Bağlamından Kopartılan Kavram: Ehven-i Şerreyn

Serdar Yılmaz

İslâm’a ve Müslümanlara düşman olan Batılılar, Müslümanlara karşı yürüttüğü kültürel savaşta, onları kendi ideolojileri, hadaratları ve hayata bakışları ile şekillendirmek için yıllardan beri birçok çalışma yapmaktadırlar. Bu çalışmaların başında kendi bozuk ideolojileri ve hedefleri çerçevesinde tanımladıkları kavram ve mefhumları, Müslümanlara kabul ettirmek gelmektedir. Ve maalesef özellikle günümüz Müslümanları üzerinde bu alanda büyük bir başarı elde etmişlerdir. Zira bugün Müslümanların büyük bir bölümü Batılıların ürettiği ve tedavüle soktuğu kavram ve mefhumlarla tercihlerini ve eğilimlerini belirler hâle gelmişlerdir.

Batı, uzun yıllardan beri ilmî, kültürel, bilimsel ve sosyolojik çalışmalar adı altında yürüttükleri faaliyetlerle gerek ilk dönemlerdeki misyonerlik faaliyetleri ile gerek daha sonraları yürüttükleri oryantalizm/şarkiyatçılık faaliyetleri ile gerekse de sürekli uyguladıkları eğitim faaliyetleri ile kendilerine ait olan birçok İslâm dışı kavram ve mefhumu Müslümanların zihinlerine ve hayatlarına sokabilmişlerdir. Örneğin; demokrasi, cumhuriyet, laiklik, milliyetçilik, hürriyetler düşüncesi gibi İslâm’a tamamen zıt ve öldürücü mefhumlar, bugün Müslümanların zihinlerinde, dillerinde ve hayatlarında büyük bir yer tutar hâle gelmiştir.

Bu kesimler bununla da kalmamış bizzat İslâm’a ait mefhumları ve dahi şer’î ıstılahları, kendi hayata bakış açıları ve kirli hedefleri doğrultusunda tanımlayıp kendi çıkarları ile uyumlu hâle dönüştürmeye çalışmışlardır. Örneğin; iman, İslâm, Müslüman, cihat, aile, nikâh, talak, mutluluk, saadet, ibadet, kulluk ve benzeri tüm İslâmi ıstılahları yeniden ele alıp tanımlamış; içlerindeki İslâmi mefhumları boşaltıp yerine Batılı hadarata uygun mefhumlar yükleyip bu şekilde yaygınlaşmasını sağlamışlardır. Bunlar gibi birçok kavram Batılılar tarafından özellikle üretilip ve titizlikle tanımlanıp kamuoyu araçları ile hedef ve planlarına hizmet eder şekilde yaygınlaştırılmaktadır. İşte bu kavram, mefhum ve tanımlar ile insanların zihinlerini doldurmak, Batılıların Müslümanlara karşı yürüttükleri yok edici savaşın büyük bir parçasıdır.

Maalesef bir kısım düşünür, “âlim” ve kanaat önderleri de Batılıların ürettiği ya da tanımladığı bu kavramları yine onların içlerini doldurduğu mefhumlarla pervasızca kullanmakta ve zihinleri iğfal için yeniden kodlanmış bu kavram ve tanımlar böylece Müslüman zihinlerde ve kamuoyunda hızla yayılmaktadır.

Aynı zamanda geçmişten bugüne Müslüman âlimlerin “şer’î kaide” olarak ortaya koydukları bazı ıstılahları da saptırarak mevcut sistemin bekası yolunda kullanmakta da hiçbir beis görmemektedirler.

İşte bu kavramlardan ve şer’î kaidelerden birisi de; halk içinde “ehven-i şer” olarak bilinen kaidedir. Doğru ifadesi “Ehven-i şerreyn” olan bu kaide, Müslümanların bir kısım amellerini etkileyen ve bilerek ya da bilmeyerek kimi gayri İslâmi davranışları legalleştirme noktasında öne sürülen bir kavramdır.

Osmanlı Devleti’nin fikren gerilediği ve çöküş dönemine girdiği son dönemde bir kanunname olarak yayınlanan “Mecelle-i Ahkâm-i Adliye”de de yer alan bu kavram, günümüzde en çok seçim dönemlerinde gündeme gelen bir kavram olmuştur. Mevcut laik demokratik sistemler içerisinde bir partiyi seçme ve ona oy verme noktasında Müslümanları yönlendirmek için en sık kullanılan kılıflardan birisi hâline gelmiştir. İşte bu yazımızda, içeriği saptırılan ve gayri İslâmi partileri desteklemek için kullanılan bu kaideyi ele almaya çalışacağız.

Öncelikle şunu ifade edelim ki; ehven-i şerreyn kaidesi şer’î bir nass değil, bir kaidedir. Bu kaideyi şer’î hükümlerden istinbat ederek kabul eden âlimler tarafından ortaya konulmuştur. Buna göre; bir kaidede veya o kaidenin uygulanmasında bir ihtilaf ve anlaşmazlık meydana gelirse bu kuralın anlamını ve sınırlarını belirlemek için, bu kaidenin çıkarıldığı kaynaklara yani şer’î nasslara başvurmak gerekir. Böylece bu kaidenin anlamı, nasıl tatbik edileceği, istisna veya tahsis durumları açığa çıkar.

İşte bu kaideyi benimseyen âlimlere göre; eğer bir kişi iki haramı işlemek ile karşı karşıya kaldığında, şayet bu iki haramı da terk etmek hiçbir şekilde mümkün değilse ya iki haramı birlikte işlemek ya da sadece birini işlemekten başka hiçbir şeye güç yetiremiyorsa işte o zaman bu iki haramdan en hafif olanını tercih etmesi gerekir. Zira aksi takdirde ya iki haramı birlikte işlemiş olacaktır ya da daha büyük bir haramı işlemiş olacaktır.

Ehven-i şerreyn’i şer’î bir kaide olarak benimseyen âlimlere göre bu kaidenin tanımı budur: “İki şer ile karşı karşıya kalındığında ve ikisini birden terk etmeye asla güç yetiremediğinde yapması gereken, iki şerden ehven olanını tercih etmesidir.”

Bu kaidenin kendisinden çıkarıldığı şer’î nasslara bakıldığında bu kaidenin anlamı ve sınırları daha da netleşir.

Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

[فَاتَّقُوا اللّٰهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ] “Gücünüz yettiğince Allah’tan sakının!”[1] Ve şöyle buyurmuştur:

[لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَاۜ] “Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.”[2]

Bu kaidenin çıkarıldığı bu nasslar, güç yetirememe hâlini açıkça ifade etmektedir. Buna dayanarak âlimler, “iki mefsedet birleştiğinde, ikisinden de kaçınmak mümkün olmadığında daha az olan mefsedetin tercih edilmesi gerektiğini” ya da “daha büyük bir maslahatı elde etmek için daha küçük maslahatı terk etmek gerektiğini” söylemişlerdir. Tabii ki burada kastettikleri “maslahat” ve “mefsedet”, insanların kendi heva ve heveslerine göre belirledikleri maslahat ve mefsedetler değil, şeriatın emrettiği maslahatlar ya da şeriatın yasakladığı mefsedetlerdir. Bu kaideyi zikreden İmam Gazali maslahattan neyin kastedildiğini şöyle ifade eder:

[أما المصلحة فهي عبارة في الأصل عن جلب منفعة أو دفع مضرة ولسنا نعني به ذلك، فإن جلب المنفعة ودفع المضرة مقاصد الخلق وصلاح الخلق في تحصيل مقاصدهم، لكنا نعني بالمصلحة المحافظة على مقصود الشرع] “Bir menfaatin celbi ve bir zararın defi anlamında kullandığımız maslahat, halkın maksatları ve bu maksatlarını gerçekleştirmek için olan maslahatları değildir. Bizim maslahattan kastımız; şeriatın maksatlarını muhafaza etme maslahatıdır.”

Evet, bu kaideyi benimseyen İslâm âlimleri bu kaidenin sınır ve şartlarını açıkça ortaya koymuşlar ve örneklerle açıklamışlardır. Ve şu ölçüyü açıkça ifade etmişlerdir ki; bir kimse hayatını kaybetme noktasında bir mecburiyet ile karşılaştığında ve önünde iki haram bulduğunda, bu haramlardan kaçınmak ve helal olan ile iktifa etmek mümkün olmadığında o kişi daha hafif olan ile amel eder.

Örneğin; bir annenin doğumu güçleşip ya anneyi ya cenini kurtarmak noktasında kalındığında, yani eğer bir tercih yapılmadığı taktirde hem anne hem cenin kaybedilecek ise ve cenini kurtardıklarında anne hayatını kaybedecek, anneyi kurtardıklarında cenin hayatını kaybedecek ise bu durumda ehven-i şer olarak ceninin ölümüne sebep olsa da annenin kurtarılması gerekir. Buradaki karar, anne ve ceninin velisinin isteğine bırakılmaz, bilakis şeriata göre tercih yapılır.

Yine mesela; bir kişi, farz namazının vakti geçme noktasında iken boğulan bir kimseyi gördüğünde, yani ya farz namazını vaktinde kılacak ya da boğulan kişiyi kurtaracak; işte bu durumda namazının vakti geçse de boğulan kişiyi kurtarmaya çabalaması gerekir. Bu durumda farz namazını kılmayı tercih edemez.

İşte bunlar gibi iki şer ile karşılaştığı ve ikisinden de kurtulmanın mümkün olmadığı durumlarda şeriatın belirlediği ölçülere göre daha az olanını tercih etmesi gerekir. Ve buradaki tercih kıstası, kişinin arzusuna göre değil şeriata göredir.

Mesela; iki canı muhafaza etmek, bir canı muhafaza etmekten daha önemlidir. Canı muhafaza etmek, parayı muhafaza etmekten daha üstündür. İslâm yurdunu muhafaza etmek, dini muhafaza etmenin parçası olduğundan canını ve malını muhafaza etmekten daha mühimdir. Bir Müslüman kardeşinin canı, kişinin kendi canından daha ehvendir. Bu ölçüler çerçevesinde mesela bir kişi eğer bir Müslümanı öldürmediği takdirde kendisinin öldürüleceği bir durumla karşılaşır ise o takdirde kendi ölümüne sebep olsa dahi bir Müslümanı öldüremez. Ancak kendi canı ile bir Müslümanın malı arasında kalırsa o takdirde malın helak olması pahasına kendi nefsini kurtarır. Bunlar gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Bu örneklerde de görüldüğü gibi bu kaide, aslında ehli için kapalı ve muğlak değildir. Şartları ve vakıası malumdur. Ancak bu kaideyi muğlaklaştırıp günümüzde demokratik partiler arasında tercih yapma noktasına getirenlerdeki sorun, bu kimselere isabet eden büyük bir musibettir. Bu musibet de cahillik, ümitsizlik ve dine karşı lakaytlık musibetidir. İşte bu musibet onları, küfür sistemlerini destekleme noktasında her şeyi kullanma durumuna düşürmüştür. Eğer onlar Müslümanlardan ve Allah’ın yardımından ümit kesmeselerdi, kendi elleri ile işlediklerinden dolayı kalpleri İslâm’a karşı lakayt hâle gelmeseydi, bu kaidenin bu şekilde gündem olması söz konusu olmayacaktı.

Bu kaideyi kullanan günümüz saray mollaları Müslümanları apaçık haramlara yönlendirmektedirler. Hiçbir muttaki ve salih bir âlimin vermeyeceği fetvaları vermektedirler. Hakkı batıla karıştırıp bile bile hakkı gizlemektedirler. Ve ortaya koydukları cürümleri “Müslümanların maslahatı” olarak göstermektedirler.

Mesela şöyle derler: “Evet tüm partiler laik ve demokrat partilerdir, ancak ‘A’ partisi gelirse Müslümanlara faydası dokunur; diğer partiler ise zarar verir. Ondan dolayı ehven-i şer kaidesine göre ve Müslümanların maslahatı için ‘A’ partisine oy vermek gerekir hatta ehven-i şer kaidesine göre vaciptir.” Ya da; “Falan partiyi desteklemeyelim de filan parti mi gelsin?” derler.

Bu sözler, ne ehven-i şerreyn kaidesiyle ne de İslâmi hiçbir hükümle bağdaşmayan batıl ve saptırıcı sözlerden başka bir şey değildir. Onların bu sözlerinin benzeri “Meyhaneleri ya da bankaları biz işletmeyelim, laikler işletsin de onlar mı kazansın ve güçlü olsun; buraları bizim işletmemiz Müslümanların maslahatına daha uygundur.” diyen kimsenin sözleri gibi batıl ve saçmadır.

Aynı şekilde bu kimselerin misali; önümüze ölü eti ve domuz eti koyup da acıktığında “bu ikisinden daha ehven olanını tercih et” diyen kimsenin misali gibidir. Hiçbir ikrah-i mülci olmaksızın tertemiz olana yönelmek dururken haramlara yönlendirmek, dini oyun ve eğlence edinen saptırıcı dillerin sözlerinden başka bir şey değildir.

Bu saptırıcı dillerin sahiplerine söylenecek söz ise şu hadis-i şeriftir:

[من كان يؤمن بالله واليوم الآخر فليقل خيراً أو ليصمت] “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kimse ya hayır konuşsun ya da sussun.”[3]

Sizler iyiliği emredip kötülüğü nehyetmiyor, hayır konuşmuyorsunuz! Bari susun da ümmet sizin şerrinizden kurtulsun…

Evet, ehven-i şerreyn kaidesi, bu kaideyi benimseyen âlimlere göre tanımı, şartları ve vakıası belirlenmiş bir kaidedir. Bu kaide; kişinin ikisini de terk edemeyeceği şekilde haramlarla karşı karşıya kalması, bu haramları terk etmeye asla güç yetirememesi, bir şey yapmadığı takdirde iki haramı birden işlemek zorunda kalması ya da birini tercih etmeye ikrah altında zorlanması vb. gibi durumlarda geçerli olan ve böylesi durumlarda hangisini seçmesi gerektiğini de yine şer’î hükümler çerçevesinde belirlenmiş bir kaidedir. Bu hâl ve şartlar dışında bu kaidenin hiçbir geçerliliği yoktur.

Bugün içinde bulunduğumuz gayri İslâmi toplum yapısında ise Müslümanın yapması gereken laik ve demokratik partilerden birini tercih etmek değil, Rasulullah’ın minhacı üzerine İslâm davetini yüklenip İslâmi hayatı yeniden başlatacak olan Râşidî Hilâfet’i ikame etmek için çalışmasıdır. Ve o gerçekleştiğinde kalplerinde hastalık olan bugünkü saptırıcı kimseler ancak pişmanlık duyacaklardır.

[فَتَرَى الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يُسَارِعُونَ فِيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشَى أَن تُصِيبَنَا دَآئِرَةٌ فَعَسَى اللّهُ أَن يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ أَوْ أَمْرٍ مِّنْ عِندِهِ فَيُصْبِحُواْ عَلَى مَا أَسَرُّواْ فِي أَنْفُسِهِمْ نَادِمِينَ] “Kalplerinde hastalık bulunanların, ‘Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz!’ diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah bir fetih yahut katından bir emir getirecek de onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır.”[4]

 



[1] Teğabun Suresi 16

[2] Bakara Suresi 286

[3] Buhari, Müslim

[4] Maide Suresi 52


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz