İslâm’ın Bir Yönetim Nizamı Var mıdır?

Yılmaz Çelik

Sömürgeci Batı, 3 Mart 1924’te 1300 senelik İslâmi Hilâfet Devleti’ni yıktıktan sonra bekasını korumak ve devam ettirmek için ümmetin önüne birtakım saptırıcı ve bozuk fikirler attı. Bunların başında da; İslâm’ın bir yönetim nizamının olmadığı, bu konuda bir model ortaya koymadığı, Hilâfet’in tarihsel bir kurum olduğu ve bugün herhangi bir yönetim sisteminde de Müslümanların İslâm’ı yaşayabileceği fikrî dayatması gelir. Bu dayatmadan kasıt; ümmetin günümüz batıl rejimlerini kabul edip benimsemelerini sağlamaktır.

ABD’nin liderliğini yaptığı kapitalist ideoloji ve ondan bir parça olan demokrasi artık iflas noktasına gelmiştir. Her şeyi yerle bir eden, her yeri talan eden, tüm dünyayı sömüren kapitalist ideoloji artık insanlığa hiçbir şey vadedememektedir. Kapitalizm, şu an dünyada yaşanan başta ekonomik kriz olmak üzere yönetim, sağlık, eğitim, insani vb. tüm krizlerin kaynağı hâline gelmiştir. Batı aslında devamlı olarak kendi nizamının bir gün yok olacağı ve Hilâfet’in bir gün yeniden kurulacağı endişesini her zaman taşımaktadır. Hilâfet’in yeniden tesis edilmesi korkusu, bugünkü Batı’nın atalarından kendilerine kalan bir mirastır. İşte bu durum onların uykularını kaçırmakta ve onları, Hilâfet’in yeniden kurulmasını engellemek veya geciktirmek için gece-gündüz planlar yapmaya sevk etmektedir.

Bu minvalde sömürgeci kâfir Batı; fikrî, siyasi ve kültürel enstrümanlarını devreye sokarak ümmeti yanıltmak ve saptırmak için “İslâm’ın kendisine ait bir yönetim nizamının olmadığı” tezini yaydı. Bu tezlerini ümmet nezdinde kabul ettirilmesi için İslâm beldelerinde Batılı fikirlere meftun olmuş satılık adamları bulmakta hiç de zorlanmadı. Bu adamlar sayesinde İslâm’ın sadece ruhi bir din olduğunu, siyasi bir yönünün ve yönetimle ilgili bir modelinin olmadığını pazarladılar ve bu konuda bir nebze de olsa başarı elde ettiler.

Hâlbuki İslâm, iman, ibadet, ahlak, fıkıh gibi konularda mütekamil bir nizam getirdiği gibi yönetim ile ilgili de mükemmel, kâmil bir nizam getirmiştir. Muhakkak ki İslâm şeriatı, hayatın istisnasız tüm yönlerini kapsamlı ve eksiksiz bir şekilde düzenlemiştir. Bu alanda hiçbir boşluk bırakmamıştır. Zira İslâm şeriatında kulların tek tek bütün fiillerine ilişkin şer’î hükümler bulunmaktadır. Kulların hiçbir fiili yoktur ki hakkında Allahu Teâlâ’nın kitabında şer’î bir hüküm olmasın! Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

[اَلْيَوْمَاَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَد۪ينًاۜ] “İşte bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum.”[1]

[وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًىوَرَحْمَةً وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ۟] “Bu kitabı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.”[2]

Allah Azze ve Celle bu dini, her şeyi açıklayıcı bir şekilde indirdiğini beyan ederken neden ısrarla bazı kesimler İslâm’ın belirlenmiş bir yönetim nizamının olmadığının ya da Hilâfet’in “tarihsel bir kurum” olduğunun propagandasını yaparlar?

Batı, Hilâfet’i yıkma hedefine ulaştıktan sonra zaferini ebedileştirebilmek için kendisine yeni bir strateji ve hedef belirledi. Bu yeni strateji ve hedefe göre; İslâm’a ve Müslümanlara ait bir varlık olmamalı, Hilâfet ve şeriat yeniden tesis edilmemeli ve Müslümanlar Batı’nın kölesi olarak kalmaya devam etmeliydi. Müslümanların ülkeleri Batı malları için tüketici pazar olmalı ve servetleri de Batılı şirketler tarafından kalıcı olarak yağmalanmalıydı. Batı bu hedeflerini gerçekleştirmek için eğitim, içtimai, iktisadi ve enformasyon politikaları ile çeşitli politik sistemler belirledi. Bunda da kısmen başarılı oldu ve Müslümanları uluslararası sisteme entegre etti.  

Geçen yüzyılın başında Hilâfet’in, sonlarına doğru da komünizmin ortadan kaldırılmasından sonra, kapitalist Batılı yönetici ve düşünürler büyüklendiler. Kapitalizmin “insanlık tarihinin son safhası” olduğunu söylediler. Tarihin sona erdiğini ve bunu perçinleyen yeni bir uluslararası sistemden bahsettiler. Yani dünyayı elde ettiklerini sandılar fakat tüm bunlara rağmen Batı, bu düşüncesinde yanıldı. Müslümanlardaki ideolojiyi ve ümmetin İslâm’a karşı olan teveccühünü yok edemedi. İşte bu sebeple İslâm ideolojisini temsil edecek olan Hilâfet Devleti hakkında Müslümanları manipüle etmeye başladı. İslâm’ın kendine has bir yönetim nizamının olmadığı ya da Hilâfet’in tarihsel bir kurum olduğu fikrini yaymadaki kasıt budur.

Fakat Batı’nın tüm bu sinsi ve habis planlarına rağmen ümmet her geçen gün İslâm’ın devletini talep etmeye başladı. Bu talebi yok etmek veya onda şüphe meydana getirmek için Batı, Hilâfet aleyhinde fikrî, siyasi ve kültürel bir kampanya başlattı; bunu da ümmetin içerisinde bu konuda Batı ile aynı düşünen ve adeta Batı’ya ilan-ı aşk etmiş birtakım şahsiyetler eliyle pazarladı. Öyle ki bu şahsiyetler Batılılardan daha da ileri giderek; Hilâfet’in şer’î hükümlerden olmadığı, tam tersine tarihî bir kurum olduğu, İslâm’ın herhangi bir yönetim sistemi belirlemediği, yalnızca Müslümanlarca kabul edilen, yönetim sisteminin seçilmesinde dikkate alınması gereken birtakım ilke, amaç ve maksatlar belirlediği ve dolayısıyla Hilâfet sisteminin sadece râşit halifeler zamanında sahabe tarafından kabul edilen bir model olduğu, sonraki asırlarda ise Müslümanların bu modeli uygulamadığı tezini İslâm ümmeti arasında yaymaya çalıştılar.

Yine aynı şekilde bu çevreler Kur’an’ın; belli bir yönetim biçimi ve devlet yapısını öngörmediği, bu konuda ayrıntılı ilkeler ortaya koymadığı, sadece devlet yapısının ana hatlarına ve bazı temel ilkelerine işaret edildiği, hadislerde de; devlet yönetiminin keyfiyetine dair kesin ve bağlayıcı hükümler bulmanın mümkün olmadığı, kesin kurallarla tespit edilmemiş olmasından dolayı konunun dönemin insanlarına bırakıldığı, ilk İslâm cemaati olan sahabenin, dönemsel faktörlerin de etkisi ile geliştirdikleri yönetim biçimi olan Hilâfet’in dinî bir bağlayıcılığının bulunmadığı gibi görüşleri dillerine pelesenk etmişlerdir. Bu konuda “Hilâfet” isimli bir kitap yazan İngiliz tarihçi Arnold Joseph Toynbee, Hilâfet hakkında şöyle diyor: “Hilâfet zorba bir sistemdir… Müslümanların kitabında ‘Hilâfet’ diye bir sistem yoktur. Onun için Hilâfet, İslâm’a ait değil de Araplara aittir. Özellikle Muhammed’den sonra Arap geleneğine uygun olarak ortaya çıkmış tarihî bir kurumdur.”

Ne yazık ki İslâm düşmanları bu konudaki düşünce ve görüşlerini İslâm’a dayandırdıklarını iddia ederek az önce de yukarıda zikrettiğimiz birtakım çevreler ve şahsiyetler eliyle bu tür söylemleri dolaşıma sokmada bir başarı elde etmişlerdir. Tarihsel olarak baktığımızda Hilâfet hakkında bu türden tartışmaların kökü, 90 yıl öncesine “İslâm’da İktidarın Temelleri” adı kitabın yazarı olan Ezher mezunu Ali Abdurrazık’a dayanmaktadır. Bugün de aynı sözler “İslâmcı” etiketli birtakım şahsiyetlerin dillerine pelesenk olmuştur. Bu konuda Müslüman Kardeşler Hareketi’nin Suriye’deki Genel Murakıbı Muhammed Hikmed Velid’in “İslâmi Hilâfet: Tarih mi, Akide mi?” başlıklı makalesinde yazdıkları dikkat çekicidir. Şöyle diyordu: “İslâm, herhangi bir yönetim biçimi belirlememiştir. Aksine zamanın ve mekânın koşullarına göre uygun bir yönetim biçimi inşa etmeleri için Müslümanlara ilham veren genel ilkeler koymuştur. Hilâfet ise İslâm Devleti’nin tarihsel bir yönetim biçimidir. Müslümanlar, İslâm’ın ilk asırlarında içtihat etmişler, bir yönetim biçimi geliştirip buna ‘Hilâfet’ adını vermişlerdir. Dolayısıyla bugün Müslümanların başka yönetim biçimleri geliştirmeleri mümkündür. (Başkanlık sistemi, parlamenter sistem, anayasal monarşi gibi.) İslâm’ın değerlerini, adaletini ve rahmetini temsil etsin yeter.”

Yine bununla birlikte gerek hadis inkârcılarının gerekse Kur’an’ı “tarihselcilik” yaklaşımıyla yorumlayanların ortak düşüncesi şu şekildedir: “Kur’an’ın evrensel niteliğinde birtakım ilkeleri vardır. Önemli olan bu ilkelerin yerine getiriliyor olmasıdır. Bu ilkeler ister cumhuriyet, ister krallık, ister oligarşi, ister teokrasi ile yerine getirilmiş olsun fark etmez. Asıl olan bu ilkelerin yerine getirilmiş olmasıdır.”

Yine aynı şekilde Said-i Nursi “Mektubat” isimli kitabında bu konuda şöyle diyordu: “İslâm’da net bir yönetim biçimi yoktur.  İslâm’ın üç ana delili ve üç ana kaynağı olan Kur’an, Sünnet ve icma açısından bakıldığında, yönetim şekli hakkında sadece bazı esaslar tavsiye edilmiştir. Bu esaslar ise şûra, meşveret, hesap verebilirlik gibi değerlerdir. Bunun dışında ‘yönetim şu şekilde olsun’ diye net bir ifade bulunmuyor. Bütün fıkıh kaynaklarına baktığımızda ‘imamet’ kısmında bu dediğimizin vurgulandığını görürüz.”

Hâlbuki İslâm tarihi boyunca hiçbir İslâm âlimi, İslâm şeriatının kulların bütün fiillerine ilişkin şer’î hükümler içermesi konusunda ihtilafa düşmemiştir. Yönetim sistemi de; gerek insanların işlerinin yürütülmesi, yöneticinin seçilme keyfiyeti, yönetimi sürdürme keyfiyeti, şer’î hükümleri uygulama keyfiyeti bakımından, gerekse yöneticinin yönetilenlerle ilişkileri, yöneticinin muhasebe edilmesi, görevden uzaklaştırılması ve yöneticiye karşı çıkılması bakımından bütün beşerî fiiller ile alakalı olduğundan, İslâm’ın nizam ve teşri yönüyle kapsadığı kulların fiillerinin bir parçasıdır. Ayrıca bilindiği üzere Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Müslümanlar için Medine’de bir devlet kurmuş, Rafiku’l A’la’ya iltihak edinceye kadar 10 yıl boyunca bu devleti yönetmiştir. Ardından sahabesi RadiyAllahu Anhum, Râşid Halifeler liderliğinde aynı yönetim metodunu benimseyerek devam etmişlerdir. Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yönetim metodu, Allahu Teâlâ’nın Kitabı’ndan sonra İslâm şeriatının ikinci kaynağı olan Sünneti’nden bir parçadır. Keza sahabe RadiyAllahu Anhum da bu hususta icma etmiştir ki yönetim ve otoritenin icrası ile alakalı bu hususlar, yönetim sistemine ilişkin hükümlerin çıkarılmasında esas kabul edilen şer’î delillerdendir. Zira Sahabe İcması, Kur’an ve Sünnet’in irşat ettiği teşrî delillerden biridir.

Tüm bu deliller ışığı altında şer’î hükümler incelendiğinde “İslâm, herhangi bir yönetim biçimi belirlememiştir, aksine zamanın ve mekânın koşullarına göre uygun bir yönetim biçimi inşa etmeleri için Müslümanlara ilham veren genel ilkeler koymuştur.” şeklindeki iddianın kesinlikle masum ve İslâmi olmadığı, batıl olduğu açıklığa kavuşur. Bununla birlikte İslâm şeriatı, yönetim için tüm detaylara sahip bir nizam koymuş ve Müslümanları, birbirine rakip kanun koyucuların pazarlayıp rekabete girdikleri beşerî yönetim sistemleri arasında üstünlük mukayesesine dalmaktan uzak tutmuştur.

Şüphesiz ki bu iddia ve tezleri ileri sürenler, bilerek ya da bilmeyerek tek bir şeyi amaçlıyorlar; o da tüm Müslümanların genel başkanlığı olması bakımından Hilâfet’in farziyeti hakkında ümmette bir zafiyet meydana getirmek ve yeniden tesis edilmesini engellemek. Çünkü bu tezleri ortaya atanlar, yalnızca İslâm’ın yönetim nizamının şekli ve yönetim mekanizmalarının zorunlu oluşuna karşı çıkmakla yetinmiyorlar; bilakis bizatihi Hilâfet makamını hedef alıyorlar. Böylelikle “İslâm bir yönetim nizamı belirlememiştir” ya da “Hilâfet’in şer’î bir farz değil, tarihsel bir tercihtir” tezlerini, zihinde ve zeminde pekiştiriyorlar. Belki de bu, İslâm karşıtı tezlerin en tehlikelisi sayılır. Çünkü bununla, Müslümanlar için son derece önemli olan büyük bir farzın altı oyulmaktadır. Bu tahribat nedeniyle, Müslümanların parçalanmışlığı, beşerî sistemlere ve çok başlı devletlere bölünmüş milletler hâline getirilmeleri mubah kabul edilirken Hilâfet farziyeti de devre dışı bırakılıyor.

İslâm tarihi ve özellikle de Hulefâ-i Râşidîn dönemi objektif bir şekilde incelendiğinde bu türden iddia ve görüşlerin kesinlikle doğru olmadığı ortaya çıkar. Bu tür iddialar sadece Müslümanların zihinlerinde birtakım şüpheler oluşturmak ve bir bulanıklık meydana getirmek içindir. Zira İslâm’ın bir devlet modelinin olmadığını iddia etmek veya “Hilâfet’in tarihî bir kurum olduğunu” söylemek asla doğru değildir. Ve böyle bir söylem, gerek Kur’an-ı Kerim’de geçen ayetleri gerekse de Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in tüm sahih ve sarih hadislerini yok saymaktır.

Kur’an-ı Kerim’de Hilâfet’in Farziyeti

Allahu Teâlâ Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e Müslümanlar arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmetmesini emretmiş ve O’na hitaben şöyle buyurmuştur:

[فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ عَمَّا جَٓاءَكَ مِنَ الْحَقِّۜ] “Artık aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet, sana gelen hakikati bırakıp da onların arzularına uyma.”[3]

[وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَآ أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ] “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma! Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın.”[4] Allahu Teâlâ yine şöyle buyurmuştur:

[إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللّهُ] “Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitabı hak ile indirdik.”[5]

[وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ] “Her kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”[6]

İşte Kur’an’ın bu ayetleri ve diğer birçok ayet, Allah’ın indirdikleriyle yönetimin farziyeti konusunda şüphelere yer vermeyecek, apaçık delillerdir.

Sünnet’te Hilâfet’in Farziyeti

Buhari ve Müslim, “Sahih”lerinde Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:

[كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الانْبِيَاءُ كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ وَإِنَّهُ لا نَبِيَّ بَعْدِي وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ تَكْثُرُ قَالُوا فَمَا تَأْمُرُنَا قَالَ فُوا بِبَيْعَةِ الاوَّلِ فَالاوَّلِ وَأَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ] “‘İsrailoğullarını nebiler siyaset ediyordu. Bir nebi öldüğünde diğer bir nebi onu takip ediyordu. Benden sonra ise nebi yoktur. Halifeler olacak ve çok olacaklardır.’ Dediler ki: ‘Bize ne emredersin? Buyurdu ki: ‘İlk önce biat edilene vefa gösterin. Onlara haklarını verin. Zira Allah, onları güttüklerinden hesaba çekecektir.’”[7] Yine şöyle buyurmuştur:

[إِنَّمَا الإمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ] “İmam (halife) sizin için bir kalkandır. Onun ardında savaşılır ve onunla korunulur.”[8] Müslim, Ebu Hazm’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

[قَاعَدْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ خَمْسَ سِنِينَ فَسَمِعْتُهُ يُحَدِّثُ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الانْبِيَاءُ كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ وَإِنَّهُ لا نَبِيَّ بَعْدِي وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ تَكْثُرُ قَالُوا فَمَا تَأْمُرُنَا قَالَ فُوا بِبَيْعَةِ الاوَّلِ فَالاوَّلِ وَأَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ] “Ebu Hurayra ile beş sene beraber oldum. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den şunu işittiğini söyledi: ‘İsrailoğulları nebiler tarafından siyaset (idare) ediliyordu. Bir nebi öldüğünde onu başka bir nebi takip ediyordu. Artık benden sonra nebi yoktur. Fakat birçok halife olacaktır.’ Oradakiler dediler ki: ‘Bu durumda bize ne yapmamızı emredersin?’ Dedi ki: ‘İlk biat edilene vefakâr olunuz, onlara karşı olan vazifelerinizi yerine getiriniz. Muhakkak ki Allah size karşı olan vazifelerini yapıp yapmadıklarını onlara soracaktır.’”[9]

Bu hadis açık bir şekilde, İslâm’da yönetim şeklinin Hilâfet olduğuna dair bir karinedir. İslâm’da yönetim şeklinin sadece Hilâfet olduğu diğer birçok hadis ile de desteklenmiş ve buna işaret edilmiştir.

İmam Muslim, Abdullah b. Ömer RadiyAllahu Anh’tan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini rivayet etti:

[مَنْ خَلَعَ يَدًا مِنْ طَاعَةٍ لَقِيَ اللَّهَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لا حُجَّةَ لَهُ وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً] “Kim itaatten elini çekerse kıyamet gününde lehine hiçbir delil bulunmaksızın Allahu Teâlâ’yla karşılaşacaktır. Kim de boynunda halifeye biat olmadan ölürse cahiliye ölümü ile ölür.”[10]

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

[تَكُونُ النُّبُوَّةُ فِيكُمْ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَاضًّا فَيَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ الله ُأَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا جَبْرِيّاً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ُثمَّ سَكَتَ] “‘Allah’ın olmasını dilediği sürece aranızda Nübüvvet olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu kaldıracaktır. Sonra nübüvvet minhâcı üzere [Râşidî] Hilâfet olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği sürece olacak, sonra Allah onu kaldırmayı dilediğinde kaldıracaktır. Sonra ısırıcı meliklik olacaktır. Böylece Allah olmasını dilediği sürece olacak, sonra onu kaldırmayı dilediğinde kaldıracaktır. Sonra zorba diktatörlük olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği sürece olacak, sonra onu kaldırmayı dilediğinde onu kaldıracaktır. Sonra da nübüvvet minhâcı üzere [Râşidî] Hilâfet olacaktır...’ Sonra sükût etti.”[11]

Bu hadis-i şerif, Rasulullah’tan sonra İslâm’da yönetim nizamının Hilâfet olduğunun açık bir delilidir. Ne İran’da olduğu gibi “İslâm Cumhuriyeti”, ne Libya’da olduğu gibi “Sosyalist İslâm Cumhuriyeti”, ne Birleşik Arap Emirliği’nde ve Afganistan’da olduğu gibi “İslâmi Emirlik” ve ne de Suudi Arabistan ve Ürdün’de olduğu gibi krallıktır.

Dolayısıyla bu delillerden sonra, birilerinin gündem edip durduğu; “İslâm’ın ön gördüğü bir yönetim biçimi yoktur!” iddiası boşa çıkmıştır. Yani İslâm’ın yönetim nizamı olan Hilâfet, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şahsi görüşüne veya sahabenin, Müslümanların görüşlerine ya da zaman ve mekân şartlarına göre oluşmamıştır!

Ayrıca Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kurduğu devletin yönetim şekli ve işlerliği, zamanındaki hiçbir devletin yönetim şekline benzememektedir. Ne Kureyş’in yönetimi, ne Yahudilerin yönetimi, ne Yemen’in ve Habeş’in yönetimi, ne Kisra’nın ne de Kayserin yönetimi İslâm Devleti’nin yönetimi gibiydi; Hilâfet hiçbirine benzemiyordu… Peki, böylesi bir yönetimi Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e kim gösterdi? Tabii ki de “vahiy!” Yine aynı şekilde bu yönetim şekli, şu an dünya üzerindeki mevcut tüm beşerî sistemlerden; gerek esas ve kurumları açısından ve gerekse de sorunları çözme mantalite ve potansiyeli açısından farklılık arz eder.

Netice olarak; şüphesiz ki Hilâfet, değişmeyen şer’î hükümlerdendir ve bu konudaki deliller tümüyle sahihtir. “Hilâfet’in tarihî bir kurum olduğu”, “Hilâfet yerine İslâm Birliği’nin olması gerektiği” gibi düşüncelerin tümünün kaynağı, İslâm’ın ve Müslümanların düşmanı olan başta ABD ve İngiltere olmak üzere sömürgeci Batılı kâfirlerdir. Bununla beraber İslâm’a ve Müslümanlara düşman olan sömürgeci kâfirler, Müslümanları tek devlet, tek vücut hâline getirecek, onları eskiden olduğu gibi izzetli ve güçlü kılacak olan Hilâfet’ten korktukları için bu şer’î hükmü, birtakım Batılı ve yerli müsteşrikler aracılığıyla karartmaya, unutturmaya çalışmaktadırlar. Dolayısıyla samimi Müslümanlar bu türden tuzaklara karşı son derece uyanık olmalı ve şer’î nasslara olan bağlılıktan katiyen uzaklaşmamalıdır! 

 



[1] Maide Suresi 3

[2] Nahl Suresi 89

[3] Maide Suresi 48

[4] Maide Suresi 49

[5] Nisa Suresi 105

[6] Maide Suresi 47

[7] Müslim K. İmara Bab 10 H. No: 1842

[8] Müslim K. İmara Bab 9 H. No: 1841

[9] Müslim K. İmara 1842

[10] Müslim K. İmara 1851

[11] İbni Hanbel, Tayalisi, Beyhaki ve Taberi


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz