Yeni Usul Arayışları Bağlamında; Maslahatların Celbi, Mefsedetlerin Def’i

Dr. Abdurrahim Şen

Maslahat; sözlükte “menfaat ve fayda”, mefsedet ise “kötü ve zararlı olan” anlamına gelmektedir. Fıkıh usûlü ilminde maslahat üçe ayrılmaktadır:

1- Mesâlih mu’tebere: Şâri’nin itibar ettiğine dair nass bulunan maslahat.

2- Mesâlih mülgâ: Şer’î hükümlere muhalif olup Şâri’nin reddettiği maslahat.

3- Mesâlih mürsele: Şâri’nin ne itibar ne de reddettiğine dair nass bulunmayan maslahat.

Mürsel maslahata örnek olarak kaynaklarımızda bazı hususlar zikredilmiştir. Kur’an’ın cem edilerek Mushaf hâline getirilmesi gibi. Fakihlerin örneklerinden de anlaşılacağı üzere konu mubah veya meşru daire içinde ve teknik çerçevede incelenmiştir.

Konuyla ilgili önemle vurgulanması gereken iki husustan birincisi şudur ki: mesâlih mürselenin delil olduğu noktasında fakihler arasında ittifak yoktur. İkinci önemli husus ise mesâlih mürseleye delil olarak itibar eden fakihler nezdinde dahi bu, asli değil “ferî delil” olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla usûl âlimlerinin terminolojisinde hiçbir zaman ve zeminde Şâri’nin haram ve günah saydığı hususlar maslahat olarak veya Şâri’nin emrettiği hususlar mefsedet ya da zarar olarak görülmemiştir. Bu sebeple mesâlih mürseleyi şeriatın -farz, vacip, sünnet kategorileriyle- emrettiği (muteber) ve haram, mekruh kategorileriyle-  nehyettiği (mülga) maslahatların dışında değerlendirmişlerdir.

Klasik dönemde fakihlerin belirli şart ve kayıtlar içinde delil olarak gördükleri maslahat, modern dönemde tersyüz edilmiş; dinî emirler mefsedet, nehiyler maslahat olarak algılanır olmuştur. Allah’tan başka hüküm koyucu olmadığı ve Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den sonra herhangi bir meseleyle ilgili şer’î hükmü haber verme hak ve yetkisinin kimseye ait olmadığı, hükmün ancak istinbat yoluyla ortaya konulabileceği müsellem bir hakikat olduğundan, birtakım insanlar, Batılı düşünce ve sistemlere uyarladıkları düşüncelerini Müslüman kamuoyuna sunma konusunda zorluk yaşıyorlar. Bu sebeple kıyıda köşede kalmış bazı hususları literatürde kullanılma maksadını aşarak ve bağlamından kopartarak delil olmadığı hâlde delilmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Artık onlar için dinin değişmeyen, vakıaya boyun eğdirilmeyen hiçbir ilkesi, kuralı, emri kalmamaktadır. Bütün gayretleri, sömürgecinin inşa ettiği kültürel, toplumsal, siyasi ve ekonomik koşulları meşrulaştırmaktır. Bunun için yepyeni bir usûl işletiyorlar. Ulemanın bin bir kayıt ve şartla işlettiği istisnai delilleri bağlamından kopararak hoyratça ve keyfice kullanıyorlar. “Zaruretler mahzurları mubah kılar”, “İki zararın en hafif olanını tercih etmek”, “Makâsıdu’ş-şer’î’a”, “Maslahatı gözetmek”, “Şeriatın esnekliği” vb. gibi… Bazen bunlar mevcut vakıayı meşrulaştırmak için yetmiyor, bunlara her gün yeni, ucube yöntemler ilave ediliyor; “Muvâzenât/dengeler fıkhı”, “Maslahatlar ve zaruretler fıkhı” gibi Böylece iki İslâm’ımız olmuş oluyor: Artık içinde yaşadığımız koşullara uygun olmayan eski İslâm. Bu İslâm neredeyse “mefsedet” hâlini almış; bütün mefsedetlerin nedeni olarak görülmeye başlanmış. Bir de maslahatlarımıza ve içinde yaşadığımız koşullara uygun, mevcut dengeleri gözeten yeni İslâm.

İşte bu makalemizde özellikle son zamanlarda fıkha suikast olacak şekilde işletilen, aslında istismar edilen kavramlardan birisi olan “Maslahatların Celbi ve Mefsedetlerin Defi” konusunu inceleyeceğiz.

Maslahatların celbi ve mefsedetlerin defi genel olarak şeriatın illeti değildir. Bazı nasslarda dinin gaye ve maksatlarına (makâsıdu’ş-şer’î’a) işaret edilmiştir. Örneğin; Allahu Teâlâ elçisini âlemlere rahmet olarak gönderdiğini[1] veya Kur’an’ı şifa olarak indirdiğini[2] bildirmektedir. Buradan risâletin gönderilmesinin gayeleri (rahmet ve şifa) olduğu anlaşılmaktadır. Ancak rahmet, risâlete uyulması, risâletin gereklerinin uygulanması neticesinde elde edilecek bir sonuçtur. Keza Kur’an, uygulandığı toplumun hastalıklarına şifa olur. Rahmet ya da şifa genel anlamda dinin gönderilmesinin illeti değil, maksadıdır; uygulanmasının neticesinde erişilecek sonuçtur.

Örneğin; “İnsanlar bir ev alacak birikime sahip olamadıkları için ömür boyu kira ödemek zahmetine katlanmaktadırlar. Dinimiz ise zahmet değil rahmet dinidir, insanların maslahatlarını temin etmek için gelmiştir.” deyip dinin geneli için kullanılan ve uygulanmasının neticesinde ortaya çıkacak rahmet vasfını, faizle ilgili özel/tekil bir hükmün illeti hâline getirerek haram yolları meşru görmek yeni bir din (pragmatizm) ihdas etmek anlamına gelir ki, fakihler asla böyle bir şey kastetmemişlerdir. Dinin rahmet ve şifa olması veya insanların maslahatını temin için gelmiş olması dinin bütününe ilişkin bir vasıftır, tek tek şer’î hükümlerin “illeti” değildir. İllet, şer’î hükmün teşri kılınma nedenidir. Neden, geçmişe; maksat, geleceğe dönüktür. Diğer bir ifadeyle illet, Şâri’nin bir hükmü vazederken gözettiği gerekçedir. Maksat veya maslahat ise hükmün uygulanması sonrasında hedeflediği sonuçtur. Bu sebeple hüküm, nedenler/illetler üzerine konulur; sonuçlar/amaçlar üzerine kurulmaz. Amaçlar üzerine hüküm inşa etmek, tüm fıkıh metodolojisini altüst etmek demektir.

Maslahatların celbi ve mefsedetlerin defi tekil olarak her bir hükmün illeti de değildir. Maslahat tekil olarak herhangi bir şer’î hükmün illeti de değildir. Usûl âlimleri tek tek dinî nassların incelenmesi sonucu şeriatın din, akıl, can, mal, nesil vb. maksatlarının olduğunu tespit etmişlerdir. Bunların korunması elbet insanın maslahatınadır. Ancak bunlar, ilgili hükümlerin uygulanması sonucunda elde edilecek maslahatlar/maksatlardır. Örneğin şeriat malı korumayı amaçlamaktadır. Bunun için el kesme cezasını getirmiştir. El kesme cezasının illeti[3] bizatihi “hırsızlık” suçudur, malın korunması değildir. Malın korunması, el kesme veya başka birçok hükmün uygulanmasının neticesinde elde edilen sonuçtur. Zira hırsızlığın dışında malı hedef aldığı hâlde bazı (gasp suçuna veya koruma altında olmayan ya da nisab miktarına erişmeyen malın çalınma gibi) durumlarda el kesme cezası uygulanmamaktadır. Şimdi malın korunması, el kesme cezasının illeti olarak görüldüğünde el kesmeyi gerektirmeyen durumlarda dinin malı korumayı amaçlamadığı sonucuna mı varılacaktır? Dolayısıyla burada şer’î illet sadece hırsızlık fiilidir.

Makâsıdu’ş-şer’î’a, şeriatın veya başka bir hükmün değil, tekil olarak ilgili olduğu hükümlerin maksatlarıdır. Şeriatın maksatlarının; dinin, aklın, malın, canın, neslin korunması olduğunu zikretmiştik. Mürtedin öldürülmesinin maksadı; dinin korunması, alkolün yasaklanmasının maksadı; aklın korunması gibi… Görüldüğü gibi “şeriatın maksatları” denilen hususlar, aslında belirli hükümlerin maksatlarıdır. Örneğin; zinanın yasaklanmasındaki maksat neslin korunmasıdır, aklın korunması değil. Sarhoş edici nitelikli maddelerin yasaklanmasındaki maksadın neslin korunması olmadığı gibi. Keza iftiranın yasaklanmasındaki maksat dinin korunması değil, insan onurunun korunmasıdır.

Makâsıdu’ş-şer’î’a, şer’î nassların delaleti ile bilinir. Şâri’nin başlangıçta hükümleri vazederken hangi nedene/illete binaen vazettiği, keza sonuçta hangi maksatları/maslahatları gözettiği yine Şâri’nin bildirimi (vahiy) ile bilinir. Akılla, tümevarım gibi akli yöntemlerle bilinemez. Zira her hükmün maksadı, farklılık arz etmektedir. Örneğin; iftiranın (kazf) yasaklanması insan saygınlığının korunmasını amaçlamıştır. Ancak recm veya celde cezası neslin korunmasını amaçlamıştır. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Her bir hüküm kendine özgü maksat taşıdığından tekil maksatlardan tümel maksatlara ulaşılamaz. Akıl bazen bir hükmün maksadını, teşri olunmasındaki hikmeti idrak edebilir. Ancak “Söz konusu hükmün teşri olunmasındaki maksat budur.” şeklinde bir hüküm veremez. Zira hükmün teşri olunmasındaki gaye aklın/duyuların kapsam ve erişim alanının dışındadır.

Şer’î hüküm, Şâri’nin hitabıdır. Herhangi bir şer’î hükmün hangi illete binaen vazedildiği veya sonuçta hangi maksadı gözettiği Şâri’nin hitabından istinbat ile anlaşılır. Maslahatları, neyin iyi, neyin kötü olduğunu da insan bilemez. Bazen zararına olduğunu zannettiği şey insanın faydasına olabilir. Tersi de öyle. Bu gerçeği ifade eden ayet açıktır:

[كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ] “Hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı; bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için iyi, hoşunuza giden bir şey de sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.”[4]

Bu konuda en çok istismar edilen âlim, “el-Muvâfakāt” adlı eseriyle tanınan Endülüslü Mâlikî fakih İmam Şâtıbî (ö. 790/1388)’dir. Şâtıbî’nin fikrî çabası âdeta istismar edilmiş, söylemediği şeyler söyletilmiştir. Zira O, mezkûr eserinde; maslahatlar ve mefsedetler’in, “sadece ahiret hayatına yönelik olan dünya hayatının gereklerini temin için dikkate alınmakta” olduğunu, “sırf nefislerin arzu ve istekleri doğrultusunda celb ya da def edilmeleri istenmediğini”[5] söylemektedir. Şâtıbî’nin bu tenbihleri, eserinin ikinci cildinde; “Makasıd Kitabı”nın, “Maslahatlar ve Mefsedetler İnsanların Heva ve Arzularına Göre Değildir” başlığı altında yer alıyor.

Yine Şâtıbî, son derece kıymetli eseriyle amaçladığı şeyi net bir şekilde şu ifadelerle ortaya koyuyor: “Biz şeriatın, kulların maslahatları için olduğunu kabul ediyoruz. Ancak bu, Şâri’nin emri neticesinde ve O’nun koyduğu ölçüler çerçevesinde olmaktadır; yoksa kulların bizzat kendi kasıt (maksat-iyi niyet) ve arzu ve istekleri doğrultusunda olmamaktadır. Bu yüzden de şer’î yükümlülükler nefislere ağır gelmektedir. Nitekim bu husus hem hissen, hem âdeten hem de tecrübelerle sabit olmaktadır. Emirler ve yasaklar, kulu kendi heva ve heveslerinin peşine düşmekten alıkoymaktadır. Başıboşluk insan nefsinin arzu ettiği bir şeydir. Arzuları, ancak şeriatın koymuş olduğu ölçüler içerisinde yer aldığı zaman meşruluk kazanmakta ve gerçekleştirilmesine izin verilmektedir. Bu husus, işte bizim varmak istediğimiz sonuçtur ve bu, heva ve heveslere muhalefetin ta kendisidir.”[6] Özellikle şu son iki cümle, Şâtıbî’nin maslahat ve makâsıd teorisinden amaçladığı şeyin ne olduğu hususunda tek kelam etmeye ihtiyaç duyurmuyor.

Faydacılık, Müslüman bireyler, İslâmi kitle ve iktidarların müptela olduğu müzmin hastalıklardan birisi hâline geldi bugün. Artık ameller Rabbimizi razı etmek düşüncesi ile değil, sonuçları açısından bireylere, cemaat ve iktidarlara sağlayacağı fayda açısından değerli ya da değersiz oluyor. İşte bu tam da; iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, kıymetli-kıymetsiz, faydalı-zararlı şeklindeki yargıları kişisel deneyim ve tecrübeye indirgeyerek ahlak ve değeri parçalayan, göreli hâle getiren ve değersizleştiren Batılı pozitivist düşüncedir. Bu düşünceye göre; dünyevi getirisi, kazancı, faydası olmayan amel ve eylemlerin hiçbir rasyonalitesi yoktur. Böyle bir vasatta peşinden ölümün geldiği hakkı söylemek, Rabbimizin buyruğuyla, insanlara kendilerinden bile daha düşkün olan bir Rasul’ün diliyle “cihadın en faziletlisi” olarak vasfedilse, “şehitlerin efendisi” olarak cennet layık görülse dahi bu, mefsedet (faydasız/değersiz) bir amel olmaktadır. İşte bu anlayış mefsedeti maslahat gibi göstererek haramlara kapı aralıyor, toplum kesimlerinin yozlaşmasına ve büyük bir yıkıma neden oluyor. Şimdi tam bu noktada sözü, alanın otoritesine Şâtıbî’ye teslim edelim, bakalım maslahat neymiş; iyi-kötü, faydalı-zararlı, maslahat-mefsedeti kim belirlermiş:

“Bir hükümde gözetilen maslahatın maslahat olması keza bir hükümde gözetilen mefsedetin mefsedet olması tamamen Şâri’ye ait bir durumdur. Bu konuda aklın belirleyici bir rolü yoktur. Hüsün ve kubhun aklî olmama ilkesi bunu gerektirmektedir. Şâri bir hükmü herhangi bir maslahat için koymuş olduğunda O, onu maslahat olarak belirlemiş/koymuş olmaktadır. Aksi takdirde aklen maslahatın öyle olmaması (yani maslahatın maslahat olmaması) imkân dâhilinde olacaktır. Zira bütün eşya ilk konumuna nispetle birbirine eşittirler ve aklın bunların güzellik ya da çirkinliğine (fayda ya da zararına) hükmetme imkânı yoktur. Şu hâlde maslahatın maslahat olması, Şâri tarafından aklın kabul edebileceği ve insan tabiatının benimseyeceği şekilde olmaktadır. Sonuç olarak maslahatlar maslahat olmaları açısından ele alındığında onların taabbudî olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Taabbudî olan şeyler üzerine kurulan şeyler de taabbudî olmak zorundadır.”[7]

Dinin insanlardan zorluk ve meşakkati kaldırmak için geldiğini ileri sürerek, İslâmi mücadelede, toplumsal değişim ve hususen siyasi sahada karşılaşılan her zorluğu aşacak, her kapıyı aralayacak maymuncuk misali elverişli deliller ihdas edildi. Bunu [مَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدّٖينِ مِنْ حَرَجٍؕ] “... Size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi...”[8] vb. ayetlere dayandırdılar. Hâlbuki bu vb. ayetler diğer dini nassların bütünlüğü içinde anlaşılabilirler. Örneğin; bir başka ayette Rabbimiz elçisine vahiy ile ilgili olarak [اِنَّا سَنُلْق۪ي عَلَيْكَ قَوْلًا ثَق۪يلًاۜ] “Biz sana ağır bir söz yükleyeceğiz!”[9] buyuruyor. Bir hadis-i şerifte de [حُفَّتِ الجنَّةُ بالمكارِهِ وحُفَّتِ النَّارُ بالشَّهواتِ] “Cennet zorluklarla, Cehennem de şehvetlerle kuşatılmıştır.”[10] buyrulmaktadır. Veya [لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا] “Allah hiçbir kimseye, gücünün yetmediği bir mükellefiyet yüklemez.”[11] ayeti “Zor ve meşakkat varsa, kişisel, kitlesel veya siyasal iktidar düzleminde zarar-ziyana neden olacaksa Allah bundan bizi mükellef tutmamıştır.” şeklinde tamamen mana tersyüz edilerek şer’î mükellefiyetler düşürülmektedir. Aslında ayetin manası şudur: “Allah neyle mükellef kıldıysa o mükellefiyetler insanların yerine getirebileceği şeylerdir.”

Dolayısıyla bu yaklaşım asla İslâmi değildir. Fıkıhta zarar ahkâmı “ikrah-ı mülci” konusu bağlamında incelenmiş bir konudur. Özetle fakihler, kişinin doğrudan ve kesin ölüm tehdidi ya da organlarından birinin kaybedilmesi durumu karşısında haram bir fiili işlemesini caiz görmüşlerdir. Yine zarar ahkâmı/iki zarardan birini tercih etme kapsamında fıkıhta, normalde caiz olmayan kürtaja, ceninin annenin kesin ölümüne neden olma ihtimali olduğunda cevaz vermişlerdir. İşte fıkıhta zarar, mefsedet, kulun gücünü aşma hâlleri bu şekilde anlaşılmıştır.

YENİ BİR USÛL ARAYIŞI

17. Yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan modernleşme akımı insan, hayat ve evrene bakış noktasında esaslı bir değişime neden oldu. Modernite, ortaya çıktığı dünyanın kabul gören eski bilgi kaynaklarını değersizleştirdi; insan, hayat ve evrene ilişkin bakış açısına uygun yeni bilgi kaynakları üretti. Diğer bir ifadeyle; modernite, bilginin yenilenmesi kadar bilginin üretildiği kaynakların, yöntem ve metotlarının, usûlün yenilenmesidir. Tabiatıyla modernleşme, önce doğduğu coğrafyada, o güne kadar bilgiye kaynaklık eden Hıristiyanlık dini içinde bir yenilenme meydana getirdi ve Protestanlık, “dinin moderniteye uygun formu” olarak ortaya çıktı. Protestanlığın en belirgin özelliği, herkesin kutsal metni kendince değerlendirme, yorumlama hakkına sahip olmasıdır. Marten Luther (ö. 1546) başta olmak üzere reformist Hıristiyanlar bu yeni yorum ile Tanrı-insan arasında kendisini konumlandırmış olan kilise otoritesinin gereksizliğine vurgu yapıyordu. Bu yorum, tek kurumsal yapı olarak siyasal iktidarı (dünyevi otoriteyi) kabul etmeyi gerektiriyordu. İlla da bir dinî otorite olacaksa da bu, dünyevi otoriteye tabi, onun üstü değil astı olacağı bir yerde konumlanmalıydı. Bu yorumla birlikte Ortaçağın klasik “İki Kılıç” (kilise ve kralın otoritesi) yerini teorisi kralın otoritesinin kabul edildiği “Tek Kılıç” (dünyevi-siyasi otorite) teorisine bıraktı. Yine reformistlerden biri olan Jean Calvin’e (ö. 1564) göre; “dünyevi başarı”, Tanrı’nın iradesine rağmen gerçekleşmeyeceğinden dünyada başarılı olmak seçilmişliğin göstergesidir. Ticari hayatta başarılı olmak da seçilmişliğin göstergesi olduğuna göre özel mülkiyet meşrulaştırılmakta, en büyük feodal ağa olan kilise karşısında güçlenen tüccar sınıfı/burjuva, yavaş yavaş kutsanmaktadır. Böylece Protestanlığın önemli isimleri modern devleti sahneye çıkartacak olan “ulus egemenliği”, “sözleşmeci” ve “liberalist” teorisyenlerle (Jean Bodin ö.1596, Thomas Hobbes ö. 1679, John Locke ö. 1704, Jean-Jacques Rousseau ö. 1778) kol kola yürümedilerse de kendilerinden sonra modern siyaset ve iktisat teorisyenlerinin yürüyebilecekleri yolların taşlarını döşediler; Hıristiyan Avrupa insanının zihnini stabil hâle getirdiler.

Her ideolojinin bir teorisi bir de pratiği/metodu vardır. Teorik yön insan, hayat ve evren tasavvuru, toplumun siyasi, ekonomik vb. ilişkilerine ilişkin getirdiği düzenlemelerdir. Metot olmadan bu düzenlemeleri uygulayamaz. Bu sebeple küresel, emperyal bir ideoloji olan kapitalizmin; dünyaya yayılabilmek, siyasi ve ekonomik modelini uygulayabilmek ve sömürgeciliği sürdürülebilmek için dünyanın geri kalanında da kendine özgü koşulları oluşturması gerekiyordu. Bunun için öncelikle bilgiye kaynaklık eden diğer dinlerde de yenilik meydana getirmesi, moderniteye uygun bilgilerin üretilebileceği yeni bilgi kaynakları, metot ve usûllerini ortaya koyması gerekiyordu. Oryantalizm kapsamındaki tüm faaliyetler İslâm dünyasında modernite ekseninde dönüşüm meydana getirmek, İslâm’ı reforma uğratmak hatta Protestanlığa benzer bir mezhep icat etmekti. Klasik ve güncel tüm yöntem ve argümanlarıyla birlikte oryantalizm, Müslümanların bilgi kaynaklarını hedef aldı. Skolastik düşünce üzerinde çözücü etki meydana getiren ne kadar düşünme ve bilgi üretme biçimleri varsa -makyevalist, rasyonalist, pragmatist vb.- hepsini doğuya transfer etti. Olanı, olması gerekenin yerine koydu. Buna eş zamanlı olarak Müslüman dünya içinde bazı entelektüeller ve topluluklar modernitenin ürettiği kültürel, siyasi, ekonomik, devletlerarası koşulların baskısı altında olanı olması gerekenin yerine koydular. Böylece olması gerekeni yani dinlerini daima olana (mevcut duruma) göre uyacak biçimde yorumlama ihtiyacı hissettiler.

Modern öncesinde fakihler nezdinde bu, tam tersi idi. Olan/vakıa/koşullar şer’î hükmün üzerine indirileceği menât; olması gereken de Şâri’nin hitabını içerleyen şer’î hükmün gereği olarak görülüyordu. Ancak modernitenin dayattığı siyasi, ekonomik ve politik koşullarla birlikte bu denklem altüst olduğundan; olan, olması gerekenin yerine geçti. Ancak bunu,n Müslümanlar nezdinde kabul edilebilir olması için referanslara atıfta bulunmak gerekiyordu. Tam bu noktada maslahat ve makâsıd; dinin reforme edilmesi/protestanlaştırılması sürecine eşlik edebilecek elverişli malzeme/yeni usûl olarak belirdi ve modernitenin dayattığı vakıanın olması gereken, -tam da konumuz bağlamında- şeriatın maksadı olarak görülmesini sağlayacak bu yeni usûl kapsamında sıkça kullanılmaya başlandı.

Bu kavramlar, mana ve mefhumları bağlamlarından koparılarak ve klasik fıkıh literatüründe bilgi hiyerarşisi altüst edilerek, Kitap ve Sünnet’in açık ve kati nasslarının da önüne geçirilerek âdeta yepyeni bir din üretildi. İnsanın dünya ve ahiret maslahatını temin için gelen din; kısır, aciz, çevre ve koşulların etkisi ile şekillenen insan aklının maslahat (yarar/fayda) olarak gördüğü şey oldu.

Kati olarak yasaklanan kâfirlerin dost edinilmesi[12] mefsedet/zararlı olarak görülmesi gerekirken, kâfirlerin oluşturduğu BM, NATO, IMF vb. küresel kuruluşlar veya stratejik ittifaklar maslahat/faydalı olarak görülmeye başlandı. Böylece kapitalizm bu yeni din yorumu sayesinde doğduğu coğrafyanın dışında kendisine siyasi (BM), askerî (NATO), ekonomik (IMF) vb. yönlerden egemenlik alanı bulmuş oldu. Hâlbuki fakihler “maslahat” derken şer’î hükmün “merdüd” ve “mülğa” görüp ilga ettiği yani yasakladığı maslahatları kastetmemişlerdi. Kavramların altüst edilerek oluşturulduğu yeni usûle göre örneğin; [وَلَن يَجْعَلَ اللّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً] “Allah, kâfirlere müminler üzerinde bir yol edinmelerine izin vermez.[13] ayeti bu kuruluşlara üyeliği açık ve kesin olarak yasaklamışken bu üyeliği sonlandırmak bugün mefsedet/zarar olarak görülmektedir. Hatta her bir İslâm beldesinin içinde bulunduğu stratejik ittifaklar diğer beldelerdeki Müslümanların aleyhine (mefsedet/zararına) olmasına rağmen maslahat olarak görülebilmektedir.

Keza Kur’an’ın; [فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهٖۚ] “Allah ve Rasulü tarafından size bir savaş açıldığını bilin!”[14] şeklindeki ağır bir benzetme ile men ettiği faiz hakkında “onsuz ekonominin olmayacağını” ifade etmek, yine [يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا] “Allah, faizi (faizle gelen malı) mahveder, yok eder.”[15] ayetiyle bunun külliyen mefsedet (emeğin ve paranın değerinin kaybedilmesi) olduğu bildirilmiş olmasına rağmen burada maslahat görülebilmektedir.

Bu şekilde Protestanlık, Hıristiyan Avrupa halklarının, modern devletin siyasal, ekonomik ve kültürel kalıpları içine alınmasına nasıl katkıda bulunduysa maslahatçı, faydacı yeni usûl de, İslâm ümmetini modern devletin ve şartların kalıpları içine alıyor. Bu açıdan bakıldığında bu faydacı anlayış; İslâm’ın değil küfrün yararına oluyor ve mevcut siyasi, ekonomik ve kültürel koşulları/olanı veri kabul ederken bu minvalde retorik, söylem ve referanslar üreterek emperyal düzenin İslâm coğrafyasındaki varlığına meşruiyet kazandıran stabil bir zihin dünyası inşa ediyor.

 



[1] Enbiyâ Suresi 107

[2] İsrâ Suresi 82

[3] Maide Suresi 38

[4] Bakara Suresi 216

[5] Şâtıbî, el-Muvâfaḳāt, II, 37

[6] Şâtıbî, el-Muvâfaḳāt, II, 172

[7] Şâtıbî, el-Muvâfaḳāt, II, 315

[8] Hac Suresi 78

[9] Müzzemmil Suresi 5

[10] İbn Hibban, Sahih, 719

[11] Bakara Suresi 286

[12] Mâide Suresi 51, 55

[13] Nisa Suresi 141

[14] Bakara Suresi 278

[15] Bakara Suresi 276


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz