Zamanın Değişmesi ile Hükümler Değişir mi?

Emrah Akay

İnsanoğlu, Allah’ın bir takdiri olarak aciz yaratılmıştır. Zira her şeye güç yetiren, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan yalnızca Allah Subhanehu ve Teâlâ’dır. Bu durum, insanoğlunun kesintisiz ve sınırsız hüküm verme özelliğini ortadan kaldıran önemli bir unsurdur. Çünkü insanların her biri hüküm vermeye kalksa dünyada ciddi bir başıboşluk ve anarşi çıkardı. Bu yüzden insanlar bu işi yüklenmek yerine doğrudan bir hükmün veya nizamın çatısı altında konumlanmışlardır. Bulundukları konum ise onların dünya hayatındaki yaşam standardını, hayata bakış açısını ve ortaya koyduğu fiilleri belirlemiştir. Mesela; Allah’ı inkâr eden, hayatın öncesi ve sonrasını yok sayan komünist nizamda insanlar, ahlaki ve ruhi erdemlerini kaybetmişler, yaratıcının vakıasını zihinlerinden silmişlerdir. Kapitalizmde ise laik, seküler bir dünya görüşünün doğurduğu sonuç, komünizmdeki inkârdan doğan sonuçtan çok da farklı değildir. Toplumlar her iki nizamın etkisiyle ruhsuzluğa, ahlaksızlığa sürüklenmişlerdir. Ayrıca en temel insani unsurların güvenliğinden mahrum kalmışlardır. Canın, malın, aklın, neslin tehlikede olduğu bir toplumsal yapıya mahkûm edilmişlerdir. Neden? Çünkü insan kaynaklı nizamların çıkardığı hükümler ve çözüm önerileri her insan için eşit, her döneme uygun, her zamana mutabık düşen bir şekilde belirlenemez. Değişiklik ve buna bağlı olarak tahrifat, böylesi nizamlar için kaçınılmaz sondur. Sıklıkla kanunların değişmesinin sebebi, devletin nizamının gelişmesi değil aksine bir önceki kanunun bozukluğu ortaya çıktığı içindir. “Demokraside çare tükenmez” sözünü duymuşsunuzdur. İşte bu söz, kul yapısı kanunların hiçbir temele dayanmadığı hususunda bir itiraftır. Temelsizlik, yüzeysellik, değişkenlik ve uyumsuzluk demokratik nizamların apaçık gerçeğidir. Sorun bazlı çözüm üretme anlayışı öngörüsüzlükten başka bir şey değildir. Aynı soruna farklı zamanlarda farklı çözümler bulmak ve uygulamak ise tam bir adaletsizlik örneğidir. T.C. Ceza Hukuku’na göre kasten insan öldürme suçuna verilen 3 farklı ceza uygulamasına şahit olduk. Suç unsuru aynı olmasına rağmen bir dönem idam cezasına çarptırılan failler, başka bir dönem belli bir süre cezaevi süreci yaşarken şimdi ise ağırlaştırılmış müebbet hükmü almaktalar. Buna benzer birçok suçun cezası konusunda ciddi adalet sorunları yaşanmaktadır. İşte bu konu bile zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi gerektiği tezini basitçe boşa çıkarmaktadır.

“Tez” demişken; zamana ve olayların gidişatına göre hüküm belirleme çabası bir ihtiyaçtan kaynaklanmıştır. Yoksa bilimsel bir tez veya akademik bir çalışma olarak sunulmadı, sunulamaz da. Zira değişen devlet kurumları bir önceki kurumdan miras kalan tüzük, yönetmelik ve kanunların değişmesi konusunda hırslı ve ön yargılıdır. Çünkü yönetme işini rakiplerinden devralmışlar ve aynı çizgide yürümeleri olanaksızdır. Bilakis iktidara gelmek için bile topluma sundukları vaatlerin en önemli kısmını işte bu olgu oluşturur: “Eskiyi değiştirmek.” Tabii ki bir gün kendilerinin de eskiyeceğinin farkında olarak…

Bu, yönetime talip olan demokratik parti ve liderlerin görüşüydü. Bir de Müslümanların bu yönetim anlayışını delillendirmek için ortaya koyduğu bazı görüşler var ki tıpkı zamana göre hükmün değişmesi gibi değişip dönüşüyor. Mesela; Müslümanlar arasındaki en güçlü tez; Hz. Ömer zamanındaki hırsızlık cezasına verilen hükümdeki farklılıktır. Rivayet o dur ki: “Hatıb b. Ebi Belta’nın oğlunun iki kölesi, Muzeyne kabilesinden bir adamın devesini çaldıklarında efendileri onların ellerini kesmek istemişti. Fakat Ömer RadiyAllahu Anh, kölelerin efendisinin onları aç bıraktığını öğrenince onların ellerini kesmedi. Bilakis onların efendisini terbiye etmek için, ona çalınan devenin değerinin iki mislini ödeme cezası verdi.” Bu rivayet doğrudur; Hz. Ömer hırsızlık yapanın elini kesmemiştir. Fakat bu, zamana göre değişen bir hüküm değildir. Zira daha sonraları el kesme haddi uygulanmaya devam etmiştir. Burada Hz. Ömer, tam olarak şer’î hükmün gereğini yerine getirmiştir. Zira şer’î hüküm, açlık hâlinde el kesmeyi yasaklamıştır. Kıtlık senesinde meydana gelen bu olayda açlıktan ölmek üzere olan köleye değil onu aç bırakan efendisine ceza uygulamak şeriatın bir gereğidir. Bu hüküm gibi birçok mesele fıkhın bir konusu olan “ruhsatla amel etmek” bahsinde geçmektedir. Zira ölmek, uzuvların kesilmesi gibi ruhsat durumları, Müslümanların bazı haramları işlemesine izin vermektedir. Mesela; benzer bir açlık durumunda doymayacak ama hayatta kalacak kadar domuz eti yemeye, Allah Subhanehu ve Teâlâ tarafından bizzat izin verilmiştir. Bakara Suresi 173. ayette Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

[إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنزِيرِ وَمَا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللّهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلاَ عَادٍ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ] “O; size, sadece ölü hayvan etini, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Mecbur kalan bir kimsenin, haddi aşmamak ve istismar etmemek koşuluyla, bunları yemesinde bir günah yoktur. Kuşkusuz, Allah'ın rahmeti bol ve kesintisizdir.”[1]

Yine benzer şekilde bazı mecralar tarafından kaşınan hususlardan biri de “nasih ve mensuh” meselesidir. Buradaki en büyük yanılgı, hükmü iptal edip yerini alacak yeni hükmün nasıl ve ne şekilde neshetme özelliği taşıyacağıdır. Mesela; bir Kur’an ayetini neshetmek ile ilgili Bakara Suresi 106. ayette Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

[مَا نَنسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِّنْهَا أَوْ مِثْلِهَا أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ] “Biz bir ayeti neshedersek veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz.”[2] Yani hükmün iptalini gerektiren yeni bir hükmü ancak ve sadece Rabbimiz vahyedecektir. Bunun delili ise Nahl Suresi 101. ayette belirtilen şu ayettir:

[وَإِذَا بَدَّلْنَا آيَةً مَّكَانَ آيَةٍ] “Biz bir ayetin yerine başka bir ayet tebdil ettiğimizde…”[3]

Benzer şekilde hadislerin de neshedilmesi, yerine tam zıddı bir ayetin indirilmesi şartına bağlıdır. Fakat içtihatlar ve sahabe icması yeni bir ayetin inemeyeceğinden dolayı neshedilemez durumdadır. Hülasa eğer bir hüküm iptal edilecekse bu ancak yerine Allah’ın tam zıddını ifade eden hükmüyle mümkündür. Zira İslâm, konjonktürel bir din değildir. Allah’ın hükümleri ise sınırlı, eksik ve aciz olan insanoğlu tarafından iptal edilemeyecek kadar net ve kesindir. Bu netlik, yaratması hasebiyle insanı en iyi tanıyan zatın Allah olmasından dolayıdır. Kesinlik ise her dönemde sorunları çözebiliyor olması ve değişmesine gerek duyulmamasından dolayıdır. O hâlde bugün özellikle de söz konusu İslâm’ın hükümleri olunca, bunları zamana uydurmaya çalışanlar, öncelikle kendi zihin dünyalarını değiştirmek ve dönüştürmek zorundadır. Onlar bilmelidir ki, Kur’an Allah tarafından korunmaktadır, hükümlerin tatbiki ise onu uygulayacak bir İslâm Devleti ile oldukça kolaydır.

Fakat gelin görün ki, bugün iktisadi hayatı düzenlemekten aciz olanlar, yüzlerce yıl adil gelir dağılımını başarmış, halkını bütün servetlerden pay sahibi yapmış bir dinin “güncellenmesi” gerektiğini söylüyorlar. Bugün neslin fikrî seviyesini diplere çekmiş aynı kişiler, 7 yaşlarında hafızlar yetiştirmiş, 10’lu yaşlarda âlimlik seviyesine çıkarmış bir devletin dini olan İslâm’a, “her döneme uygun değil” diyorlar. Ahlak ve hayâ duygusunun sökülüp atıldığı günümüz toplumlarında çöküşe geçen neslin mimarları, erdemli ve öncü nesil yetiştirmiş, ahlak abidesi gençler çıkarmış bir dine ekleme ve çıkarma yapmaya kalkıyorlar. Medeni kanunu İsviçre’den, ceza kanunu İtalya’dan, yönetim sistemini Fransa ve İngiltere’den alan, uluslararası hukuk sistemini ise Amerikan normlarına göre belirleyen yöneticiler bugün; bir bütün olarak kanunlarını, hukuk ve yönetim sistemini bizzat akidesinden çıkaran İslâm için “değişmesi ve dönüşmesi gerekir”, diyorlar. Yahu sizin değişmeyen dönüşmeyen bir şeyiniz mi kaldı? Sizin tahrif etmediğiniz, başkalaştırmadığınız bir düşünceniz ve inancınız mı kaldı?

İslâm’ı Batılı oryantalistler gözüyle görüp, yine onların zihinleriyle düşünüp sonuca varanlar, İslâm’ı ve hükümlerini değiştirmiş olmuyor. Fakat yanlış bir dine tahrif edilmiş bir akideye iman etmiş oluyor maalesef. Kısa bir düşünüş, vakıayı anlamamız için yeterli olacak. Şöyle ki: kafasında olmasını istediği bir İslâm dini üreten, hoşuna gideni helal, nefret ettiğini haram kılan bir kişi aslında Allah Rasulü’nün dinine iman etmiş olmuyor; bilakis kendi elleriyle yaptığı, ürettiği bir dine inanmış ve tabi olmuş oluyor. Fakat bundan kendisi de habersiz zira bunu bilerek de yapmıyor. Kısaca fikirlerini, düşünce metodunu İslâm’a tam bir teslimiyet ile teslim etmiş olmuyor. Gelişen ve değişen zamanın bir gereği olduğuna inandığı bir takım esas ve yöntem değişikliklerine gidiyor. Hâlbuki Rabbimiz Nisa Suresi 65. ayette açık ve net bir şekilde bunu men ediyor:

[فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتّٰى يُحَكِّمُوكَ فٖيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْۙ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فٖٓي اَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلٖيماً] “Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”[4]

Ortaçağ karanlığında papazlar, Hıristiyanlığı hem bir yaptırım aracı hem politik menfaatler için aparat ve aygıta çevirmişlerdi. Çünkü Hıristiyanlık belli zümrelerin varlık sebebi ve güç unsuru hâline gelmişti. İsa Aleyhi’s Selam’ın havarilerinden Matta, varlıklı bir aileden gelen evanjelist Marcos, Aziz Luka ve aslen Yahudi olan Yuhanna her biri farklı İsa prototipi oluşturup üzerine Hıristiyanlık dinini inşa etmeye çalışmışlardır. Eğer bir dinin güncellenmesinden bahsediliyorsa “Hıristiyanlık, dört farklı kategoride tam manasıyla güncellenmiştir” diyebiliriz. Hatta öyle ki Nasrani akide ile Musevi akide birbirine eklemlenerek girift bir hâl almıştır. Serveti elinde bulunduran Yahudi asıllı evanjelistler Hıristiyanlığı kendi istek ve talepleri doğrultusunda ontolojik olarak değiştirmeyi başarmışlardır. Artık ortaya çıkan bu yeni din, önü, arkası sağı ve solu itibariyle bambaşka bir resme bürünmüştür.

İşte aynı mücadeleyi İslâm dini için veren oryantalist müsteşrikler oldukça fazladır. Bunlardan biri Aloys Sprenger. İngilizlerin Hindistan’ı işgali sonrası Yeni Delhi’de İslâmi İlimler Akademi’sinin başına geçirilmiştir. Yöneticisi olduğu akademide hadis derslerini kaldırtıp kitapları imha ettirerek İslâm dini ile Sünnet kavramını eti kemiğinden sıyırır gibi söküp atmaya çalışmıştır. Alman asıllı Joseph Schacht, özellikle İngilizlerin desteğiyle İslâm coğrafyasında popülaritesi arttırılan bir diğer şarkiyatçıdır. Onun İslâmi ilimler okutan üniversitelere soktuğu bazı fikirler zehirli bir yılan gibi dokunanı zehirlemiştir. Schacht’a göre; İslâm hukuku bir hukuk sisteminden çok bir “deontoloji” olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple pratik değeri yoktur; tarih boyunca çok sınırlı bir uygulama alanı bulmuş hatta birçok alanda hiç uygulanmamış, sadece bir ideal olarak kalmıştır. İslâm’da içtihat kapısının Hicrî 4. Yüzyıldan itibaren kapandığını, hukukun erken Abbasî döneminde şekillendikten sonra değişmeden asırlarca devam ettiğini belirten Schacht, bu durumun teori-pratik gerilimini ortaya çıkardığını; fıkıh kurallarının, her biri, kendi başına meşru birden fazla işlemi birleştirerek meşru olmayan bir sonuca ulaşabilmeye imkân veren hukuki yollara (hiyel) başvurma neticesinde oluştuğunu yani teoriyle pratik arasındaki gerilimin ürünü olduğunu iddia eder.[5]

Bu müsteşrikler İslâm coğrafyalarında bilhassa “hadis ve sünnet inkârı” meselesini kurcalamayı daha kolay ve önemli görmüşlerdir. Kısa sürede yanlarına coğrafyanın tanınan bilinen simalarını da çekmeyi başarmışlardır. Mesela; Kadiyani tarikatının öncülerinden Seyyid Ahmed Han oryantalist Sprenger’in mesai arkadaşıdır. Kendilerine “Ehl-i Kur’an” ya da “Kuraniyyun” gibi isimler veren bu yapı ile ortak noktası, İslâm literatüründen “hadis” kavramını söküp atmaktır. “Kur’an’ın her şeye yeteceği” fikri ile zenginleştirilmiş bu hedef, “amelî anlamda Sünnet’e gerek olmadığını” ifade eden tehlikeli bir girdaba dönüşmüştür.

Bu meseleyi burada bırakarak asıl konumuza dönelim.

İslâm; hadis, fıkıh, tefsir, siyer gibi ilim dallarını üzerinde hiçbir şaibe bırakmadan kategorize etmiş ve netleştirmiştir. Biri diğer konuyu değiştirmeyecek ölçüde sınırları olan başlıklardır. Mesela; namaz kılmak, oruç tutmak, hac yapmak gibi bireysel ibadetlerde ya da muamelat ve ukubat gibi toplumsal uygulamalarda, fiilin hangi şer’î hüküm çeşidine girdiği, uygulama şeklinin nereden alınacağı hususları hiç kimsenin inisiyatifine bırakılmayacak kadar kritik ve hassastır. Oruç tutmak, Ramazan ayında farz; Ramazan ayı dışında menduptur. Fakat böylesi hayırlı bir ameli bayram günü yapmak ise haramdır (kimi mezheplere göre; tahrimen/harama yakın mekruhtur). Bunu belirleyen ise bir bütün olarak İslâm ahkâmının kendisidir. O hâlde böyle bir sistematiğe müdahale etmek, ekleme-çıkarma yapmak samimice bir davranış değildir. Yeni gelişen vakıa ve durumlara ise hüküm ve çözümler bulmak yine buna liyakat sahibi olan müçtehit âlimlerin işidir. Bunu yapan yönetici olsa bile içtihat kabiliyeti olmadan bir konu ile ilgili hüküm ortaya koyması bu kişi için mümkün değildir.

İşte İslâm bu kadar net, berrak ve anlaşılır bir akidedir. Onun anlaşılır olması bir bütün hâlinde Batı’nın nefret etmesine yeterlidir. Zira bu hâliyle İslâm, tüm dünyada çekim merkezi olmaya elverişli bir ideolojidir. Fakat muğlak, belirsiz, değiştirilmiş, içi dışına çıkarılmış bir dinin ise cazibe merkezi olması mümkün değildir. Bu yüzdendir ki İslam; “terör” kavramıyla yan yana getirilmeye çalışılmaktadır. “Fobi” kelimesiyle anılması istenmektedir. “Radikalizm” ve “aşırılık” gibi ifadeler ile hatırlanması hedeflenmektedir. Toplumlar bu sinsi tuzağın içine çekilerek dolaylı yoldan İslâm’a ve hükümlerine nefret eder hâle getirilmektedir. Maalesef bu sürecin araç gereci hâline gelen yöneticiler ise ellerine geçecek az bir paha karşılığında derin bir sessizliğe bürünmekte, bir kısmı ise doğrudan bu süreci desteklemektedir. Fakat bu Batı aşığı yerli işbirlikçilerin tavır ve söylemleri, üzerlerine birkaç gömlek büyük gelmekte, eğreti durmaktadır. Öyle ki şairin şu mısraları tam da bu durumu açıklar niteliktedir:

“De bana: cami kapıları niçin açık;

Ara sıra tapınmak için mi?

Siyah bir cübbeye sığar mı tanrı?

Ya buyrukları?

Bu yeni dini size kim indirdi?”

Somut olması hasebiyle ülkemizden örnek verelim: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal’in fikir ve görüşleri 100 yıldır değişmedi, değiştirilmedi. Hatta “değiştirilemez” ilkesi, anayasa ile korunmaktadır. Kurucu unsur olan CHP’nin bakış açısı bugün bütün partiler tarafından taklit edilmektedir. Her yıl 29 Ekim’de, 10 Kasım’da dinî bir ritüel şeklinde Atatürk’ü anmak, büyük vecibelerden(!) sayılmaktadır. Hatta öyle ki bu vecibeyi sorgulayan, hükmü değiştiren hatta değiştirmeyi teklif eden dahi yoktur. 100 yıl öncesinin inkılapları ilk günkü orijinalliğini korumaktadır. Neden? Güçlü fikirler içerdiğinden değil tabii ki… korku ve tehdit ile uygulamaya zorlandığından! Şimdi temel soru şu: Bu dünyadan göçmüş, hesabı ahirete kalmış bir kişinin geride bıraktıkları harfiyen uygulanıyor, zamanın değişmesi ile değişmiyor, eleştirenler de ağır ithamlara maruz kalıyor. Fakat varlığı ezeli ve ebedi olan, yaratan ve rızk veren, insana şah damarından yakın olan Allah Azze ve Celle’nin hükümleri zamana ve duruma göre güncelleniyor öyle mi? Bu samimiyetten uzak, dürüstlükten nasibini almamış bir söylemdir.

Oryantalist Ignaz Goldziher eğitim hayatını, “İslâmi kaynakların şaibeli olduğu” tezini savunmaya adamış bir Yahudi’dir. O, bütün hadis kaynaklarının zayıf olduğunu, dolayısıyla oradan çıkarılmış fıkhi kaidelerin de geçersiz olduğunu savunur. “İslâm’ın evrensel ve katı görüşleri toplumların kalkınması önünde engeldir.” der. Bu yüzden güncellemenin kaçınılmaz olduğu vurgusunu yapar. Yazık ki bizim entelektüellerimiz İslâm düşmanı Goldziher ile aynı gemide yolculuk ediyor. Bu yönüyle Batı literatürünü hatadan münezzeh gören kötü Batı taklitçilerinin varlığı, sömürgeci Batılı devletlere cesaret veriyor. Batılı kaynaklardan tezler üreten, deliller çıkaran ve akademik kariyerini Batılı bilim adamlarının fikirleri üzerine bina eden aydınlar, dönüp dolaşıp İslâm’a ve Müslümanlara sarıyor; temiz İslâmi duyguları istismar ediyor, kirletiyor. İşte bu, tam bir korku hâlini yansıtıyor. Amerika’nın Ulusal Güvenlik eski Danışmanı Zbigniew Brezinski bu korku hâlini şöyle tarif ediyor: “Amerika’nın küresel gücünün en önemli ayağı olan kültürel hegemonyasını sadece Müslümanlar sona erdirebilir. Fakat onların da siyasi güçten mahrum olmaları, bu mücadeleyi jeopolitik özden yoksun bir şekilde sürdürmelerine neden oluyor.”[6]

Özetle; “zamanın değişmesi ile hükümlerin değişeceği” tezi, Batı tarafından uydurulmuş bir tezdir. Tıpkı -sözde- “İslâmofobi” tezine karşı hümanizmi, radikalizme karşı Hint çilekeşliğini, siyasal İslâm’a karşı ruhbancı İslâm’ı pazarladıkları gibi… Onların, “İslâm’ın güncellenmesi” ile ilgili hayırlı bir amaçları yok. Gayeleri olsa olsa; İslâm’ı ne idüğü belirsiz bir hâle sokarak hakkında şüpheler oluşturmak. Lakin dini koruyanın Allah olduğunu unutuyorlar. Hâlbuki Allah, akidesini korumaya en fazla güç yetirendir.

“Zikri -Kur'an'ı- biz indirdik ve kesinlikle onun koruyucusu da biziz.”[7]

Kendine has çözüm kaynağı olmayanlar, bugün zihin dünyalarını değiştirmek veya hayat görüşlerini güncellemek zorundadır. Zira hâlâ Batı kalıntıları ile zihinlerini derdest ediyorlar. Ayrıca İslâm’ı neden güncellemek istiyorlar onu da anlamak zor. Yönetim sistemini baştan ayağa laiklik üzerine bina etmiş, demokrasiye toz kondurmayan, seküler dünya görüşünü savunan ve dini sadece seçim malzemesi yapan bir güruh neden İslâm’ın hükümlerinin güncellenmesinden bahseder? Zaten İslâm ile hükmetmiyor ki…

O hâlde diyebiliriz ki: zamanın değişmesiyle fertlerden sadır olan hükümler değişir; Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan sadır olan hükümler değil. Allah’ın hükümlerinin değişmesi de bizzat yine Kendisi tarafından mümkündür. Bu yüzden Müslümana düşen Rabbi’nin hükmüne her şartta teslim olmaktır. O’ndan gelecek çözümlerin vakıaya mutabık olduğu konusunda endişe etmemelidir.

[إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ] “Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasulü’ne çağrıldıkları zaman; müminlerin sözü, sadece: İşittik ve itaat ettik, demekten ibarettir. Ve işte onlar, felaha erenlerin kendileridir.”[8]

 

 



[1] Bakara Suresi 173

[2] Bakara Suresi 106

[3] Nahl Suresi 101

[4] Nisa Suresi 65

[5] https://islamansiklopedisi.org.tr/schacht-joseph

[6] Zbigniew Brezinski, Büyük Satranç Tahtası, s. 81, İnkılap Yay. İstanbul 2005

[7] Hicr Suresi 9

[8] Nur Suresi 51


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz