerek- ciddiye almakta ve bunların uydurma paylaşımlarını, Hizb-ut Tahrir aleyhine delil olarak mahkemeye sunmaktalar. Görünen o ki Emniyeti kontrol eden bir irade tarafından Hizb-ut Tahrir hakkında çalışma yapılması talimatı verilmiş. Emniyet tarafından bariz bir şekilde yargı makamları Hizb-ut Tahrir hakkında yanlış yönlendirmelere maruz bırakılıyor. Emniyetin yargı üzerinde tahakküm kurmaya çalıştığı böyle bir ortamda, yargının buna karşı ciddi bir refleks vermesinden başka bir çare yoktur. Tabi eğer gerçekten bağımsız bir yargıdan bahsedeceksek...

Makalemin sonuna gelirken bakışlarınızı farklı bir noktaya çekmek istiyorum. Adliyelerin içerisinde her zaman iki heykel bulunur, malum... Bu heykeller; M. Kemal heykeli ve “Themis” isimli Yunan adalet tanrıçasının heykelidir. Hadi M. Kemal’i anladık; Cumhuriyet’in kurucusu kabul ediliyor. Peki ya bu Themis neyin nesidir? Bir Yunan tanrıçasının heykelinin Müslüman bir ülkenin adliyelerinde ne işi var? Yunanlar bize düşman değil mi? Kurtuluş(!) savaşımızı onlara karşı vermedik mi? Hem savaştık hem yendik hem de tanrılarını aldık. Böyle bir saçmalık dünyanın herhalde başka yerinde görülmez.

İşin daha absürt kısımları var…

Themis heykelinin bir elinde kılıç var; ceza veriyormuş. Ayağının altında ise kanun kitabı var; kanunla bir yılanı eziyor. İşin ilginci; kimi adliyelerde kanun yok, kimisinde ise yılan yok. Aslında heykeli oraya niye diktiklerini bilen birileri bile yok. Daha da ilginci; normalde “Themis” denilen -sözde- tanrıçanın gözleri kapalı olur ki önüne geleni görmeden, objektif yargılasın. Ama Anayasa Mahkemesi gözlerini açmış bu tanrıçanın. Yani geleni görecek. Hani nerde kaldı objektiflik? Uydurmada bile objektif olamayan bir yargı söz konusu. Bu yargı gerçek hayatta nasıl objektif ve adil olabilsin? Güç odaklarının arka bahçesinde dönüşen Türkiye’deki yargı sistemi bu şekilde nasıl adalet dağıtabilsin?


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz