Vahiy Kaynaklı Anlaşma: Medine Vesikası

Mahmut Kar

Türkiye’de, İslâmi yönetim, İslâmi Devlet, İslâmi anayasa, egemenlik ve meşruiyet konularında bugüne kadar yazılan kitap, tez ve makalelerde, “İslâm’ın çok hukuklu bir sistem olduğu”, “Medine Vesikası’nın bunu gösterdiği”, “Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu sözleşmeyi hazırlayarak aslında çoğulculuk ve çok hukukluluğu önerdiği” dillendirilmiş ve bu algının Müslümanlarda oluşması amaçlanmıştır. Öncelikle makalemizde, oluşturulan bu algının dayanaklarının tutarsızlık ve zayıflığını, algı sahiplerinin niyet ve amaçlarını inceleyeceğiz. Sonra da Medine Vesikası örnek gösterilerek, siyasetçiler, âlimler ve akademisyenlerin, siyasi partiler ve ülke yöneticilerinin İslâm dışı yol, yöntem ve eylemlerine meşruiyet kazandırma girişimlerini irdeleyeceğiz. Makalemizde odaklanacağımız son nokta ise Türkiye başta olmak üzere diğer Müslüman beldelerin işgalci Yahudi varlığı ile ilişkilerini bu sözleşme (Medine Vesikası) üzerinden meşrulaştırma girişimleri olacak.

Yukarıda bahsettiğim algının neticesinde oluşan yanlış kanaat şu olmuştur: “Medine Vesikası, 7. yüzyılda Arap Yarımadasında kurulan ilk İslâm Devleti’nin bir anayasası değildir, aksine farklı dinî, etnik ve kültürel yapıların bir arada barış içinde yaşamaları için oluşturulmuş toplumsal bir sözleşmedir!” Bu yanlış kanaate göre; Medine Sözleşmesi’nde egemenlik Allah’ın ya da İslâm’ın değildir! Kamusal hayatı ve kamu düzenini sağlayan otorite İslâmi otorite değildir! Hicret ile Medine’de kurulan devlet, İslâmi Devlet değildir! Medine’de kamu düzenini sağlayan Müslümanlar değildir!” Onlara göre bu sözleşmenin kaynağı yani sözleşmenin hazırlanmasının dayanağı, Medine’de yaşayan farklı toplulukların durumudur. Kısaca Medine Vesikası’na “çok hukuklu bir sözleşme” olarak bakanlar bu çıkarımlarını vakıadan almışlardır.

Bu yanlış kanaatin oluşması için çalışanlar, bunu savunanlar açıkça şunu söylüyorlar: “Medine Vesikası, Müslümanlar, Medineli müşrik Araplar, Hıristiyanlar ve Yahudilerden oluşan toplulukların Medine’de birlikte yaşamalarını düzenleyen bir toplumsal sözleşmedir. Bu sözleşmenin taraflarından olan Müslümanların diğerlerinden otorite ve yetki bakımından bir farkları yoktur. Zira Müslümanların sayısı diğerlerinden azdır, bu sebeple de diğerleri üzerinde hâkim olabilecekleri bir güç ve yaptırımları yoktur. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ise bu sözleşmenin hâkimi değil hakemidir. Yani Allah Rasulü Medine’de birlikte yaşamak zorunda olan farklı dinî, etnik ve kültürel yapıların yaşamlarını kolaylaştıran sözleşmenin uygulayıcısı değil hakemidir.”      

Medine Vesikası’nın “Çoğulculuk” ve “Çok Hukukluluk” Olarak Görülmesi

Bu yaklaşım; Allah’ın İslâm’ı yeni bir ideoloji, yeni bir hayat sistemi, yeni bir düzen olarak gönderdiğini, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i ise bu yeni sistemi uygulayacak devletin lideri olarak seçtiğini anlamak istemeyen zihin yapısı ile izah edilebilir. Cahilî şirk düzenini değiştirmek, cehaleti bitirmek, batılı zail etmek, hakkı üstün kılmak için gönderilmiş bir din hakkında, “Medine’de çok hukuklu bir düzen inşa edildi, faklı dinî, etnik ve kültürel yapıların birlikte yaşamaları İslâm ile sağlandı.” demek cehalet ve gaflet ile izah edilemez. Bu, ancak Batı aydınlanmasının ortaya attığı, çoğulculuk, çok hukukluluk, hürriyet ve demokrasi gibi düşüncelerin etkisinde kalıp bu düşüncelerini İslâm’ı bozmak için kullanmak suretiyle İslâm’a karşı çalışmak ile izah edilebilir.

İslâm’ın ilkesel ve evrensel davet metodu böyle bir amaca matuf değildir. İslâm tüm insanlığın Kur’an ile rahmet ve hidayete kavuşmasını amaçlar. İslâm’ın, Kur’an’ın ortaya koyduğu hükümler dışında bir hükmü, vahyin çerçevesini çizdiği hukuk dışında bir hukuku kabul etmesi, buna olanak ve imkân tanıması düşünülemez. İslâm çok hukukluluğu asla ve asla kabul etmez! Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in liderliğinde Medine’de kurulan ilk İslâm Devleti’nin anayasası niteliğindeki Medine Vesikası’na bakıldığında orada devletin dayandığı temel nitelikler açıkça belirtilmiştir. Medine Vesikası, Rasulullah tarafından yazılmıştır ve Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu vesikayı yazarken Yahudiler, Medineli müşrikler ve Hıristiyanların durumunu değil vahyi esas almıştır. Sözleşmenin ilk maddesinde; “Bu yazışma Allah’ın Rasulü Muhammed’den bir yazışmadır!” ifadesi, vesikanın meşruiyetini nereden aldığına ilişkin bize net bir fotoğraf sunmaktadır.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem hicretten önce Evs ve Hazreç kabilelerinden Mekke’ye gelenlerden iki biat ile söz almıştır. Yani Allah Rasulü, Medine Vesikası’ndan önce Ensar ile Akabe Biatı’nda sözleşmiştir. Ensar bu biat ile Rasulullah’a nusret vermiştir ve onunla sözleşmiş, anlaşmıştır. Bu sözleşme, iki tarafın yani Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile Evs ve Hazreç kabilelerinin karşılıklı ortak çıkarlarına dayalı bir anlaşma değil, İslâm’ın maslahatına dayalı bir sözleşmedir. II. Akabe Biatı’nda bulunanlar “Ey Allah’ın Rasulü! Size ne üzerine biat edeceğiz?” dediklerinde Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem onlara “Rahat zamanlarınızda da sıkıntılı zamanlarınızda da dinleyip itaat etmek; darlıkta da bollukta da Allah yolunda infak etmek; iyilikleri anlatıp kötülüklerden sakındırmak, Allah için konuşmak ve Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmamak ve yine bana yardımcı olmak; yanınıza geldiğimde, kendinizi, zevcelerinizi ve çocuklarınızı nelerden koruyorsanız beni de onlardan korumak üzere biat edeceksiniz!” dedi. Orada bulunanlar, “Bunun karşılığında bize ne var?” diye sorduklarında Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem “Cennet var!” buyurdu.

Şimdi Allah Rasulü kendisinin Medine’ye “devlet başkanı” olarak girmesini sağlayan Medineli Müslümanlara vermediği imtiyazı, Medine’de yaşayan müşrik, Yahudi ve Hıristiyanlara verdiğini söylemek ne ile izah edilebilir? Medine Vesikası’na sosyolojinin gerektirdiği çok hukuklu bir sözleşme olarak bakanlar, 120 yıldır aralarında savaş ve çatışma olan Medineli Arap kabilelerin savaştan yoruldukları için Rasulullah’a biat ettiklerini, bu yönleri ile Mekke’deki homojenliğe benzemediklerini söylüyorlar. Yani Akabe biatlerinde sosyolojik bir maslahat ve çıkarın olduğunu iddia ediyorlar. Mekke’de çektiği 13 yıllık sıkıntılı süreçten sonra, kendisine yapılan onca teklifi elinin tersi ile iten Peygamberin Medineli kabileler ile yaptığı biati bu düzeyde okumak, Rasulullah’ın çok hukuklu bir site devletinde sadece hakem olmak için hicret ettiğini söylemek, İslâm’ın geliş gayesini anlayamamak ve Rasulullah’ın siyasi liderliğini kavrayamamak ile izah edilebilir. Daha da ötesi bu durum Batı’nın aydınlanma düşüncesi karşısında İslâm düşüncesine sarılıp bağlanması gereken aydın ve düşünürlerin yaşadıkları fikrî ve siyasi düşüklük ile izah edilebilir.

Burada şunun altını özellikle çizmekte fayda görüyorum: Medine Vesikası’na çok hukuklu bir sözleşme, anayasa olarak bakanlar, egemenlik hakkını paylaştırmış oluyorlar. Hâlbuki Allah Subhanehu ve Teâlâ egemenlik hakkını başta Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem olmak üzere ne onun şahsına ne de Müslüman toplumda hiçbir zümreye, kabileye vermemiştir. Durum böyle iken nasıl olur da diğerlerine yani Medineli müşrik, Yahudi ve Hıristiyanlara böyle bir hakkı vermiş olur?

Medine’deki İslâmi Yönetime Nasıl Bakmalıyız?

Esasen bu mesele -Medine Vesikası üzerinden yürütülen tartışmalar- direk yönetim meselesi ile ilgilidir. Müslümanların bugün nasıl yönetileceği, halkların yönetim ile ilişkilerinin nasıl olacağı ve yönetimin dayanacağı hukukun ne olacağı meselesidir. Osmanlı Hilâfet Devleti’nin zayıflaması ve 1924’te Hilâfet’in yıkılması sonrasında işte saydığım bu sorular üzerinden bir arayış her daim var olmuştur ve hâlâ devam etmektedir. Arayış doğallığında İslâm tarihine dönmeyi, oradaki tecrübelere bakmayı gerektirmektedir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünnet’i ise başvurulması gereken öncelikli mercidir. İşte yönetim konusunda İslâm ile demokrasiyi, İslâm ile çoğulculuğu, İslâm ile modernizmi harmanlamaya çalışanların düşüncelerine dayanak bulma arayışları Medine Vesikası’na başvurmalarını gerektirmiştir. Medine Vesikası’na bu amaçla başvuranlar zorlama sosyolojik tespitlerini sözleşmenin esası hâline getirmeye çalışmışlardır. Ancak tüm bu uğraşları kitaplarda, makalelerde kalakalmıştır. Genel olarak İslâm dünyasında Müslümanlar İslâm’ın bir hayat sistemi, bir hayat nizamı ve şeriat olduğuna inanıyor ve İslâm’ın bir yönetim şeklinin olduğunu biliyorlar. Bir gün muhakkak yeniden hayat bulacağına dair güvenleri de taze bir şekilde duruyor.

Medine Vesikası’nı “İsrail” ile Normalleşmeye Delil Getirme Gayreti

Medine Vesikası üzerinden yürütülen tartışmalar hakkında söyleyeceklerimiz konusunda bu kadarıyla iktifa edelim. Şimdi bu sözleşmenin gasıp Yahudi varlığı ile ilişki kurulmasına delil gösterilmesi konusuna gelelim. 

İşgal ettiği günden bugüne gasıp Yahudi varlığı ile yapılan antlaşmalara ve son süreçte yürütülen normalleşmelere meşruiyet kazandırmak için Medine Vesikası’nı delil getirenlerin gerekçelerine gelince; onlar, sistem içerisinde diğer dinlere hoş görülü olmak gerektiğini iddia etmekteler ve bu iddialarına Medine Vesikası’nı dayanak göstermekteler. Hatta bazıları daha da ileri giderek Medine Vesikası’nın laikliğe dayandığını iddia ediyorlar.

Malum 1948’deki işgalden bugüne özellikle Arap beldelerindeki halklar nezdinde “İsrail”in meşruiyet durumu hep sorgulanmıştır. Müslüman halklar Filistin topraklarında işgalci bir Yahudi devletinin varlığını hiçbir zaman kabul etmemişlerdir. Hatta yakın zamanda Filistin’de yapılan bir sokak röportajında; Müslüman çocuklara “‘İsrail’in başkenti neresidir?” diye soru sorulduğunda, çocuklar “‘İsrail’ de kim/ne?” diye cevaplıyorlar, “İsrail’in” bir devlet olmadığını, işgalci olduğunu söylüyorlar. Kudüs’ün “İsrail’in” değil Filistin’in başkenti olduğunu söylüyorlar. Çocuklar dâhil Filistin ve İslâm beldelerindeki Müslümanlar böyle söylüyor ve inanıyorlar. Yani Müslüman halklar nezdinde “İsrail’in” bir meşruiyeti yok. Ancak Arap devletler ve özellikle de Türkiye, “İsrail’i” bir devlet olarak tanıyor ve ülke olarak normalleşme süreçlerinin halklarda da karşılık bulmasını istiyor. Özellikle son dönemde gasıp Yahudi varlığı temsilcisi Herzog’un Türkiye ziyareti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından özel bir törenle karşılanmış olması tepki ile karşılandı. Ancak Erdoğan bu tepkilere “İsrail BM’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tanıdığı bir devlettir. Onunla ilişkilerimiz başka, Kudüs davası başkadır.” diyerek karşılık verdi. İşte bu yaşananlardan hareketle kimileri gasıp Yahudi varlığı ile yapılan görüşmeler için reel politiğin bir parçası olduğunu söyleyerek Medine Vesikası’nı yani Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Yahudiler ile yaptığı anlaşmayı işaret ettiler.

Peki, gerçekten Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’nin ilk yıllarında Yahudilerden oluşan topluluklarla yaptığı bu anlaşma, reel politiğe delil teşkil eder mi? Daha açık bir ifade ile Medine Vesikası, Arap rejimler ya da Türkiye’nin gasıp Yahudi varlığıyla işbirliği yapmaları için gerekçe kabul edilebilir mi, onların bu anlaşmalarına Medine Vesikası’ndan delil getirilebilir mi?

Medine Vesikası’nı gasıp Yahudi varlığı ile işbirliği yapmak için delil göstermek; Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve ashabına yapılan büyük bir iftiradır. Zira Medine Vesikası, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir devlet başkanı olarak imzaladığı anlaşmadır ve anlaşmada Medineli Yahudiler ile ilgili maddeler vardır. Yani Medineli Yahudiler, Medine Anlaşması’nın diğer tarafındaki devlet konumunda değil aksine tebaa konumundadırlar. Bu anlaşmanın bugün Filistin’de işgalci konumunda olan “İsrail’in” devlet olarak tanınmasına, onunla ticari, askerî, siyasi ilişki kurulmasına delil gösterilmesi öncelikle çok büyük bir günahtır; Allah’a, Rasulullah’a ve İslâm’a da ihanettir.

Zira Medine Vesikası’nı sıradan bir kişinin yaptığı anlaşma olarak değil Allah’ın Rasulü olan Muhammed Aleyhi’s Selam’ın yaptığı bir anlaşma olarak değerlendirmek lazım. Dolayısıyla Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem asla ve asla Allah’ın hükmünü yok sayan, Allah’a isyan eden bir iş yapmaz, yapamaz. İslâm’ın ve Müslümanların aleyhine olacak bir duruma asla rıza göster(e)mez. Nasıl olur da bir peygamberin İslâm’dan ve değerlerinden taviz içeren bir sözleşmeye onay verdiği düşünülebilir? Medine’de güçlü bir devlet olana kadar Medine Vesikası’nı imzalayıp zaman kazanmak için Yahudilere taviz verdiğini değerlendirmek Allah’ın emriyle çelişmektedir ve Allah Rasulü’nün Allah’ın emrine karşı gelmesi düşünülemez.

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

[وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِـعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَؕ] “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma, Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından (bile) seni saptırmamaları için onlardan sakın.”[1]

Eğer iddia edildiği gibi Medine Vesikası Medine’deki Yahudilere verilmiş bir taviz ise bu tavizi Allah Rasulü Mekke’de Müşriklere neden vermedi? Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve sahabeler çok sıkıntılı bir durum içindeydiler Mekke’de. Müşriklerin tekliflerini elinin tersi ile iten Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bunu, Allah’a isyan içerecek hiçbir eylemde bulunamayacağı için yaptı. Rasulullah’ın şu sözü de bu tespite delildir:

[أَنَا عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ لَنْ أُخَالِفَ أَمْرَهُ] “Ben Allah’ın kulu ve Rasulü’yüm; asla O’na asi gelmem!”[2]

Medine Vesikası’nda Yahudiler ile İlgili Neler Var?

Medine Vesikası’nda Yahudiler ile ilgili maddelerin kahir ekseriyeti Yahudi kabileler arasında devam edegelen kan davalarının diyetlerini ödemeleri ve onları kapsayan uygulamalarla alakalıdır. Bu bile Medine’de yeni kurulan İslâm Devleti’nin hâkimiyet gücünü ortaya koymaktadır. Medine Vesikası taviz değil bilakis İslâm’ın gücünü gösteren maddeler ile doludur. Bu maddeler Medine’de hâkim olanın İslâm, hükmedilenlerin ise diğer topluluklar olduğunu gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Maddeler, hâkimiyetin kayıtsız-şartız İslâm’a ait olduğunu açıkça göstermektedir.

Ebû Ubeyd Kâsım b. Sellâm’ın Kitâbü’l-Emvâl’inde geçen maddelerden bazıları şöyledir:

• Hiçbir mümin, bir kâfir için, bir mümini öldüremez ve mümin aleyhine hiçbir kâfire yardım edemez.

• Müminler sair insanlardan ayrı olarak birbirlerinin dostu (kardeşi) durumundadırlar.

• Yahudilerden hiçbir kimse Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in izni olmadan Müslümanlarla birlikte savaşa katılamayacaktır.

• Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramadan ve onların düşmanlarıyla yardımlaşmadan yardımımıza hak kazanacaktır.

• Üzerinde ihtilafa düşülen konular Allah’a ve Rasulü’ne arz edilecektir.

Vesika’nın tamamı incelendiğinde İslâm’a aykırı hiçbir maddeye rastlanamaz. Hele hele Yahudilere taviz veren bir maddeyi asla bulamazsınız. Şunu da ifade etmekte fayda görüyorum: İslâm, Yahudilerle anlaşma yapılmasını yasaklamamaktadır. Anlaşma meşru olması hâlinde bu caizdir ki Medine Vesikası vakıaya değil vahye dayalı meşru bir anlaşmadır. Burada mesele, Yahudilerle anlaşma yapmak meselesi değil yapılan anlaşmanın mahiyeti ve içeriğidir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Yahudilerle meşru zeminde ve meşru maddeler üzerine anlaşma yapmıştır. Anlaşmayı ihlal eden Yahudi kabilelerden de Allah için hesap sormuştur. İslâm’ın izzetine halel getirmemiştir.

Medine Vesikası’nın hükümleri, Hicret’in ikinci yılında (624) tek taraflı olarak ilk defa Benî Kaynuka Yahudilerince bozulmuştur. Bazı Yahudiler, Benî Kaynuka çarşısında alışveriş yapan Müslüman bir kadını rahatsız etmiş, namusuna el uzatmış ve bu durum birkaç kişinin ölümüyle neticelenen Müslüman-Yahudi çatışmasına sebebiyet vermiştir. Müslümanların değerlerine hadsiz bir şekilde el uzatan ve anlaşmayı bozan Benî Kaynuka üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem tarafından derhal sefer düzenlenmiş, kaleleri muhasara edilmiş ve nihayetinde onlar cezalandırılarak sürgün edilmişlerdir.

Anlaşmayı bozan ikinci Yahudi kabilesi Benî Nadîr olmuştur. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir gün, Müslümanlarla Yahudilerin beraber ödemeleri gereken bir diyet parasını almak için Nadîroğulları’na gitmiş, bu esnada Nadîroğulları, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i öldürmeye teşebbüs etmiştir. Uhud Gazvesi’nden altı ay sonra cereyan eden bu olay üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Nadîroğullarını 15-20 gün muhasara altına almış, teslim olan Nadîroğulları Medine’den çıkartılmış (625) ve Hayber’e sürgün edilmişlerdir.

Son olarak Hendek Gazvesi’nde (627) Mekkeli müşriklere destek verme teşebbüsünde bulunan Benî Kurayza Yahudileri de Mekkeli müşriklerle işbirliği yaparak Medine Vesikası’nı ihlal etmişlerdir. Nihayetinde Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ordusuyla birlikte Benî Kurayza üzerine yürümüş ve ihanetlerinin bedelini onlardan sormuştur. Görüldüğü üzere Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de Yahudilerle anlaşmalar yapmıştır. Ancak ne var ki yapılan anlaşmalara sadakat göstermeyen, İslâm’ın değerlerini hiçe sayarak saldıran, Müslümanlara ihanet eden Yahudilerden her ne pahasına olursa olsun hesabını sormuştur.

Medine Vesikası ve Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in uygulamaları böyleyken bu vesikayı delil gösterip işgalci Yahudi Varlığı ile her türlü ihanet anlaşmasına imza atanlar ne yapıyorlar peki?

Mesela; Benî Kaynuka Yahudilerinin sivil Müslümanları katlettiği gibi Mavi Marmara gemisine baskın yapıp Müslümanları şehit eden işgalcilere karşı ne yaptılar? Allah Rasulü’nün yaptığı gibi onlar da gasıp Yahudi varlığına karşı bir savaş başlatabildiler mi? Yaptırım uygulayabildiler mi? Mavi Marmara katillerinden hesap sorabildiler mi? Katilleri kendi mahkemelerinde yargılayıp cezalandırabildiler mi? Benî Nadîr Yahudilerinin Medine pazarında Müslüman kadınlara yaptıklarının benzerlerini bugün gasıp Yahudi varlığı “İsrail” polisleri Kudüs’te yapıyorlar. Her gün bir Müslüman kadını katlediyorlar, Mescid-i Aksa’nın avlusunda yaşlıları ve kadınları tartaklıyorlar. Bu yapılanlara karşılık mevcut yöneticiler bir şey yapıyorlar mı? Benî Kurayza Yahudilerinin müşriklerle yaptığı işbirliği gibi, bugün de gasıp Yahudi varlığı “İsrail”, Amerika ile işbirliği yaparak Kudüs’ü başkent ilan etti. ABD’nin küstah başkanı elçiliğini Kudüs’e taşıdığını duyurdu. Bu olanlar karşısında mevcut yöneticiler ne yaptılar? Sadece kınadılar; sonra şiddetli kınadılar. En sonunda da normalleşmenin yolunu tuttular! BM’nin, İslâm İşbirliği Teşkilatı’nın, Arap Birliği’nin yolunu tuttular. Kendileri koltuklarında çakılıp kaldılar BM’yi göreve çağırdılar.

Hülasa Filistin’de 75 yıldır işgalci olarak duran Yahudi varlığını tanıyan devlet ve yönetimlere neye göre bu işgalci varlığı tanıdıklarını soramayanların, bugün kalkıp üstüne üslük bir de Rasulullah’ın yaptığı Medine Vesikası’nı bu yöneticilerin cürüm ve ihanetlerinin üzerini örtmek için kullanmaları kabul edilecek bir şey değildir. Bu durum Medine Vesikası’nı Batı’ya göbekten bağlı yöneticilerin günahlarına alet etmektir. Rasulullah’a ve sahabelerine iftira atmaktır. Onları, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadis-i şerifi ile uyarıyoruz:

[قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَا تَكْذِبُوا عَلَيَّ فَإِنَّهُ مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ فَلْيَلِجْ النَّارَ] “Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem söyle buyurdu: ‘Bana yalan isnat etmeyin! Her kim bana yalan isnat ederse ateşe girer.’”[3]



[1] Maide Suresi 49

[2] İbn Hişam

[3] Buhari


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz