20 YILDA TOPLUM İSLÂMİLEŞTİ Mİ, SEKÜLERLEŞTİ Mİ?

Mehmet Göçmen

Türkiye’de bir siyasi partiye oy verirken bireylerin siyasi tercihlerini en çok etkileyen ilk 3 şey şöyleymiş: Ekonomik vaatler, siyasilerin profilleri ve ideolojik kimlikler.[1]

Hâl böyle iken ülke iktidarının ideolojik kimlikleri üzerinden, pratik yoz uygulamalarından, bir tarafa yamanmak adına girişiverdiği ancak “Gerçekte takiye yapıyoruz, biz onlardan değiliz” söylemleriyle hâlâ büyük halk yığınlarına etki ediyor olmalarından yola çıkarak bir sonuca varmak doğru değil! İşte “Evet halkın değerleri, sahiplendikleri, terk ettikleri ve benimsedikleri bunlar” diyebilmek, gerçek ve kesin sonuçlar elde edebildiğimizi var saymak çok da sağlıklı olmayabilir.

Bunu neden mi söylüyorum?

AK Parti’ye “siyasal İslâmcı” yakıştırmasıyla Atatürkçü ve laik kesim yıllarca palazlandı; prim yaptı. Aynı söylemle Müslüman Türkiye halkı kandırıldı, aldatıldı ve “beraber aynı yolda yürüdüğü bir millet söylemi geliştirildi. Ülküsü olan, acıları olan bir millet, İslâmi söylemleri kullanan siyasi liderler eliyle, iktidara ortak edilmiş, ancak “milletin iktidarında” millete sövülen ve değerleri aşağılanan bir toplum inşa edilmiştir.

Bu iktidar için bir başarı mıydı? Müslüman Türkiye halkının değişimine zemin hazırlayan güçlü bir derin siyasi hareket miydi? Ve belki de en önemli soru şu olmalıydı: Bu siyasi iktidar, İslâmi motifleri kullanarak, toplumu seküler çizgiye kaydırmak adına sömürgecilerin bir planı mıydı? Ashab-ı Kiram’dan Huzeyfe b. el-Yeman RadiyAllahu Anh’a Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam’ın; (Bir kısım) çağırıcılar cehennem kapılarına çağıracaklar, kendilerine icabet eden oraya yönelecektir. Onu oraya atacaklar.”[2] buyurduğu, işte kimilerinin iktidar sahiplerini bu gerekçeyle tekfir edecek düzeyde tenkite sebep olacak bir siyasi taife miydi?

Meseleyi, sadece AK Parti iktidarının toplumu getirdiği/getireceği noktanın tespiti meselesi olarak ele almak belki de hakikate gözlerimizi kapatmak olacaktır. Çünkü mesele sadece partilerin, partizanca ülke yönetiminde söz sahibi olmaları, toplumu belirli politikalarla, sömürgeci planların bir parçası kılmaları, Allah’ın hükmü ile hükmetmeyen liderlerin yıllarca en güçlü İslâmi argümanlarla Müslüman halk tarafından iktidar nimetlerinin bahşediliyor olması meselesinden çok ötedir.

Mesele, sistem meselesidir. Mesele, bu sistemin Müslümanlara rağmen ama yine Müslümanların eliyle sürdürülebiliyor olması, sistemin kendi bekasını korumak için dışsal faktörlerden çok, içsel dinamikleri yani insan faktörünü sürece adapte etme kabiliyeti ve bunu başarabiliyor olması meselesidir.

Peki, Allah’a iman eden, Muhammed Aleyhi’s Salatu ve’s Selam’ın iman esaslarına canıyla bağlı olan bu kadim ümmet, tüm değerlerini pratikte değiştirme talebiyle yola çıkan bu gayr-i İslâmi sistemi nasıl tanımıyor? Yahut soruyu tersten soralım: Sistem kendisini olduğundan farklı mı tanıtıyor? Bunun için kullandığı başkaca argümanlar mı var?

El-cevap: evet, var. Az evvel zikrettiğim Huzeyfe b. el-Yeman RadiyAllahu Anh hadisinde Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam çok özel bir ifade kullanıyor: “Onlar sizin aşiretinizden, içinizdendir. Sizin dilinizle konuşurlar.” İşte bizim dilimizle konuşması; -sadece dil faktörü değil elbette- Allahualem, sizleri ikna edebilmek adına sizin değerlerinizi dillendirir, sizi memnun etmek adına sizin söylemlerinizi kullanırlar. Hatta aynı inancı paylaşabilir ve aynı secdeye baş koyabilirsiniz de! “Ancak devlet, iktidar, yönetim ve daha başka diğer siyasi işler ve meseleler ise onlar ayrı; onların dinle dindarlıkla alakası yoktu!” Belki de böyle bildiler; böyle bilmek istedirler.

Hangi gerekçeyle yıllarca iktidara talip olmuş olurlarsa olsunlar, hiç fark etmez; gerçekte toplumun fikrî, siyasi, etik ve ideolojik savrulmasına sebep olunmuşsa bu, hassasiyetle üzerinde eğilinmesi gereken önemli bir konudur.

Türkiye’de 20 yıl önce hangi ülkülerle iktidara talip olunmuşsa bugün o ülkünün çok uç rakımlarında seyreden bir iktidar mevcuttur. Yanına milliyetçi söylemler, yanına Atatürkçü söylemleri geliştirerek kucaklayıcı bir pozisyon edinmiş olmalarını sadece dünün gerçeğinin bugünün yansıması olarak değerlendirmek gerekir. Dün saklanan ama hep var olan gerçek anlaşılmalıdır. seküler değerleri söylem düzeyinden pratiğe aktarımı anlaşılmalıdır. Her ne kadar dün benzer sözleri işitip duymuş “takiyedir, takiye!” deyip geçmişsek de takiye olmadığı, dahası gerçeğin ta kendisi olduğu anlaşılmalıdır.

Bugünün Türkiye’sinde ise vatancı, milliyetçi, dışlayıcı, ötekileştirici bir dil hâkim konumdadır. Ötekileştirilen ise, sayesinde iktidar nimetine kavuştukları milletin öz değerleri, inancıdır. Din ile devletin ayrı ama din sayesinde devleşen, güç elde eden iktidarın zehirlendiğini düşünen ve bu gücünü milletin inancına sırtını dönmesi için harcayan bir zümre hakimdir.

Şimdi sorgulanması icap eden en önemli şey şudur: Bu savrulmanın düzeyi nedir? Halk sistemi, sistemin sac ayakları olan demokrasiyi, seküler değerleri benimseme, kabullenme, pratiğe geçirme noktasında sistem açısından arzu edilen düzeyde midir? Yoksa sistem bekasını korumak adına daha uzun yıllar siyasi figürleri kullanarak dinî değerleri, fikirleri ve örfî hakikatleri kullanmaya muhtaç mıdır?

Bu sorulara sistem açısından bakıldığında; henüz mesafe kat edilmesinin lüzumu görülecektir. Zira yapılan anketlerde özellikle temel ibadetlerin yerine getirilmesi noktasında toplumdaki dinî hassasiyetlerinin azaldığı, verilen cevaplardan yola çıkıldığında dinî kavramların anlamının yozlaştığı görülecektir. En fazla tahrifata uğrayan ve Müslümanların zihninde belirginliğini ve safiliğini kaybeden kavramların ise siyasi kavramlar olduğu görülecektir. Bu da göstermektedir ki; laik bakış açısı, toplumda siyasi kavramları dinden soyutlayacak düzeye ve halk nazarında dini, siyasetten bigane ve ayrık bir kulvarı temsil eden bir konuma getirmiştir.

Mesela; Metropol Araştırma Şirketi’nin 2021 Eylül ayında yaptığı bir araştırmada muhataplara şu soru sorulmuş: Siyasette dinî konuların ve duyguların oy almak için kullanılmasını onaylar mısınız?” Bu soruyu soran anket sahipleri açısından dinin siyasetten ayrı olduğu algısına sahip olduklarını anlarsınız. Peki yap muhataplar? Soruya muhatap kesim seçmenlerden oluşmakta ve seçmelerin %13.1’i onayladığını söylerken, %85.1’i ise onaylamadığını ifade etmiş. Verilen cevaptan anlaşılıyor ki; halkın nazarında din siyasetten ayrı olmalı, din saf, temiz, ruhani bir değeri ifade eder, siyaset ise dünyevidir ve bu ulvi değerlerden bigane olmalıdır. Diğer bir bakış ise şu olabilir: “Din inancı, ibadetleri, ahlaki değerleri ifade eder, asla kirli siyasi emellere âlet edilmemelidir.” Aslında verilen cevaptan ilk bakışta halkın “savunmacı” ve dini öncüllediği yargısına varılabilir. Hatta daha da ötesi, dini kirletilmiş ve bozulmuş bir alana mahkûm etmeme adına daha korunaklı ve korunmacı bir refleksle bireylerin temiz vicdanlarına hapsetme eğilimi olarak da değerlendirilebilir. Ancak hakikat nazarıyla bakıldığında toplumun vicdanına hapsedilmeyecek kadar siyasi, küfrün entrikalarına yer bırakmayacak kadar politik ve kafirlerin sömürgeci planlarını akim bırakacak düzeyde projeleri olan bir din gerçeği bizi karşılayacaktır.

İşte bu din gerçeğinden bizleri uzaklaştıran bir sürecin kurbanı edilmiş yığınlara şahitlik ediyoruz maalesef. Öyle kirli bir siyaset ki seçmeni tarafından dinî referansla iktidara taşındığı hâlde, seçmenlerince yapılan bu oy kullanma amelinin dahi siyasi olmadığı fikrini aşılayabilmiş bir anlayış. Hem bir siyasi partiye oy vereceksin, hem dindar olduğu için “bizi yönetsinler, bari başımızdaki yöneticiler dindar olsun” diyeceksin hem de dönüp “bu siyasilerin dinle işi yok, din ayrı siyaset ayrı olmalı” diyeceksin. Peki böyle düşündüklerini nerden çıkardım? İşte az evvel soru sorulan kesimin seçmen kimliğinden… Zira aynı sorular anketörler tarafından AK Parti seçmenine sorulmuş ve verilen cevap %75.[3]

Gelinen bu noktada siyasetin doğru tarifinin toplumun zihninde net olmadığı söyleyebiliriz. Ancak aynı toplumun, dinî değerlerini, bireysel ve toplumsal hayat koşullarında dinî vecibelerini tamamıyla terk ettiğini söyleyemeyiz. “Bana ne namazdan, bana ne oruçtan, bana ne ahlaktan ve ibadetten!” demediğini, dahası büyük çoğunluğunun bu hassasiyeti taşıdığını müşahede ediyoruz; okuyoruz. Çünkü diğer birçok araştırma şirketinin verileri, halkın dinî ritüellere çoğunlukla riayet ettiği göstermektedir. Optimar Araştırma Şirketi’nin anketi bu gerçeği gözler önüne sermektedir. Ankette; ”Düzenli namaz kılıyor musunuz?” sorusuna halkın %39’u, “Düzenli zekat veriyor musunuz?” sorusuna halkın %73’ü, “Düzenli oruç tutuyor musunuz? sorusuna halkın %65’i “Evet” cevabını vermiş.[4]

Bu araştırmayı daha özel kılacak en önemli parametre muhakkak ki gençleri hedef kitle yapacak çalışmalar olacaktır. Zira geçtiğimiz 20 yılı baz alan çalışmalar, gençliğin savrulmuşluğunu, din algısını ve sisteme yaklaşımını gösterecek, %100 gerçeği belki de yansıtmayacak ama bir bakış açısı verecek araştırmalar olacaktır. Bu çerçevede Konda Araştırma Şirketi’nin ortaya koyduğu veriler dikkat çekici gerçekten. 15-29 yaş aralığındaki gençler üzerinde bir anket gerçekleştirilmiş. Dolayısıyla 2001 yılında henüz dünyaya gelmeyen veya henüz 12 yaşında olan çocuklarımız evlilik çağına gelmiş, toplumun yönetimine talip olması gereken gençlerdir. O hâlde bu gençlerin toplum algıları, din algıları ve siyasete bakışları topluma yön verecek pozisyondadır. Çalışmada 2008 ve 2018 yıllarında yapılan iki anketin benzer sorularına gençlerin verdiği cevaplar ortaya konulmuş. Buna göre; “Düzenli olarak oruç tutar mısınız?” sorusuna “Evet” diyenler; 2008’de %74 iken, 2018’de %58’e düşmüş. Yine “Düzenli olarak namaz kılıyor musunuz?” şeklindeki soruya “Evet” diyenlerin oranı; 2008’de %27 iken, bu oran 2018’de % 24’e düşmüş.

Dolayısıyla yaş sınırlaması olmadan ortaya konulan anket sonuçları ile hedef kitlenin bizzat gençler olduğu anket sonuçları arasında derin bir uçurumun olduğunu görebiliyoruz.

Geldiğimiz nokta; sistemin hayat sahasında, siyasetten toplum tabanına inen düzlemde aşağı yönlü bir eğrinin artık başladığını göstermektedir. Yani dindarlığın önce siyasetten el etek çektiğini, bu çekilişin sonra genç yaştaki bireyleri kuşatmaya başladığını, akabinde ise toplumun tüm kesimlerini ahtapot gibi sarmaladığını ve değişim rüzgarlarının dindarlaşma değil, dindarlıktan uzaklaşma ekseninde hareket ettiğini söyleyebiliriz. Bunda en büyük pay muhakkak siyasi erkin tekelinde dinî değerlerin gayri İslâmi siyasi politika malzemesi yapılmasının ve en önemlisi siyasi figürlerin eliyle kapitalist bir dindar toplum inşa etme ameliyesinin büyük bir katkısı vardır.

Hiç kuşkusuz sistemler kendi bekalarını garanti altına alma amelini icra ederken en önemli harcı insan ve insanın sahip olduğu eğilimlerdir. Bu eğilimleri doğru kanallarla yönlendirebilirseniz, başarı mukadderdir. Sistemlerin başarısının diğer bir etmeni ise güçtür. Bu güç siyasi, askerî, ekonomik, eğitim ve benzeri tüm toplum tabanına dokunacak parmak uçlarıdır. Seküler eğitim müfredatı, son 50 yıldır hiç değişmedi. İmam-hatip okullarının varlığı ve yokluğu, çokluğu veya azlığı dahası açık veya kapalı olması sadece sistemin siyasiler üzerinde topluma etki etme malzemesi olarak kullanıldı. Düz lise ve imam-hatip liselerinin müfredatı birkaç ders ekleme ve çıkarma dışında hiç değişmedi. Askerî ve jakoben uygulamalar, DGM’ler sadece sistem açısından; toplumu, siyasi figürlerin insafına terk eden bir baskı aracı olarak kullanılmasından ibaretti. Baskı ve yıldırma, mağdurları iktidara taşıma aracına dönüştürüldü.

Peki ya ne oldu sonuç?

Sistemin bekası tehlikedeydi. Şimdi değil! Sisteme anti söylemler revaçta ve şeriatçılar bir hayli fazlaydı. Şimdi dindarlar eliyle din siyasetten uzaklaştırıldı. Suya sabuna dokunmayan dindarlar, “siyasette din şart değilmiş zaten!”, “Bakın işte modern zamanlara uygun bir siyaset de yapılabiliyormuş” demeye başladı.

Nihai soru şu: peki, halk sekülerleşti mi?

El-cevap: Hayır!

İslâm akidesi, İslâm ümmetinin derununda saklı olduğu ve o akide kalpleri terk etmediği sürece varlığını muhafaza edecektir. Fikirleri demokrasi ile, cumhuriyetle, laik değerlerle kirletilmek istense de, amellerine belirli bir noktaya kadar etki ediyor gibi görünse de sonuç değişmeyecektir. Zira ümmet, İslâm akidesini terk etmediği sürece, bu akide ümmeti asli kaynaklara yeniden döndürecek, Kur’an ve Sünnet pınarından beslemeye ve yeniden fikrî ve siyasi inkılabın tek aktörü kılmaya devam edecektir. Zaten Sünnet üzerinde Batı’nın teşvikiyle “Kuraniyyun” akımının doğuşu ve deizm gibi bir takım menhus fikirler ile akidenin kirletilmek istenmesini bu çerçevede okumak gerekir. Ve’s Selam.



[1] Metropol Araştırma Şirketi, Şubat 2021 Araştırması

[2] Sahihu’l-Buhari VIII, 93; Sunenu İbn-i Mace II, 1317

[3] Metropol Araştırma Şirketi, 2021 Eylül Ayı Anketi, https://tr.sputniknews.com/20211008/metropoll-anketi-ak-parti-secmeninin-yuzde-75i-dinin-siyasette-kullanilmasini-onaylamiyor-1049649938.html

[4] Optimar Araştırma Şirketi, 2019 Mayıs Anketi, https://t24.com.tr/haber/optimar-dan-din-inanc-anketi-yuzde-89-allah-in-varligina-ve-birligine-inaniyor,821459


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz