MUHAFAZAKÂRLIK VE MÜSLÜMAN KİMLİĞİ

Kemal Songür

Mümin/Müslim; değerini ilahi öğretiden alır ve değer kabulünü/yüklemesini ilahi olana göre yapar.

Muhafazakâr; atalar dinini/yolunu, yaşanıla geleni sorgulamaksızın içselleştiren yaklaşımın sahibidir.

“Muhafazakârlık”; vahyin tanımladığı/onayladığı Din’e/İslâm’a ait bir kavram değildir.

Muhafazakârlık, üretilmiş kültürün/geleneğin malıdır; Müslimlik ise değerin tanımıdır.

Muhafazakârlık; geleneksel sosyal değerlerin/olguların muhafaza edilmesini talep eden/hedefleyen politik-sosyal felsefe ve hayatı okuma biçimi olarak özetlenebilir. Toplumsal değişimlere ve özellikle köklü/kritik dönüşümlere direnç gösteren “adeta” fren fonksiyonu icra eden bir siyasi duruştur. Bu anlamda muhafazakârlık, değişime duyulan bir tepkiyi ifade etmek için kullanılır.

Muhafazakârlık ile ilgili en büyük yanılgı sağ kanat-milliyetçi-maneviyatçı ideolojisine/siyasetine indirgenmesidir. Oysa her düşünce akımının içinde bulunabilir; söz konusu düşünce akımının ya da kabullerinin değişmesini istemeyen her kişi/grup o düşüncenin muhafazakârıdır.

Muhafazakâr bakış ürkektir, korumacıdır, tutucudur; geleneği tortularıyla birlikte “süpürerek” taşıyandır; tarihi ve olguları mümeyyiz akılla değil edilgen taklitçilikle okur; toplumsal değişimi-dönüşümü riskli görür, yerleşik olanı sorgulamaz ve yaşanıla gelene sahip çıkar.

Muhafazakâr bakışa göre insan; geleneğin kuşatıcılığına mahkumdur. İnsana tarihten, gelenekten ve kimliğini veren diğer kurumlardan bağımsız bir biçimde bütün bir dünyayı anlayabilecek ve dönüştürebilecek kurucu bir özne gözüyle bakmaz; bu kurum ve değerlerle desteklendiği zaman güçlü olabilir. Edmund Burke’ün, “birey değil, tür bilgedir” derken kastettiği budur.

Muhafazakâr için kurumlar önceliklidir/hayatidir; bu kurumların başında ise, “bireyin hafızası” ve “makarrı/kalesi” olan aile gelir. Muhafazakâra göre bireyin içine sığınacağı ve dayanak olarak gördüğü bu liman ne kadar sağlam olursa, toplum da o kadar güven içinde olacaktır. Aynı şekilde, gelenek/kültür gibi “zamanın testinden geçmiş ve kalımlılığını/işlevselliğini ispatlamış” olan diğer kurumlar da buna dahildir ve bunlar sağlıklı bir toplumun yapı taşlarıdır. Başta din ve dinsel ritüeller olmak üzere, toplumu oluşturan bireye bir aidiyet duygusu kazandıran değer ve semboller de onun için önemlidir.

Muhafazakâr zihin; siyasete sınırlı bir etkinlik alanı olarak bakar. Ona göre siyasetin amacı hiçbir zaman “yeni bir toplum ve sistem inşa etmek” olamaz. Siyasetin işlevi, toplumun ortaklaşa yaşamdan kaynaklanan sorunlarını çözmeyi mümkün kılması bakımından faydalıdır; ama “ideolojik siyaset” olmamak kaydıyla. Bu anlamda muhafazakâr köklü değişimi/devrimi sevmez.

Bu özellikleriyle muhafazakârlık, günümüzde liberalizm ve sosyalizmle birlikte, özellikle Batı dünyasına mührünü vuran üç büyük siyasi doktrinden biridir. Yukarıda anlatılmaya çalışılan şekliyle bu fikirleri taşıyanlar, siyasi bakımdan kendilerini genellikle “muhafazakâr” olarak adlandırırlar.

Bu temel yaklaşımlarıyla muhafazakârlık her ülkede farklı renkler alır. Çünkü her ülkenin/toplumun muhafazakârlarca değerli/güvenli ve korunmaya layık olan kurum ve değerleri farklıdır. Yani bir Zerdüşt, Budist, Hıristiyan, Yahudi’nin süregelen kabullerine yönelik muhafazakârlığı nasıl söz konusu ise bir aşiretin/kabilenin/kavmin töresine/âdetine yönelik korumacılığı da öyledir; dahası ideolojik yaklaşımların da muhafazakârlığı (Kemalizm-Siyonizm-Masonizm-milliyetçilik ve icra ettikleri ritüelleri gibi) söz konusudur. Ancak insana bakışları, değişen içerikleriyle bu ara kurumlara duydukları saygı, tedrici değişimden ve sınırlı siyasetten yana oluşlarıyla, en azından düşünce stili ve siyasi tarz açısından, dünyanın her yerindeki muhafazakârlar ortak bir paydada buluşurlar. Yaşanıla gelen ve “sorgulanmaksızın” toplum tarafından kabul gören âdet/töre, ahlak anlayışı, hayatın işleyişine yönelik kanıksanmış her ne varsa muhafaza edilme refleksi, bütün muhafazakârların ortak paydasıdır.

Tarihçesi: “Muhafazakârlık” kavramının kökeni İngilizcedeki “Conservatism” kelimesine dayanmaktadır. Conservatism, Latince “conservare” kelimesinden türetilmiş ve “muhafaza etmek” anlamına gelmektedir. Muhafazakârlık, Batı tarihinde “aydınlanmaya”, onun düşünce sistemine/hayatı okuma biçimine ve bunun ürünü olan siyasi projelerle toplumun köklü/kritik dönüşümüne muhalif olarak ortaya çıkmıştır.

Her bölgenin/toplumun, geleneği taklit üzere takip ettiği ve yerleşik kabullere tahkikten yoksun hikmetsizce tutunduğu, düşünsel bir tercihten öte duygusal-şabloncu yönelişle sahiplendiği sosyal katmanı vardır. Bu boyutuyla muhafazakârlık, düşünsel bir tercih değil, duygusal bir bağdır/bağlılıktır.

Toplumlara gönderilmiş bütün nebilerin dillendirdikleri dönüştürücü/kurtarıcı mesajlarına karşı itiraz gelmiş ve bu itirazları önce topluma vaziyet eden önde gelenler ve onları takip eden “muhafazakâr” toplumlar sergilemişlerdir.

[وَاِذَا قٖيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَـتَّبِـعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاؕ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَهْتَدُونَ] “Onlara: ‘Allah’ın indirdiği hükümlere uyun!’ denildiğinde onlar ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, hakikati de bulamamış idiyseler?”[1] Bu ayet, özelde Mekke’nin şirk sisteminin öncüleri ve onları sürü psikolojisiyle takip eden toplumu tasvir ederken genelde bütün şirkî sistemlerin ve onları ayakta tutan toplumların genel karakteristiğini ifade etmektedir.

Firavun’un toplumuna yönelik “Musa sizin dininizi değiştirmek istiyor” şeklindeki uyarısı, yerleşik olanın korunmasına ve bunun da Firavuni düzenin devamına sahip çıkılması kaygısından kaynaklandığı tartışmadan varestedir.

Buraya kadar tanımlanmaya çalışılan “muhafazakârlık”; kavram olarak neyi ifade ettiğine ve neye tekabül ettiğine yönelik genel bir bakıştır.

Türkiye’de “muhafazakârlık” kime-neye tekabül etmektedir?

Bu topraklarda “muhafazakârlık” salt belirli sosyal katmana indirgenemez, örneğin; askerî-yargı bürokrasisinin egemen olduğu vesayet sisteminin geriletilmesine ve kimi özgürlüklerin genişletilmesine yönelik devletin AK Parti eliyle renk değiştirdiği ya da varsayıldığı son yıllardaki değişime en çok direnen ulusalcı-Kemalist-elitist-jakoben cenahın “muhafazakâr” yaklaşımlar sergilediği ve kendi kutsallarına savaş açıldığı vehmiyle Kemalizm “dinine/kutsalına” aidiyetle canhıraş direnç gösterdikleri ortadadır. Tabii ki bu Kemalist güruh “muhafazakârlık”la anılmak istemez ve onlar sürekli “devrimcidirler”!

Yanılgı da olsa bu topraklarda muhafazakârlığın belleklerdeki karşılığı “dindar” ya da dine/geleneklere saygılı kesimleri ifade etmektedir. Biz de konuyu belleklerdeki karşılığı üzerine yoğunlaşarak tanımlamaya çalışacağız.

“Muhafazakârlığın” dine/kutsala/geleneğe yönelik aidiyeti ya da atfı genelde bir olgu olarak toplumlar tarafından kabul edilmektedir. Batı’da aidiyet olarak Hıristiyanlığa, başka yerlerde farklı inanışlara ve yaşadığımız coğrafyada da İslâmi motiflere gönderme yapıldığı bir gerçekliktir. Bu topraklarda muhafazakârlığın İslâmi tonlar taşıdığı, ancak bunun Anadolu’daki sufizmle, yerleşik gelenekçi kültürle, âdet/töre ile, Osmanlı’ya ve daha gerisine uzanan Türk milliyetçiliği ile harmanlandığı ve de bütünüyle menkıbe-mitoloji-İsrailiyat ile hercümerc yapıldığı gerçeği ortadadır.

Bu topraklarda muhafazakârlığın hayatı okuma biçimine yönelik temel yaklaşımları ve kabullerini şöyle sıralayabiliriz:

1- Bilinmeyenden korku duyarlar. Yeniliği güvenli bulmaz ve yenileceği endişesiyle üretilmiş/keşfedilmiş/test edilmiş olana sığınırlar.

2- İçine doğdukları yerleşik geleneği “güvenli liman” olarak görürler. Kimliklerini içlerine doğdukları kültürle tanımlarlar; değer yüklemeleri buradan neşet eder. “Milliyetçi-maneviyatçı-muhafazakâr-gelenekçi-devletçi-dindar/dine saygılı” vs. olarak kimliklerini tanımlarlar.

3- Var olan toplumsal düzeni “en iyi/ahlaklı/adil/ideal” olarak görmeseler de “daha kötüsü gelir” endişesiyle “ehven-i şer” kabulüyle düzenin devamından yana siyasi duruş sergilerler.

4- Dine dair yaklaşımı kitabi değil sözeldir; tahkike değil taklide dönüktür; “aklınızı kullanın” diyen ilahi uyarıya rağmen akıllarını kiraya vermeyi tercih ederler; sorgulamaz teslim olurlar; kıssayı değil menkıbeyi öncelerler; gerçeği hakikatte değil çoğunluğun kabulünde ararlar. Düşünsel çabayı donuklaştırma pahasına şahsiyeti körleştiren ve taklide endeksli bir din/yol tasavvurunu sahiplenirler.

5- Dünya menfaatine yönelik modern/yeni olan her ne varsa “kitaba uyma” endişesiyle değil “kitabına uydurma” kalkış noktasından hareket ederek tevil eder ve karşılaştıkları zorlukları “çağın gerekliliği” kılıfıyla meşrulaştırmanın yollarını arar ve çoğu kez “kendilerince” bulurlar. Örneğin; bayram-cuma namazlarına ve “daha koyu muhafazakârların” günlük namazların sünnetlerine/müstahaplarına gösterdikleri “titizliği” dinin kırmızıçizgilerine yönelik göstermezler yani faizi alıp vermenin “Allah’a ve Rasulü’ne savaş açmak” mesabesinde olduğu gerçeğini küçücük dünya çıkarına kurban edebilirler. Rasul’ün öncelikli sünneti olan “müşriklerle/zalimlerle mücadele sünnetini” göz ardı ederek Rasulullah’ın iklimsel/yöresel/zamansal olarak günlük hayata dönük yapıp-ettiği ne varsa “sünnet” yüklemesiyle “Rasulü takip ettikleri” zannıyla hareket ederler.

6- Dine dair yaklaşımları; dinin ruhu/içeriği/temeli ve bütün rasullerin gönderiliş gayesi olan, “La ilahe”ye tekabül eden şirk ve ondan neşet eden bütün yönelişlerden (tağutiyet/müstekbiriyet) azadeliği öngören/emreden vasfını göz ardı ederek tıpkı Protestan yaklaşımında olduğu gibi dini “ritüel/religion” tasavvuruna indirgerler. “Allah” tasavvurları “adeta” şöyledir: yaratan ama hükmetmeyen, kâinata nizam veren ama sosyal-siyasal-ekonomi alanına yönelik nizamâtı olmayan yani gökte ilah ama yerde ilah olmayan tasavvurlardır.

7- Sekülerizmin/ladinîliğin belirlediği ekonomik, sosyal, siyasal düzen ahlakı/değeri olmayan ve çıkara/hazza endeksli bir yapılanmadır. Muhafazakâr bunu dönüştürmeyi değil, bilakis içine “bir çeşni olarak” ahlakilik katmanın derdindedir. Yani yönetsel mülkü edinme değil de o mülkte kendine yer ayrılmasını hedefler.

8- Seküler temelli bütün izm’ler, dini ve dine ait olan bütün değerleri reddeder; buna karşın muhafazakârlık, dini kabul eder ve/fakat değiştirir, dönüştürür ve hayatiyetini sürdürmek için bütün izm’lerle uzlaşmanın yollarını arar.

Özetle; muhafazakârlığın bu topraklardaki karşılığı ve din algısı; tasavvuf, türbe, menkıbe, hurafe, İsrailiyat, mitoloji ile bezeli olduğu gerçeğidir; milliyetçi-mukaddesatçı sağ eğilimlerle harmanlanmaktadır. Mezheplilikten çok öte mezhepçi tasavvurlar hakimdir; ümmetçilikten çok öte millilik refleksi ön plandadır; tahkike değil taklide dayalı dinsel aidiyet ve geleneği sorgulamaksızın tortularıyla/bidatleriyle süpürüp alan “atalar dini” diyebileceğimiz ve de ritüellere indirgenmiş dini tasavvurların sahibidirler.

Muhafazakârlık ve AK Parti:

Melez bir ideoloji ve siyasi duruş olan muhafazakârlığın AK Parti’nin politik kimliğine yansıması ve kendilerini “muhafazakâr demokrat” olarak resmetmeleri ve de hatırı sayılır karşılık bulmaları somut örneklik açısından önemlidir. Bu coğrafyadaki muhafazakârların İslâm ile ilintisi dine atıf ile kimi ritüellerden ve şekilcilikten ibarettir ve bu yönlerine dokunulmadığı müddetçe devletin/siyasal işleyişin seküler/ladinî oluşu sorun teşkil etmez. Zira muhafazakâr zihnin din tasavvuru, İslâm’ın iktidar/devlet olması değildir ve böylesi bir arzuları da yoktur. Mesela; muhafazakâr zihinler için camilerin açılması, açık kalması, ezanların susmaması önemlidir velâkin camilerin işlevini/konumunu kimlerin belirlediği ve kim(ler)e hizmet ettiği, dinin asıllarının nasıl ketmedildiği, ete-süte dokunmayan bir din anlatılmış olması önemli değildir. Buradan hareketle muhafazakâr partiler üzerinden laisist/sekülerist sistemde/devlette işleyişin İslâm’a göre olabileceğini düşünmek/beklemek akla zarar ve beyhude bir beklentidir; hayaldir...

Bu toprakların muhafazakârları İslâm’a karşı açık/bariz bir inkârcı tutum içinde hiç olmamışlar ve bilakis dine aidiyetlerini fasılasız sürdürmüşlerdir. Bu boyutuyla Bakara Suresi 170. ayetin beyanında olduğu gibi Mekke müşriklerinin “putperest menşeli atalar dini” muhafazakârlığını ve onların Rasul’e itiraz nedenlerini (kimi yaklaşımlarıyla örtüşse de) bir çuvala koymak yanlış olacaktır.

Bu toprakların muhafazakârlığı farklı tonlarda olsa da en koyu tonu dahi vahyin tanımladığı sahih din tasavvuruna hep mesafeli olmuş ve direnç göstermiştir. Bunun birçok tarihsel nedeni vardır ve en başat nedeni ise geleneği kutsayarak tortularıyla birlikte sorgulamaksızın süpürüp almaları, tahkike ve düşünsel efora değil, taklide dayalı ve içeriği boşaltılmış/ritüeliteye indirgenmiş din tasavvurunu sahiplenmeleri, kaderci/cebirci kabulleri, dünyevi olana gösterdikleri zihinsel eforu uhrevi olana göstermeye yanaşmamalarıdır. Bu toplumun dine aidiyet gösteren kahir ekseriyetinin durumu maalesef budur. “Ilımlı İslâm” da denilebilecek böylesi din tasavvuruna ne küresel tağutiyet ne yerel tağutiyetler itiraz etmeyecek ve barışık yaklaşımları/ortamları paylaşmaya devam edeceklerdir.

Hülasa…

Vahyin tanımladığı/onayladığı Mümin-Müslim kimliğidir:

‘Muhafazakârlık’ üretilmiş kültürün/geleneğin malıdır, Müslimlik ise değerin tanımıdır.

Değerin tanımladığı Müslüman kimlik muhafazakâr değil, sahih dinin müntesibi, eskimeyen/eskitilemeyecek yeninin yani tevhidin karşılığıdır.

Müslüman kimliği; zamanlarüstü ve her zamana hükmedecek değerin, hayatın her sahasını/safhasını düzenleyen; şahsiyetten aileye, toplumdan devlete bütün alanlara nizamât veren dinin/yolun temsilcisi/teslimiyetçisidir.

Müslüman kimliği; mutlak hakikati/değeri resmeden, nebileri tanımlayan ve inşa eden, hayatın kalkış ve varış noktası olarak tevhidi vaaz eden, bütüncül bir hayat tarzının ve hayatı okuma biçiminin yegâne kılavuzu ve biricik mihenk taşı/kıstas mercii hususiyetini vahye tevdi eden kimliğin adıdır.

Müslüman kimliği; “usvetun hasenetun/en güzel örneklik” olarak rasulü/rasulleri gören, bizlerden önce yaşayan Müslümanların tecrübelerinden/birikimlerinden yararlanan, geleneğin salih/sahih yaklaşımlarını sürdüren ve mümeyyiz akılla tortuları ayıklayabilen; taklidi değil tahkiki önceleyen, bütün edinimleri vahye arz eden ve oradan aldığı onayla bütün düşünsel/eylemsel yeniliklere/üretimlere açık olan, hasımlığı zalimlere hısımlığı Müslimlere gösteren, her türlü asabiyeyi ayaklarının altına alarak iman kardeşliğini her yakınlıktan öte/önce gören, dünyevi değil dünyalı olan ve bunu da “ahiretin tarlası” olarak görüp salih amel tohumlarıyla eken ve ahiretteki hasatını uman bir kimliğin adıdır.

Sözün özü; muhafazakârlığı aşmak ve aşılmasına katkı sunmak için vahyin tanımladığı sahih bir imanı ve salih amelleri önceleyen/örnekleyen, [وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطاً لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهٖيداًؕ وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتٖي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِـعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِؕ وَاِنْ كَانَتْ لَكَبٖيرَةً اِلَّا عَلَى الَّذٖينَ هَدَى اللّٰهُؕ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُضٖيعَ اٖيمَانَكُمْؕ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَحٖيمٌ]İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet yaptık. Biz bu yöneldiğin kıbleyi özellikle resule uyanlarla sırt çevirenleri açıkça ayırt edelim diye belirledik. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelecektir. Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”[2] ilahi uyarısını hayatın amacı olarak gören ve yaşayan/yansıtan öncü-vasat-dengeli-adil şahsiyetlerin, elle tutulur/gözle görülür model cemaatin/ümmetin oluşması için cehdetmek hepimizin ibadi sorumluluğudur.



[1] Bakara Suresi 170

[2] Bakara Suresi 143


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz