AK PARTİ TECRÜBESİ SİSTEM İÇİ MÜCADELE ANLAYIŞINI BİTİRDİ! ŞİMDİ NE OLACAK?

Süleyman Uğurlu

İslâmi bir otoritenin olması gerektiği fikri, İslâm’ı temel kaynaklarından ve doğru bir şekilde okuyan her Müslüman için zihinde parlayan bir ışık gibidir. Yanan bu ışık, heyecanı tetikler ve kişiyi harekete geçirir. Kur’an ve Sünnet rehberliğinde devlete ulaşmak için uzun bir yolculuğa çıkar. Çıkar çıkmasın da hedefe nasıl yürüyeceğini bilememek, çıkmaz sokaklara götürür ve çabuk yorar insanı. Sonra da tüketir umutlarını. Tükenmiş umutlar, dün uzanıp tutulacak kadar yakın gördüğü “devleti” artık imkânsız göstermeye başlar. İmkânsızlık, zamanla dillere pelesenk olur. Bir kültür hâline dönüşür ve gelecek nesillere aktarılır. İnandığı gibi yaşayamamak derin travmalar oluşturur insanda. Bu travmalardan kurtuluşun tek adresi kendisine yeni inançlar tesis etmektir: “Allah bizden devlet istemiyor”, “Biz Müslümanca yaşarsak devlet zaten gelecektir”, “Önce kendimizi ve ailemizi bu sistemden korumalıyız” vesaire vesaire.

Bu makalenin ana konusu yolunu kaybetmiş kardeşlerimizin kısa tarihini, nerede yanlış yaptıklarını ve geldikleri noktayı ele almaktadır. Derdimiz, kimseyi eleştirmek değildir. Derdimiz, yüzbinlerce kardeşimizin umutlarını kıran, onları çaresizliğe sürükleyen hatalar zincirini bulmak ve yeni hatalara düşmelerine mâni olmaktır. Allah bizleri doğru yoldan ayırmasın.

Öyleyse başlayalım…

Hilâfet’in kaldırılmadan kısa bir süre önce başladı aslında bu serüven. Osmanlı Hilâfet Devleti’nin “hasta adam” olarak vasıflandırılması, sömürgeci Batının teknolojik üstünlüğü, beldelerimizin tek tek işgal edilmesi sonucunda bir kesim Batı hayranlığına saplanırken bir kesim de Batı’nın kalkınmışlığını dindeki reforma bağlamıştır.

Hatırlayalım: Avrupa; Kilise ve Kral otoritesi altında inim inim inlerken, bu iki güç arasında gizli bir çatışma, çıkar kavgası da tarih boyunca devam etmiştir. “Tanrı adına karar verebilme yetkisine sahip” Kilise, bu mücadelede her zaman bir adım öndeydi. Kilisenin görüşlerine karşı çıkanlar aforoz yöntemiyle dinden çıkartılıyor ve cehennem ile cezalandırılıyordu. Hâl böyle olunca kimse Kiliseye rağmen bir adım atamıyordu.

Kilisenin mutlak otorite sahibi olduğu Orta Çağ’da Martin Luther, endüljans sistemini[1] sert bir dille eleştirdi. Hıristiyan bireylerinin köle olmadığından, özgür olduğundan bahsetti. Bu çıkışlar sonrası tabii ki Roma ile ipler gerildi. Kendisi aforoz edilince papalık makamını, Katolik Kilisesini tanımadığını açıkladı. Martin Luther’in bu cesur çıkışı Kral ve Burjuva taifesi için de bir fırsattı. Zira Kilise otoritesinin sarsılması en çok bu iki sınıfın işine yarıyordu. Martin Luther Kral ve Burjuva’dan aldığı destekle eleştirilerini dinselleştirdi ve “Protestan” mezhebi kuruldu. Protestan mezhebi, Katolik Kilisesinin görüşlerine karşı gelmenin insanı dinden çıkartmayacağını, Hıristiyanları cehenneme sürüklemeyeceğini söylemesi, geniş yankı uyandırmış ve insanlar akın akın bu mezhebe geçiş yapmıştır. Böylece Kilise “tartışılmaz” zırhını ve dünya hayatı üzerindeki etkinliğini kaybetmiştir.

Protestan mezhebinin kuruluşundan yıllar sonra Sosyolog Max Weber, “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı kitabında Kapitalizmin doğuşu ve yayılmasını Luther’e daha doğrusu Protestan mezhebine bağlamıştır ki bu kısmen doğru bir yaklaşımdır.

Şimdi birlikte düşünelim… “Hasta adam” diye anılan bir devletiniz var. İşler kötüye gidiyor. Batılı devletler teknolojik imkânlarıyla yavaş yavaş beldelerinizi elinizden alıyor ve kimse bu gidişata “dur” diyemiyor. Elbette konuşan çok olacaktır. İşte onlardan bazıları “Batı’da kalkınmanın dinde reform hareketinden sonra gerçekleştiğinden İslâm’ı günümüz şartlarına uygun hâle getirmek gerektiği fikrini dillendirmeye başladı. Onlara göre Müslümanların, bağrından Martin Lutherler, Calvinler çıkartması gerekiyordu. Nitekim çıktı da! Cemaleddin Afgani, Müslümanların Martin Luther’i olarak sahnedeki yerini gururla aldı! Onu Muhammed Abduh takip etti ve Muhammed Abduh’u da Reşid Rıza! İslâmi düşüncenin son yüz yılına damga vuran bu üçlünün İngilizlerin egemen olduğu diyarlardan çıkması sanırım rastlantı değildir. Zira İngilizler her türlü Batılılaşma hareketini sonuna kadar destekleyerek İslâm ümmetini parçalamış ve Hilâfet’i yıkmıştır. Makalenin ilerleyen bölümlerinde göreceğiniz üzere en nihayetinde bu üçlünün öncülük ettiği fikirler de Batılılaşmadan bir parçadır.

Modern İslâm düşüncesinin öncüsü olarak gösterilen bu üçlüden sadece Reşid Rıza el-Hüseynî Hilâfet’in kaldırılışına şahitlik etmiştir. Bu nedenle Reşid Rıza’nın birtakım görüşlerini buraya taşıyarak İslâm’ın nasıl “deforme edildiğini”, laikliğin nasıl “İslâmîleştirildiğini” görmüş olacağız.

Muhammed Abduh ile Mısır’da “El-Menar” adlı dergiyi çıkartan Reşid Rıza, klasik fıkıh anlayışını yerden yere vurmuş ve ortaya çıkan mezheplerin, bir müçtehidi taklit etmenin, gelişmenin önündeki en büyük engel olduğunu savunmuştur. Görünen o ki Reşid Rıza, klasik fıkıh anlayışını Katolik Kilisesine, kendisini de gericilikle mücadele eden Luther’e benzetmektedir. Ona göre Orta Çağ’daki donukluk ne ise taklit de aynıdır. Dolayısıyla “klasik fıkıh”tan uzaklaşılmalı ve “modern fıkıh” anlayışına geçiş yapılmalıdır.

Peki, neymiş bu modern fıkıh anlayışı? Şimdi sıkı durun! Reşid Rıza’nın modern fıkıh anlayışına göre; “Her şeyden önce Kur’an gelmelidir. Kur’an’da soyut genel ilkeler vardır. Bunlar dünya ve ahiret olarak ikiye ayrılır. Ahiret ile alakalı naslara dokunulmaz olduğu gibi alınır. Ancak dünya ile alakalı genel naslar içtihat yoluyla hayata tatbik edilir. Bu nasları belirleyecek ve tatbik edecek olan kurum “ulu’l emr”dir. Ulu’l emr, geniş bir halk kitlesinden oluşur, işlerini meşveretle yürütür ve bunun günümüz karşılığı parlamentodur.”[2]

Reşid Rıza’nın kanunları belirlerken başlıca başvuru kaynağı maslahattır. Ona göre şeriatın getirdiği her şeyin hayatı kolaylaştırıcı bir rol oynaması gerekir. Maslahata aykırı olan her şey batıldır ve şeriata aykırıdır. Velev ki âlimlerin tamamı karşı görüş bildirse de velev ki fıkıh kitapları bunun aksini söylese de!

Daha fazla ayrıntıya girmeden özetleyelim: Reşid Rıza, akide ve ibadetler ile dünyevî işleri birbirinden ayırmıştır. “Akide ve ibadetler hakkında hüküm verme yetkisi sadece Allah ve Rasulü’ne aittir” derken, bunların dışında kalan dünyevi işlerde yetki, istişare ile karar alacak olan “ulu’l emr” yani parlamentodadır. Parlamento, hüküm belirlerken Müslümanların maslahatlarını esas almalıdır. Müslümanların maslahatı esas alındığı müddetçe bu durum şeriata muhalif değil bilakis şeriatın istediğidir.

Bu satırları okuyunca insan soramadan edemiyor: Reşid Rıza’nın İslâm’ı buysa laiklik nedir? Laiklik dediğimiz şey tam da bu değil midir?

Laikliğin “İslâmîleştirilmesi” işte böyle adım adım gerçekleştirildi. Buradaki kritik soru, Reşid Rıza nev’i şahsına münhasır kendi küçük dünyasında sapık fikirleri savunan sıradan bir adam mıdır yoksa kendi döneminde ve sonra gelen alimlere, hareketlere fikir babalığı yapmış, önünü açmış bir adam mıdır? Bu kararı vermek için aşağıdaki bilgilere bakmanızı öneririm.

Müslüman Kardeşler teşkilatının kurucusu olan Hasan el-Benna, “İslâm sadece ana esasları koyar. Meseleleri umumi olarak ele alır. Meselelerin geri kalan teferruatını ise, zaman ve mekâna bırakır. Meselelerin teferruatı üzerinde pek fazla durmaz. Fer’î hükümler zaman ve mekâna göre yapılacak içtihatla değişebilir” derken, “Mısır’daki mevcut sistem ve parlamentonun İslâm’ın yönetim şekline ters düşmediğini” söylemektedir. El-Benna’ya göre; yönetimin genel çerçevesini ve ilkelerini veren Allah, uygulamada bir serbesti tanıdığı için demokratik bir işleyişe sahip devlet, meşru bir devlettir.

Bu satırları okurken aklınıza Reşid Rıza’nın söylemleri geldi değil mi? Gelmeli de! Nitekim İbrahim el-Beyyumi Ganim, Ekin Yayınları’ndan çıkan “Hasan el-Benna’nın Siyasi Düşünceleri” adlı kitabında Müslüman Kardeşler hareketinin, belli ölçüde Cemaleddin Afgani,[3] Şeyh Muhammed Abduh, Reşid Rıza ve onların ardılı olan düşünürlerle doğrudan ilişkisi olduğunu belirtmiştir.

Reşid Rıza, Kur’an’ı tefsir etmek istediği zaman Abduh’un kalmış olduğu yerden başladı. El-Benna, Kur’an’ı tefsir etmek istediğinde Reşid Rıza’nın bırakmış olduğu yerden başladı. Muhammed Gazali, El-Benna’ya “Niye buradan başladın?’’ diye sorduğunda şu karşılığı almış: “İmam Reşid Rıza’nın yapmış olduğunu boşa mı çıkarayım.”

Reşid Rıza el-Hüseynî’nin ekseninde, Hasan el-Benna’nın öncülük ettiği İhvan-ı Müslimin’in fikirleri Mısır’dan dünyaya yayılırken Tunus’da Nahda, Filistin’de Hamas, Fas’ta Adalet ve Kalkınma Partisi gibi birçok oluşumun da kurulmasına vesile olmuştur. Bu hareketin Türkiye’deki yansımaları ise Fethullah Gülen hareketi ve Milli Görüş hareketidir. Makale konumuz demokratik yollarla iktidara ulaşma odaklı olduğu için Fethullah Gülen hareketini mercek dışı bırakıp Milli Görüş hareketi ve ondan türeyen AK Parti üzerinde duracağız. Milli Görüş Hareketi, İhvan-ı Müslimin’in Türkçeleştirilmiş hâli gibidir. Sahip olduğu fikirlerin omurgasını İhvan’dan almıştır. Dolayısıyla “maslahat eksenli dünyevî fıkıh” anlayışı Milli Görüş Hareketinde önemli bir rol oynamaktadır. Nasıl Hasan el-Benna demokratik yollarla parlamentoya girmeyi, iktidar olmayı, demokratik sistemle yönetmeyi, meşru görüyor ise Milli Görüş Hareketi de aynı şekilde meşru görmüş ve bunu amelleriyle ortaya koymuştur.

Siyaseten ayrılmış olsa da AK Parti’nin fikir dünyası Milli Görüş’le aynıdır. AK Parti’nin “Siyaset Akademisi” ders notlarının 86. sayfasında İslâm’da reform yapılamadığı için modern dünya ile kriz içinde olduğu şöyle açıklanmaktadır: “Hıristiyanlık on altıncı yüzyıldan itibaren Protestanlık aracılığıyla modern toplumun bireycilik özelliğini kazanarak modern yaşama ayak uydururken, İslâm bu konuda gerçekte kendi rönesans ve reformunu yapamadığı için modernleşme ile uyumu konusunda ciddi bir kriz içinde bulunmaktadır.”

Akademik camiada uluslararası bir üne sahip olan Utah Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi dersleri veren Prof. Hakan Yavuz 2010 yılında bir röportajda şu tespitlerde bulundu: “Bugün 'İslâmsız bir İslâm' görüntüsü ortaya çıkıyor. Yani, ahlak, etik, hak-hukuk değerlerinden soyutlanmış bir İslâm. Tamamıyla şekle dayalı ve tüketim araçları hâline dönüşen bir İslâm var. Bunlar modern süreçleri ele geçirdiklerini iddia ediyorlar ve başarılılar. Medya, finans, eğitim sektörü... Hepsinde güçlendiler. Ancak bunlar modernitenin içine girdikçe, modernite de bunların içine giriyor. Modernite, dini yeniden şekillendiriyor. Burada, kazanan kapitalizmin mantığı. Laik kesim, İslâmsız modernleşme istiyor ve dini, modernleşmenin karşıtı olarak algılıyor. Bunun karşısında ise, İslâm'la beraber modernleşme isteyen ikinci bir kesim var. Ana tartışma bu. Eskiden, 'Modernite İslâmsız olmalı' diyenler hakimdi. Şimdi ise, 'Modernite İslâm'la beraber gitmeli' diyenler. Hatta modernitenin ihtiyaçlarına göre 'İslâm yeniden yorumlanmalı' diyenler de var. Yani, bugün Türkiye'de bir Protestan İslâm'ı oluşuyor.”[4]

Esasında AK Parti’nin 20 yıllık iktidar seyrine dikkatlice baktığımızda Reşid Rıza’nın “dünyevî fıkıh” anlayışının pratize edilmiş hâlini görmekteyiz. İşte bu nedenle bazen onları camide Kur’an okurken, bazen laikliğe davet ederken, bazen faize saldırırken bazen faizi överken, bazen İslâmi aile yapısını korurken bazen de LGBT’lileri “baş tacı” ederken görüyoruz.

İhvan ile başlayan, Milli Nizam ile Türkiye’ye taşınan, AK Parti ile son bulan “sistemin içerisinde sistemi değiştirme” fikri, aslından cüzüne kadar baştan aşağı hatalı ve batıl bir fikirdir. Temelinde moderniteye tabi tutulmuş, dünyaya öncelik tanıyan İslâm anlayışı yatmaktadır. İslâm’ın izzet veren duruşundan yoksun, binlerce yıllık İslâm fıkhından uzak, Batı karşısında ezik bir ruh hâlini ortaya koyan bir anlayış ve yöntemdir.

“Sistem içi mücadele” olarak isimlendirilen bu fikrin pratik vakıaya uygulanması; sistem içinde erimiş, sistemden bir parça olmuş, sistemi “yıkılamaz” olarak görmüş, sistemden faydalanmayı seçmiş bir Müslüman tiplemesi oluşturmuştur. Zira dünün devrimci gençleri bugünün büyük servet sahiplerine dönüşmüştür. Sistem içi mücadele, AK Parti ile birlikte sistemi korumaya evrilmiştir. Zira sistem artık kendilerinden başka bir şey değildir.

Maslahatı şer’i hükümlerin temeli hâline getiren, dünyevi bir fıkıh oluşturarak bunu İslâm’dan bir parça olarak kabul eden bu modernist zihniyetin başarısızlığı için delil getirmeye lüzum dahi yoktur. Her şey ortadadır! Gören gözler, işiten kulaklar bu hakikate şahitlik etmektedir. Mısır’da İhvan-ı Müslimin, Tunus’da Nahda, Türkiye’de Milli Nizam Partisi ve türevleri, son olarak da AK Parti, sistem içi mücadelenin başarısızlıkla dolu çizgisini görmek için yeterlidir. Hâlâ göremeyenler için 1983 yılından beri Refah Partisi’nde o kapatılınca Fazilet Partisi’nde yer alan 2001 yılından itibaren de AK parti saflarında yer alan, 5 kez Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Kayseri Milletvekilliği, Şehir ve Çevrecilik Bakanlığı yapmış, hâlen AK Parti Genel Başkan Yardımcısı görevini yürüten Mehmet Özhaseki’nin katıldığı bir televizyon programında, “LGBT'li bireylerle ilgili düşünceniz nedir?” sorusuna verdiği cevabı tarihe not düşmek adına buraya bırakıyorum:

“Madem ki Allah yaratmış, hepsinin başımızın üstünde yeri var. Onun dışında saygı duymak ve tercihlerine sonuna kadar saygı duymaktan başka elimizden bir şey gelmez bana göre…”

Öyleyse şimdi geleceğe bakma vaktidir!

Ne yapacağız? Nasıl yapacağız?

Geldiğimiz nokta itibariyle laik kapitalist sistemin bir parçası olmadan bu sistemi değiştirmek isteyenlerin önünde iki seçenek mevcuttur.

1-    Silahlı Mücadele

2-    Rasulullah’ın metodunu takip ederek Râşidî Hilâfet Devleti’ni kurma.

Silahlı mücadele, sosyalizmin hayata hâkim olma metodudur; İslâm’ın değil. Sosyalistler hayattaki çelişkilerin barizleşmesi ve insanlar nezdinde görünür hâle gelmesiyle sınıflar arasında bir ayrışmanın olacağına inanmaktadır. Silahlı mücadele bu ayrışmayı hızlandırması için takip edilen bir yoldur. İslâm’ı hayata hâkim kılmanın yolu ise silahlı mücadele değildir. Bu yolun karşılığı şer’i naslarda yer almamaktadır.

Silahlı mücadeleyi kendilerine delil olarak alan bu hareketler Medine dönemine ait ve aslı, bir yöneticinin küfürle hükmetmesi durumunda ne yapılması gerektiğiyle alakalı olan Ubade b. Samit’den rivayet edilen şu hadisi delil getirmektedirler: [دَعانا النَّبيُّ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ فَبايَعْناهُ، فقالَ فِيما أخَذَ عَلَيْنا: أنْ بايَعَنا علَى السَّمْع والطَّاعَةِ، في مَنْشَطِنا ومَكْرَهِنا، وعُسْرِنا ويُسْرِنا، وأَثَرَةً عَلَيْنا، وأَنْ لا نُنازِعَ الأمْرَ أهْلَهُ، إلَّا أنْ تَرَوْا كُفْرًا بَواحًا، عِنْدَكُمْ مِنَ اللَّهِ فيه بُرْهانٌ] Rasûlullah bizi çağırdı, biz de kendisine biat ettik. Bizden söz aldığı şeyler arasında, sevinçte ve tasada, darlıkta ve bollukta kendisini dinleyip itaat etmemiz, kendisini şahsımıza tercih etmemiz ve işin ehline karşı çıkmamamız vardı. ‘Ancak açık bir küfür görmeniz ve buna dair elinizde Allah'tan bir delil bulunması müstesna' dedi.[5]

Evet, böyle bir hadis var ve sahih bir hadis. Kimse bu hadisi inkâr edemez. Ancak mesele, hadisin varlığı meselesi değildir. Mesele, hadisin intibak ettiği vakıadır. Bu hadisi, Rasulullah İslâm Devleti’nin kuruluşu esnasında Medine ahalisinden biat alırken söylemiştir. Rasulullah, bu hadisi Mekke’deki yöneticiler için söylemiş olsaydı ve bu hadise uygun ameller ortaya koysaydı, İslâm Devletinin ikame edilmesinde şer’i bir nas olarak itibar edilirdi. Ancak hadis, İslâm Devleti’nin yöneticileri ile alakalıdır. Bu hadisin uygulanması için her şeyden önce bir İslâm Devleti olmalı, bu devletin yöneticileri İslâm ile hükmetmekten vazgeçmeli ve açık bir şekilde küfür ile hükmetmelidir. Böyle bir olay vuku bulduğunu varsayalım. Bu duruma şahitlik eden Müslümanlar, gerekirse güç kullanarak o yöneticileri tekrar İslâm’la hükmetmesini sağlamakla mükelleftir. Bu onlar için farzdır. Hadisin vakıası bundan ibarettir. Şer’î hüküm çıkartmada şer’î nasların varlığı ne kadar önemli ise bu nasların intibak ettiği vakıaların doğru bir şekilde analiz edilmesi de o kadar önemlidir, hayatîdir!

Konunun netleşmesi açısından başka bir hadisi buraya taşımak istiyorum. İkinci Akabe Biati esnasında Abbas bin Ubâde Rasulullah’a şöyle seslendi: [مرنا فلنميلن عليهم بمنى ميلة واحدة فقال لهم أيضاً: لم نؤمر بعد] “‘Seni hak din ve kitapla gönderen Allah’a yemin ederim ki; dilersen, Mina halkını da kılıçtan geçiririz!’ dedi. Rasulullah ise ‘Biz henüz bununla emrolunmadık!’ buyurdu.”[6]

Mina, bilindiği üzere Mekke’nin bir bölgesidir. Mina halkı Rasulullah’a zulmeden, Müslümanlara işkence eden, yurtlarından çıkartan Mekkeli müşriklerdir. Onlarla silahlı mücadele yaparak yönetimi ele geçirmek, Rasulullah’ın hareket metodundan bir parça olmuş olsaydı. Rasulullah Medine ahalisinin bu teklifini kabul ederdi. Ancak hadiste geçen lafızda Rasulullah, “Bununla emrolunmadık” dedi. Yani süreci ve süreç içerisinde yapılması gerekenleri belirleyen bizzat Allah Subhanehu ve Teâlâ’dır. Ve Allah Subhenu ve Teâlâ Rasulullah’a böyle bir emir vermemiştir. Ta ki Medine’de devlet kurulana kadar!

Şer’i naslar, Rasulullah’ın İslâm Devleti kurma metodunda silahlı mücadelenin olmadığını göstermektedir. Bununla birlikte sistemi ele geçirmek ve değiştirmek için silahlı mücadele yürüten herhangi bir kitleleşmenin başarılı olması, vakıa itibariyle söz konusu değildir. En güncel gelişme kuşkusuz Taliban’ın Afganistan yönetimini ele geçirmesidir. Ancak bu dahi sisteme karşı bir mücadelenin değil işgalcilere karşı yürütülen bir mücadelenin sonucudur. Evet, sömürgeci devletlerin işgal ettiği topraklarda onlarla mücadele etmek, işgalcilere karşı cihat etmek o bölgedeki Müslümanlar için zorunludur, farzdır. Bu mücadelenin sonucunda sömürgeci güçler geri çekilmek zorunda kaldığında silahlı mücadele yürüten Müslümanlar İslâm Devleti, Hilâfet ilan edebilir. Ancak bu, Rasulullah’ın bizlere gösterdiği yoldan farklı, istisnaî bir durumdur.

Rasulullah’ın metoduna gelince;

Kuşkusuz o, şer’î naslarla belirlenmiş aydınlık bir yoldur. Siyer kitaplarında Rasulullah’ın hayatı ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Sorun şu ki; bu ayrıntılı anlatımdan Rasulullah’ın İslâm Devleti’ni kurma metodunu tespit etmede sıkıntı yaşanmaktadır. Nitekim birbirinden oldukça farklı fikir ve yola sahip kitleler kendi çalışmalarını Rasulullah’a nispet etmektedir. Bununla birlikte “Nebevi Hareket Metodu”, “Rasulullah’ın Davet Metodu” başlığı altında yayınlanmış birçok eser bulunmaktadır. Esasında bu eserlerin neredeyse tamamı, Rasulullah’ın hayatını anlatmakta fakat hareket metodu ile alakalı özel bilgiler sunmamaktadır. Bu eserlerden herkes dilediğini almakta ve adına “Nebevi hareket metodu” demektedir. Bu durum ister istemez bir karışıklığa ve yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermektedir. Rasulullah’ın metodunu doğru bir şekilde tespit etmenin iki önemli kriteri vardır:

Mekke ile Medine dönemlerini birbirinden ayırmak: Siyerde bizim aradığımız, Medine’de kurulan İslâm Devleti’nin yoludur. Dolayısıyla odaklanmamız gereken Rasulullah’ın Mekke dönemindeki söz ve fiilleridir. Zira Yesrib’i “Medine” yapan yol, Mekke’den geçmektedir. Müslüman fertler Mekke-Medine ayrımı yapmaksızın tüm hükümler ile mukayyet olmasına rağmen İslâmi kitleler, Mekke’deki Nebevi hareket ile kendisine yol çizmelidir. Zira “Medine” demek “devlet” demektir. Devletin sorumluluklarını da Mekke’de değil Medine’de aramalıyız.

Metot ile üslup arasındaki farkı ortaya koymak: Metot, hakkında özel bir nassın varit olduğu değişmeyen keyfiyettir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, İslâm Devleti’ni kurana kadar Allah’ın kendisine belirlemiş olduğu yolu takip etti. Aklen ve nefsen herhangi bir adım atmadı. Bazı fiillerinde süreklilik hâkimdi, bazıları geçiciydi. Tüm sıkıntılara rağmen vazgeçmediği, üzerinde ısrarla durduğu fiilleri metoda işaret eder. Çünkü onlar Allah Subhenu ve Teâlâ’nın emirleridir. Bunlardan bazıları şer’î naslarda yer almaktadır, bazıları ise fiilî olarak Rasulullah’ın amellerinde yer almaktadır. Her nasıl olursa olsun bunların tamamı metottandır. Örneğin; nusret talebi. Taif’te taşlandı, hakarete maruz bırakıldı ama vazgeçmedi. Ukaz Panayırı’nda reddedildi, alay edildi yine vazgeçmedi. Dolayısıyla Rasulullah’ın türlü eziyetlere rağmen ısrarla yapmaya devam ettiği fiiller, metottandır. Onlar değişmez sabitelerdir. Bununla birlikte değişkenlik arz eden, bir yapıp bir yapmadığı fiiller vardır ki onlar daveti taşımanın üsluplarındandır. Buna örnek verecek olursak; Kureyş’in ileri gelenlerine bir yemek ikramında bulunup orada risaleti tebliğ etmesi, üsluptur. Metot değişmez ama üsluplar zamana ve şartlara göre değişkenlik arz edebilir.

Bu temel kriterlerle siyere baktığımızda, Nebevi Hareket Metodu’nun üç merhaleden oluştuğu görülecektir. Birinci merhale kitleleşme; Dar’ul Erkam” deyince herkesin aklına, İslâm’ın gizli bir şekilde öğrenilmesi gelir. Rasulullah’ın davetine icabet eden Müslümanlar Dar’ul Erkam’da toplanıp Rasulullah önderliğinde Kur’an ayetlerini hıfzediyor ve İslâm’ı öğreniyorlardı. Bu kesit neredeyse tüm siyer kitaplarında geçmekte ve Müslümanlar tarafından bilinmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta bu eğitimin ferdî bir eğitim olmadığı kitlesel bir eğitim olduğudur. Dolayısıyla birinci merhale, bir kitlenin oluşturulması ve kültürlendirme merhalesidir.

Dar’ul Erkam’da kültürlendirme devam ederken, Allah Subhenu ve Teâlâ şu emri indirdi: [فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ] “Emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklerden de yüz çevir!”[7] Bu ayetten sonra Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bire bir yaptığı davet çalışmalarını toplumsal olarak yapmaya başladı. Kureyş’i Safa Tepesi’ne çağırdı ve onlara kendisinin gönderilmiş bir nebi olduğunu bildirdi. Onlardan kendilerine iman etmelerini talep etti ve fertlere arz ettiği gibi davetini topluluklara da arz etti. Aynı şekilde “Kâbe yürüyüşü”, “artık yeter, kendimizi gösterelim ne olursa olsun yürüyüşü” değildir. Bilakis kamuoyuna yönelik bir çalışmadır. Zira toplum, içinde yaşadığı kötü durumu değiştirmek için değişimi düşünmeye başladığında doğru alternatif olarak kitleyi ve fikirlerini görmesi kaçınılmazdır. Kitlenin, ferdî ve cemai davet çalışmalarını yürütürken, topluma yön veren güç ehline, kanaat önderlerine yönelik olarak da ayrı bir çalışma yürütmesi zorunludur ki bu çalışma, Taif ziyareti, Ukaz Panayırı’na katılan kabilelerden nusret talep etmesi gibi Rasulullah’ın metodundan bir parçadır. Güç ehli, toplumun değişimi arzuladığında ya toplum ile karşı karşıya gelecek ve statükonun korunması için güç kullanacak ya da toplumun değişim arzusuyla birlikte hareket edecek ve sistemi korumayı terk edecektir. Bu tercih noktasında kitlenin duruşu ve o güne kadar yaptığı çalışmalar hayati bir öneme sahiptir. Her halükârda değişim rüzgârlarının estiği bir toplumun önünde hiçbir güç duramayacaktır.

Kamuoyunu kitleden, kitlenin fikir ve çözümlerinden haberdar etme, nusret talebinde bulunma merhalesi, ikinci yani kaynaşma merhalesidir. Kaynaşma merhalesinin nihayeti kuşkusuz otoriteyi teslim alma merhalesidir. Bu merhalede toplum değişimi arzulamış ve kitleyi kendisine lider olarak kabul etmiştir.

İşte Rasulullah’ın metodu böyle bir metottur. Bu metot, toplumsal değişime ve iktidara götüren yegâne yoldur. Ancak bilinmelidir ki bu yolu takip etmek için birkaç kişinin bir araya gelmesi kâfi değildir. Bu yol, siyasi çalışmayı zorunlu kılar. Dolayısıyla kitlenin ideolojik siyasi bir kitle olması kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Geçmişten çıkartılacak dersler

Kuşkusuz geçmişten ders çıkartmak geleceğe daha güvenle bakmayı beraberinde getirir. Bu nedenle geçmişten dersler çıkarmalıyız. Son yüz yıldır İslâm dünyası bir girdaba sürüklenmektedir. Doğruyu ve yanlışı ayırt edecek ellerinde bir ölçü kalmamıştır. Bu nedenle kendisine “doğru” diye verilenleri alıp “yanlış” diye söylenenlerden yüz çevirmektedir. Bu da iktidar sahiplerinin varlığını pekiştirmektedir. Zira iktidar sahipleri, kendi âli menfaatlerine dokunan her şeyi “kötü” olarak gösterme noktasında mahirdir. Medya onun elindedir. Parayla tutulmuş, unvan verilmiş nice saray âlimine sahiptir. STK’lar onun emrindedir. Bunların vasıtasıyla toplumun nabzını tutmakta ve ona göre bir hareket tarzı belirlemektedir. Hâl böyle olunca, şer’î hükümlerin değil maslahatların, menfaatlerin ilk tercih olarak görüldüğü bir İslâm şahsiyeti ortaya çıkartılmıştır. İktidar, unvan, para vs. uğruna değerlerini ayaklar altına alan bu kişilerin toplum nazarında hiçbir karşılığı kalmamıştır.

İktidara gelmek ile sistemi değiştirmek arasında fark vardır. İktidara gelenler önce sistemden bir parça sonra da sistemin kendisi olurlar. İnançları kaybolur, umutları tükenir; bu durumda haramlara kılıf aranır ve her seferinde bulunur. İşte bunlar, “toplumu değiştireceğiz” diye yola çıkıp toplumun kendisini değiştirdiği kesimlerdir ve bunlardan oldukça fazla vardır. “Çağın gerçeklerini iyi okumak lazım”, “toplumun sizi kabullenmesi için biraz esnek olmanız gerekir” gibi eleştiriler gerçekçi olmadığı gibi kitleleri uçurumun kenarına sürüklemektedir. Değiştirilmesi gereken vakıa, toplumun kendisidir. Toplumdan bir parça olarak toplumu değiştirmek hayaldir. İşte bu nedenle kitle, sahip olduğu doğru fikirleri, hareket metodunu esnetmemeli, toplumun beğenisine uydurmaya çalışmamalıdır.

Son söz…

Dünya egemenliğini sürdüren kapitalizm ve Batı’nın dünyaya verecek hiçbir şeyi kalmamıştır. Sömürgeci Batı’nın sözü tükenmiştir. Yalan üzerine kurduğu dünya kâbusa dönmüş, kendisini kurtaracak bir kurtarıcı beklemektedir. Bir yandan dünyanın tek umudu İslâm iken diğer yandan İslâmi camia umutsuzluk ve çaresizlik pompalamaktadır. Yanlış fikir ve yanlış esaslar üzerine yapılan kitleleşmelerin faturası topluma kesilmiştir. Artık şu tükenmişlik sendromundan kurtulma ve umutları tazeleme vakti gelmiştir.

Hizb-ut Tahrir, İslâmi ideolojik siyasi bir parti nasıl olunacağını hem teorik hem de pratik bir şekilde ortaya koymuştur. Onunla birlikte çalışmayabilirsiniz ama onun fikirlerinden ve tecrübelerinden istifade ederek Hilâfet için çalışan yeni bir kitle kurabilirsiniz. İnsanlık size değil ama sizin sahip olduğunuz İslâm ideolojisine muhtaç! Öyleyse kalpleri ve hedefleri birleştirme ve Râşidî Hilâfet Devleti’ni yeniden inşa etmek için harekete geçme zamanı!



[1] Endüljans sistemi şu şekildedir: Bir günahkâr günahlarını itiraf ettiğinde, pişmanlık gösterdiğinde ve telafi için kefaret ödemeyi kabul ettiğinde, Kilise günahkârın Tanrı tarafından günahlarının affedildiğini ilan eder. Kilise'nin uygun gördüğü kefaretin ödenmesinin ardından günahkâra Kilise tarafından bir endüljans belgesi verilir.

[2] Dünyevi Bir “Fıkıh” İnşasına Doğru: Reşid Rıza'nın Fıkıh Usulü Eleştirisi ve Modem Fıkıh Düşüncesi, Dr. Özgür Kavak

[3] Afgani hakkında detaylı bilgi için; Hamza Arslan, Köklü Değişim Dergisi, 111. sayı

[4] Şenay Yıldız’ın Röportajı, Türkiye’de Kaybeden Gülen Cemaati, 25 Temmuz 2010 - Akşam

[5] Muttefikun Aleyh

[6] Ahmed, Zehebi

[7] Hicr Suresi 94


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz