Tehlikeli Bir Sığınak: Takıyye

Kurtuluş Sevinç

Ülkemiz siyasetinde “takıyye” konusu sağ muhafazakâr ya da dinci partilerin bir sığınağı olmuş, kapalı kapılar ardında Müslümanlara vaat edilen hususların hilafına yapılan ameller bu kavram ile izah edilmeye çalışılmıştır. Aynı şekilde karşıt görüş sahipleri olan laik Kemalist kesim de “takıyyeci” bu kesimin gizli bir ajandası olduğunu, fırsat kolladıklarını ve bunları engellenmeleri gerektiğini savunmaktalar. Dolayısıyla her iki cenah da “takıyye” kavramını aynı minvalde değerlendirmiş, söylemlerini de bu doğrultuda dillendirmişlerdir.

Hâlbuki [التَّقِيَّةُ] “takıyye”, cihat gibi şehitlik gibi İslâmi bir mefhumdur ve içeriği ve sınırları İslâm tarafından belirlenmiştir.

İslâmi kesim yaptıkları davranışları İslâmi göstermek için ayet ve hadisleri tevil ederek kendilerine dayanak edinmişler, böylelikle halkın gözünde meşruiyet kazanarak İslâmi çizgiden ayrılmadıklarını göstermeye çalışmışlardır. Söylemlerinde; birbirleriyle ıstılahta konuları ve anlamları birbirinden tamamen farklı kavramlar olan “takıyye”, “ikrah-ı mülci” ile “harbin hile olduğunu” beyan eden hadislerin girift bir şekilde delil olarak kullanıldığını görmekteyiz. 

Özellikle [التَّقِيَّةُ] “takıyye” konusunda Allahu Teâlâ’nın şu ayet-i kerimesini delil getirmekteler: 

[لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرٖينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنٖينَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ فٖي شَيْءٍ اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةًؕ وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُؕ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَصٖيرُ] “Müminler, müminler dışında kâfirleri veli/dost ve yardımcı edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah katında bir değeri yoktur. Ancak onlardan korkmanız müstesnadır. Allah sizi kendisiyle sakındırır. Dönüş Allah’adır.”[1] 

Bu ayet-i kerime, Mekke’deki müşriklerle alakaları olan müminlerin durumu hakkında inmiştir ve gerek oradaki gerekse diğer tüm müminlerin Mekke’deki müşrikleri dost edinmelerini nehiy etmektedir. Ayetin son kısmında ise bu nehiyden Mekke’deki müminler bir şart ile istisna edilmiştir. Zira onlar, müşriklerin otoritesi altında elleri kolları bağlı idiler. Ayet, kâfirlerin eziyetinden korkulması durumundan dolayı onları istisna etmiştir. Dolayısıyla ayetin konusu, manası ve ondan istinbat edilen şer’î hüküm bununla sınırlıdır.

Nitekim ayet-i kerimenin [لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرٖينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنٖينَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ فٖي شَيْءٍ] “Müminler, müminler dışında kâfirleri veli/dost ve yardımcı edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah katında bir değeri yoktur.”[2] kısmı açıkça; dostluk, yardım istemek türünden bütün çeşitleri ile müminlerin kâfirleri dost (veli) edinmelerinin haram olduğunu beyan etmiştir. Ayette geçen [اَوْلِيَٓاءَ] “veliler” kelimesi genel bir kelime olduğundan kelimenin bütün manaları ile kâfirlerle ilişki yasaklanmıştır.

Ayet-i kerimenin [اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةًؕ] “Ancak onlardan korkmanız müstesnadır.”[3] kısmı ile istisna edilen husus ise Mekke’de müşriklerle birlikte yaşayan Müslümanların vakıasında olduğu gibi kâfirlerin Müslümanlara egemen olması ve kâfirler tarafından eziyet, öldürme vb. hususlara maruz kalınacak durumlarda geçerli olur.

Ayrıca ayet-i kerimenin bu kısmı zorba Müslüman yöneticileri içermez. Ayette geçen [مِنْهُمْ] “onlardan” lafzı sadece ve sadece kâfirler hakkındadır.

Bu konuda Muhammed b. Cerir el-Taberi tefsirinde [لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرٖينَ اَوْلِيَٓاءَ“Müminler kâfirleri veli edinmesinler.” kısmı hakkında şöyle demiştir:

“Bu, Allah Azze ve Celle tarafından, kâfirleri destekçi, yardımcı, koruyucu edinme hususunda müminler için bir nehiydir…”

Ayetin tamamı hakkında ise şöyle demiştir: “Bunun manası şöyle olur: Ey müminler! Kâfirleri destekçi, yardımcı, koruyucu edinmeyin, dinlerine rağmen onları veli edinmeyin, müminlerin dışında onlara Müslümanlara karşı destek vermeyin ve onlara avretlerinizi göstermeyin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Yani bu şekilde Allah’tan uzak olur ve dininden irtidat edip küfre girmesinden dolayı Allah da ondan uzak olur, demektir…”

Cumhur ulema ayetin ilk kısmını “Kâfirlere karşı düşmanlık besleyerek dillerinizle dostluk görüntüsü verin, küfür üzerine oldukları şey hususunda onlara destek vermeyin.” şeklinde tefsir etmişlerdir.

Bunlarla birlikte [التَّقِيَّةُ] “takıyye” küfür kelimesini söylemeye cevaz verildiği anlamına da gelmez. Bu konu yani iman etmiş bir Müslüman’ın küfür sözünü söylemesi [التَّقِيَّةُ] “takıyye”nin değil “ikrah-ı mülci” kavramının konusudur.

Dolayısıyla [التَّقِيَّةُ] “takıyye” kavramı altında sadece küfür diyarında kâfirlerin egemenliği altında yaşayan Müslümanların eziyet, işkence ve ölüm korkusu içinde İslâm’a bağlı kalmaları ön şartı ile kâfirlere karşı açıktan düşmanlık göstermeyip yumuşak davranmaları kastedilir. Bunu yapamayan Müslümanların ise imkânları doğrultusunda hicret etmeleri, o beldeyi terk etmeleri üzerlerine bir vecibe olur. Müslümanlar İslâm ahkâmını terk etmeye zorlanacak olurlarsa oradan bir başka yere hicret etmelidirler.

İslâm memleketlerinde yaşayan Müslümanların durumu, küfür devletlerinde yaşayan Müslümanların durumundan çok farklıdır. İslâm beldeleri küfür hükümleriyle yönetilen, yöneticilerinin Müslüman olduklarını iddia ettikleri ülkelerdir. Bu ülkelerde Müslümanlar yöneticilere marufu emretmek ve münkeri nehyetmekle mükelleftirler. Dolayısıyla İslâm beldelerindeki mevcut zalim ve küfür rejimlerine karşı sessiz kalmak caiz olmaz. İslâm beldelerinde kuvvet sahibi zalim ya da fasık yöneticilerden korkarak küfür amelleri yapmak caiz olmadığı gibi kapalı kapılar ardında Müslümanlara İslâm’ı vaat edip iktidar olan ya da olmaya çalışanların icra ettikleri küfür söylem ve amelleri, [التَّقِيَّةُ] “takıyye” kavramı altında değerlendirilemez. Bu durum olsa olsa ikiyüzlülüktür ve ikiyüzlülük ise açıkça haramdır.

[سَيِّدُ الشُّهَدَاءِ حَمْزَةُ بْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ وَرَجُلٌ قَالَ إِلَى إِمَامٍ جَائِرٍ فَأَمَرَهُ وَنَهَاهُ فَقَتَلَهُ] “Şehitlerin efendisi, Hamza bin Abdulmuttalip ve zalim yöneticiye karşı çıkıp ona (marufu) emredip (münkeri) nehiy ederek öldürülen kimsedir.”[4] 

Eğer iddia edildiği gibi olsaydı; Allah’tan başka hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmaksızın hakkı bütün çıplaklığı ile söylemenin vacip olmasını nereye koyacağız? Dolayısıyla Âli İmran Suresi 28. ayette geçen; [اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةًؕ] “Ancak onlardan (kâfirlerden) (gelebilecek bir tehlikeden) korkmanız müstesna!” ayet-i kerimesi “takıyye” konusuna delil olarak ileri sürülerek “reel politik”e ve İslâm’ın hükümlerinden taviz vermeye cevaz verilemez.

İkrah-ı mülci meselesine gelince; fakihler bu konuda kesin bir sınır çizmişlerdir. Bu minvalde kesin bir şekilde ölümle tehdit olunmayınca, hiç kimse küfür kelimesini söyleyemez. Bu hükmün dayanağı Ammar b. Yasir RadiyAllahu Anh’ın vakıasıdır. Bu vakıa şöyle nakledilir:

[أَخَذَ الْمُشْرِكُونَ عَمَّار بْن يَاسِر فَعَذَّبُوهُ حَتَّى بَارَاهُمْ فِي بَعْض مَا أَرَادُوا فذكر ذَلِكَ إِلَى النَّبِيّ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ النَّبِيّ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَيْف تَجِد قَلْبك قَالَ مُطْمَئِنًّا بِالْإِيمَانِ قَالَ النَّبِيّ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنْ عَادُوا فَعُدْ] “Müşrikler, Ammar bin Yasir’i yakaladılar ve işkence ettiler. O da onların istediği bazı şeyleri söyledi. Ardından durumu Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e anlattı. Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem de: ‘Kalbin nasıldı?’ diye sordu. Ammar: ‘İmanla dolu idi’, cevabını verdi. Bunun üzerine Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem: ‘Onlar aynısını yine yaparlarsa sen de aynısını yap’, buyurdu.”[5] 

Kureyş müşrikleri, Ammar b. Yasir RadiyAllahu Anh’ı yakalayarak işkence etmişler; anne ve babası, kâfir olmayı reddettikleri için de öldürülmüşlerdi. Ammar b. Yasir RadiyAllahu Anh’a öyle şiddetli işkence edilmişti ki tam anne ve babası gibi ölmek üzere iken ölümden kurtulmak için küfür kelimelerini telaffuz etti; Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e de sövdürüldü. Anne ve babasının öldürülmesi kendisinin de öldürüleceği hususunda şüphe bırakmamıştı. Dolayısıyla Ammar b. Yasir RadiyAllahu Anh’ın küfre dair sözleri öldürüleceğinden emin olduğu bir zamanda gerçekleşmişti. Bu vakıadan sonra Allahu Teâlâ şu ayet-i kerimeyi inzal buyurmuştur:

[مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ اٖيمَانِهٖٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْاٖيمَانِ وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظٖيمٌ] “Her kim imanından sonra Allah’ı inkâr ederse -kalbi iman ile mutmain olduğu hâlde ikrah edilen başka- ve kim kalbini inkâra açarsa işte Allah’ın gazabı bunlaradır. Bunlar için çok büyük bir azap vardır.”[6] 

Ayette geçen istisna, her türlü korku anında başvurulabilecek genellikte değildir. Nitekim fakihler bu konuda hemfikirdirler. Taberi bu vakıayı ve ayet-i kerimeyi şöyle izah etmiştir:

“Kâfirler, Ammar’a ağır işkence çektirdikten sonra ‘maymon’ adlı kovuğa attılar ve kapısını kapatıp onu ölüme terk ettiler. Sonra ondan küfür kelimesini söylemesini istediler. O da bunu söyledi. Sonra o, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gelip durumu anlatınca, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu durumda ona ruhsat verdi ve Allahu Teâlâ; ‘Kim imanından sonra kâfir olursa… ancak kalbi imanla dolu olduğu hâlde ikrah ederse o müstesnadır…’ ayetini indirdi.”

Dolayısıyla günümüz yöneticilerinin ikrah-ı mülci bir duruma maruz kalmadan, yani ölümle sonuçlanacak bir tehdide maruz kalmadan küfür amel ve söylemlerinde bulunmaları, “İslâm davası uğruna mücadele ettiklerini” söyleyenlerin hiçbir ölüm tehdidine maruz kalmadıkları hâlde, sadece hareketlerinin sekteye uğraması, tutuklanma vs. gibi korku durumlarını ikrah-ı mülci ile bir tutmaları kesinlikle caiz değildir. 

Fakat maalesef beldelerimizdeki İslâmi söylemlerle iktidara gelenler ya da gelmek isteyenler; -Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’de İslâm’la şereflenip Medine’de devletini kurduğu zamana kadar olan metodunu terk ettikleri ve gayri İslâmi bir hareket metodunu benimsedikleri hâlde- hareketlerine kabul olunmaz bir kutsallık atfederek her türlü İslâm dışı davranışlarını, izahatını yaptığımız kavramları tamamen yanlış bir şekilde tefsir ederek Müslümanları saptırmaktadırlar. Onlar nezdinde her türlü yalan meşru olmakta, gerçek İslâm davası ve Müslümanlar da bu uğurda heder edilmektedir. Başta da ifade ettiğimiz üzere birçok farklı kavramı girift bir şekilde kullanarak konumlarını meşrulaştırmaktadırlar.

Bu meseleye delil olarak kullandıkları bir başka argüman ise [الْحَرْبُ خِدْعَةٌ] “Harp hiledir” hadisidir. Hâlbuki bu hadis delil getirilerek ne küfür söz ve amelinde bulunulabilir ne de yalanlar meşru hâle getirilebilir. Çünkü bu hadis, her mücadele için genel bir delil değil sadece ve sadece fiilî harp hâline has bir delildir. Düşmanı yenmek için onu şaşırtmaya çalışmak için hile yapılır. Nitekim bu hadis, Hendek Savaşı esnasında cereyan eden olaylara binaen söylenmiştir. Hadise şöyle gelişmiştir: Nuaym b. Mesut, Hendek Savaşı esnasında İslâm'la şereflenmişti. Kendisi Gatafan kabilesindendi. Müslüman olmadan önce eğlenceye düşkün bir kimseydi ve bu sebeple sık sık Yesrib'e gelirdi. Bu nedenle de Benî Kureyza Yahudileriyle ilişkileri iyiydi. Hendek Savaşı esnasında Müslüman oldu fakat Müslümanlığı bilinmiyordu. Nuaym b. Mesut Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in de muvafakati ile Benî Kureyza’ya gitti. Eskiye dayanan dostluklarına binaen aralarındaki sevgiden bahsetti ve sonra onlara şöyle dedi: “Siz Muhammed’e karşı harp etmelerinde Kureyş ve Gatafan’a yardım ediyorsunuz. Belki Kureyş ve Gatafan uzun zaman burada durmaya güç yetiremezler. Sizi Müslümanlar ve Muhammed ile baş başa bırakıp gidecekler. Müslümanlar da sizin başınızın belası olurlar. Elinizde güvence olmak üzere onlardan rehineler almadıkça onlarla beraber savaşa girmeyin hatta Kureyş ve Gatafan savaşı sona erdirinceye kadar rehineleri bırakmayın.” Nuaym b. Mesut’un bu ifadeleri Benî Kurayza’yı ikna etti. Sonra gizlice Kureyş’e gitti ve onlara da şöyle dedi: “Kurayza, Muhammed ile olan ahdini bozmalarına ve yaptıklarına pişman olmuş. Şimdi Müslümanları razı etme ve onların sevgilerini kazanma yollarını arıyorlar. Kureyş’in eşrafını boyunlarını vurmaları için Muhammed’e teslim edip onların sevgilerini kazanacaklarmış. Eğer Yahudiler sizden, adamlarınızdan rehineler istemeye gelirlerse sakın hiçbir kimse göndermeyin ve vermeyin.”

İşte [الْحَرْبُ خِدْعَةٌ] “Harp hiledir” hadisinin vakıası budur. Dolayısıyla sadece fiilî savaş hâlinde, düşmanı aldatmak için kullanılabilir. Fakat savaşta dahi olsa Müslümanların küfür söz ve ameline cevaz yoktur. Bu hadisten yola çıkarak siyasi ve fikrî mücadelelerde yalan söylemek caiz olmaz. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem, yapmış olduğu fikrî ve siyasi mücadelede çok açık olmuş, insanlar İslâm fikrini, çözümünü ve siyasetini açıkça işitmiştir. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem Mekke’de fikrî ve siyasi mücadele yaptığı tüm süreç içerisinde hiç yalan söylememiş, hile yapılmamış ve İslâm’ı apaçık şekilde duyurmuştur.

Günümüz yöneticilerinin açıklamaya çalıştığımız kavramları iç içe geçirerek yapmış oldukları teviller İslâmi açıdan kabul edilemez hususlardandır. Onların durumları İslâm dava adamlarının değil münafıkların durumuna benzemektedir. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

[آيَةُ اَلْمُنَافِقِ ثَلَاثٌ إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا ائْتُمِنَ خَانَ] “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder, söz verdiği zaman sözünde durmaz.”[7]

“İslâm’a ve Müslümanlara hizmet etmek istiyoruz!” diyerek reel politik adına tavizler vermek, laiklik, demokrasi ve Atatürk ilkeleri gibi küfür fikirlerine bağlılık beyanı etmek, faizli uygulamaları meşrulaştırmak, ABD gibi sömürgeci kâfirlerle beraber hareket etmek, işgalci gasıp Yahudi varlığı ile askerî ve ekonomik anlaşmalar yapmak kesinlikle caiz değildir.  

“Rasulullah’ın yolunu izlemek; zor, meşakkatli ve zarar getirir. O nedenle akıllı olup kâfirlere karşı çıkmamak, onlara şirin gözükmek ve onlarla iş birliği yapmak gerekir!” diyen kimseler, Kur’an’ı ve hakikati unutmuşlardır. Çünkü zafere ancak Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in takip ettiği metot ile ulaşılabilir. Zalimlerle ve kâfirlerle işbirliği yapmak ise kesinlikle İslâm’a zafer getirmez. Allahu Teâlâ sadece salih amel işleyen müminleri yeryüzünde halife kılar ve onların vasıtasıyla dinini yükseltir.

Müslümanların bugünkü asli işleri, mezkûr söylemleri slogan edinenlere korkusuzca emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’il-münker yapmalarıdır.

Müminler imana dayalı olarak sadece kardeşleri olan diğer müminleri dost edinirler, onlarla işbirliği yaparlar ve ortak hareket ederler.

 Ali KerramAllahu Vechehu ve RadiyAllahu Anh şöyle demiştir:

[إنّ الحقَّ لا يُعرَفُ بالرِّجالِ، اعْرِفِ الحقَّ تَعرِفْ أهلَهُ] “Hak, şahıslarla tanınmaz; önce Hakkı tanı, sonra Hak ehlini tanırsın; batılı tanı sonra batıl ehli tanırsın.”[8]

Şüphesiz hak insanlardan öğrenilmez, insanlar Hak’tan öğrenirler. Hak ise Kur’an ve Sünnet’tir. İşte ölçü budur ve herkes bu ölçüyle tanınır.

 

 



[1] Âli İmran Suresi 28

[2] Âli İmran Suresi 28

[3] Âli İmran Suresi 28

[4] Hakim

[5] Taberi

[6] Nahl Suresi 106

[7] Buhari, Müslim

[8] Kâsmî


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz