“Nasılsanız Öyle Yönetilirsiniz” Anlayışı, Yansımaları ve Hakikati

Hakkı Eren

Bir gün yaşlı bir amca hac ziyaretini anlatıyordu: “Ben Mekke’nin hemen dışındaki Nur Dağı’ndaki Hira Mağarası’na da çıktım. Çıkmak bir dert, inmek ayrı bir dert! Ama ilk vahyin geldiği yeri görmek istiyordum. Ancak dağı ve mağarayı görünce çok şaşırdım. ‘Dağ’ deyince ben, bizim köyün dağları gibi yeşil, havadar, güzel manzaralı bir yer umuyordum. Hele o mağara ne öyle, küçücük bir yer! Bir insan zor sığıyor. Allah Rasulü ne diye buraya çıkar ve günlerce kalırmış hiç anlam veremedim!” dedi. Ben de; “Hasan Amca! Mekke’deki cahiliye toplumu o kadar kötü bir hâl üzerinde yaşıyordu ki, Efendimiz öyle bir toplumda yaşamaktansa bahsettiğin gibi bir dağa çıkmayı ve mağarada kalmayı daha hayırlı görüyordu. Orada huzur arıyor ve bol bol tefekkür ediyordu. O cahilî toplumdan uzak kalmak O’na çok iyi geliyordu. Ancak son çıkışında vahyin gelmesi ve risaletin kendisine tevdi edilmesi ile birlikte Rabbimiz insanlar arasından seçtiği peygamberine adeta şöyle diyerek mağaradan indirdi: ‘Ey Rasul’üm! İçerisinde yaşadığın bu cahiliye toplumundan uzaklaşarak, kendini o toplumdan ayrı tutup böyle dağlara çıkarak çözüm bulamazsın. Yapman gereken gidip onları uyarmak ve o toplumu İslâm ile değiştirmektir.” demiştim.

Evet, vahyin gelmesinin hemen ardından evine giderek bir örtünün altında titreyen Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gelen Cebrail Aleyhi’s Selam şöyle diyordu:

[يَٓا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُۙ قُمْ فَاَنْذِرْۙ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْۙ] “Ey örtüsüne bürünen. Kalk ve uyar. Sadece Rabbinin büyüklüğünü dile getir.”[1]  

Değerli Köklü Değişim Okuyucuları! İşte günümüzde insanların ve hassaten Müslümanların büyük bir çoğunluğu, içinde yaşadıkları bu fasit toplumdan aynı derecede mustaripler. Kime dokunsak hepsinden bin “ah” işitiyor ve bir sürü şikâyetler dinliyoruz. Hiç kimse mevcut durumdan ve yaşadığı hayattan memnun değil. Dolayısıyla insanların büyük bir çoğunluğu bir değişim arayışında. Gerek kendi hayatında gerekse de toplumsal yaşamda bir şeylerin değişmesi gerektiğini hissediyor ve bunu yüksek sesle dillendiriyorlar.

Ancak görüyoruz ki; “ne”yin ve “nasıl” değişmesi gerektiği noktasında kafalar çok karışık. Bir şeylerin değişmesi gerektiğini hissediyorlar ancak; ya neyin değişmesi gerektiği noktasında bir netliğe sahip değiller ya da nasıl değişeceği ve değişimin nasıl olacağı noktasında somut bir düşünceye sahip değiller. Dolayısıyla bu belirsizlikler değişim isteyenlerin çok kolay bir şekilde manipüle edilmesine imkân veriyor. Mesela; günümüzde gerek ekonomik sıkıntılar ve krizler gerekse de toplumsal hayattaki ahlaki ve sosyal çöküntüler, insanlarda değişim düşüncesini ortaya çıkardı. Ancak bazı kesimler, “bireyler değişirse toplumun düzeleceğini”, bazıları “hükümet değişirse toplumun düzeleceğini”, bazıları ise sadece “devlet adamlarının değişmesi ile toplumun düzeleceğini” söylüyor. Hâl böyle olunca da maalesef hiçbir şey değişmiyor, aksine her geçen gün daha da kötüleşiyor.

Oysaki bu çöküntü ve krizler bugünün sorunu değildir. Hatta mevcut iktidar bilindiği gibi, yıllar önce aynı krizler ve çöküşlerin enkazı üzerine iktidara gelmişti. Bundan 20 yıl önce de insanlarda var olan değişim arzusunu, sadece “iktidar değişimine” yönlendirmişlerdi. O zamanki hükümet gidip muhafazakâr bir iktidar gelince tüm sorunların çözüleceği anlayışını topluma pompaladılar. Yani insanların değişim tefekkürü ve talebini, sadece iktidarın değişimi ile saptırdılar.

Şimdi de aynı şekilde “mevcut muhafazakâr iktidar gidip sol ya da liberal bir iktidar gelince sorunlar çözülecek” algısıyla toplumu manipüle ediyorlar. Yani geçmiş sorun ve krizlerin sebebi olan hükümetleri, bugün yine cilalayıp “çözüm” diye sunuyorlar. Dün değişimin karşısında direnen ve statükoyu muhafaza etmeye çalışanlar sol, Kemalist ve seküler kesimler iken, bugün roller değişti ve değişim düşüncesinin önüne geçmeye çalışıp statükoyu korumaya çalışanlar muhafazakârlar oldu. Yani bu şekilde yıllardır insanları kısır bir döngü etrafında ve gerçek bir değişimden uzak bir şekilde oyalayıp duruyorlar.

Bugün ne zaman içerisinde yaşadığımız toplumdan şikâyetçi olsak ve köklü bir değişimin olması gerektiğinden bahsetsek; kimileri cehaletinden kimileri ise ihanetinden dolayı hemen “önce fertleri değiştirmeliyiz”, demektedir. Çünkü bu hatalı anlayışa göre; sorun, fertlerdedir. Onlara göre; “toplum, fertlerden meydana geldiği için toplumun değişimi de ancak fertlerin değişimiyle gerçekleşecektir. Fertler düzelirse toplum da düzelir. Toplumda salih ve takvalı insanlar çoğalırsa, o toplumda canlılık oluşur ve düzelme başlar. Bundan dolayı fertlere önem vermek, onları düzeltmek gerekir.” İşte bu anlayış bizim mahallenin yani İslâmi camianın maalesef büyük bir çoğunluğuna hâkim olan anlayıştır. Bu anlayış, özellikle “hadis” diye bilinen bir sözle desteklenir ve delillendirilir. Bu hadis insanlar arasında meşhur olan; “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz!” hadisidir.

İlk olarak şunu ifade edelim ki; bu hadis, hem senet hem de metin açısından zayıf bir hadistir. Temel hadis kitaplarında geçmeyen bu hadisin tam metni şöyledir: [كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ] “Sizler nasıl (kimseler) olursanız öyle yönetilirsiniz.” 

Hadisin tahricine ve senedine baktığımız zaman; Beyhaki bu hadisi “Şuabu’l İman” adlı eserinde zikretmiş ve hadisin ravilerinden biri olan Yahya b. Hişam’ın hadis uyduran kişiler arasında olduğunu zikretmiştir. İbni Tâhir, hadisi Mübarek b. Fudale’den rivayet eden kişinin “meçhul” olduğunu, İbni Hacer de bu hadisin senedinde bulunan ravilerin Mübarek’e kadar olanlarının “meçhul” olduğunu söylemiştir. Yine Albani de bu hadisin senet açısından zayıf olduğunu belirtmiştir.

Senet açısından zayıf olan bu hadisin metin açısından da ifade ettiği mana problemli bir manadır. Zira bu söylem; yöneticilerin münkerlerini ve küfür hükümleri ile yönetmesini o toplumda yaşayan fertlerin takvaları ve İslâm’a bağlılıkları ile ilişkilendirmektedir. Toplumda yaygınlaşan münkerlerin ve tatbik edilen küfür hükümlerinin sorumluluğundan yöneticileri temize çıkartırken, sorumluluğu sadece fertlere yüklemektedir. Fakat tarihsel süreçteki vakıa bu anlayışı yalanlamaktadır. Zira çok kısa süreler içerisinde halk aynı halk olduğu hâlde yani hiç değişmedikleri hâlde bazen iyi yöneticiler bazen de kötü yöneticiler başa geçmiştir.

Bununla birlikte yönetim esaslarının ve yöneticilerin değişimini fertlerin değişimiyle ilişkilendiren bu anlayışı doğru kabul ettiğimizde şu sorular ortaya çıkmaz mı? Örneğin; Medine’de bir yıllık iman geçmişi olan Evs ve Hazreçli Müslümanlar, yıllarca Mekke’de iman etmiş ve bedeller ödemiş sahabelerin takvasından çok daha takvalı oldukları için mi Allah onlara İslâm Devleti’ni nasip etti? Mekke’deki Müslümanlar kendi nefislerinde değişimi gerçekleştiremedikleri için mi Mekke’yi değiştiremediler?

Zira Mekke’de değişimin gerçekleşmemiş olması, bu anlayışa göre; içlerinde Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali RadiyAllahu Anhum gibi sahabelerin büyüklerinin olduğu Müslümanların, kendilerinde değişimi gerçekleştiremediklerinden ya da takvalarının az olduğundan kaynaklandığı sonucunu doğurur. Oysaki bu, hiçbir Müslümanın kabul etmeyeceği batıl bir anlayıştır.

Görüldüğü gibi olması gereken değişimi fertlerin değişimine bağlayan ve fertlerin takvası ile ilişkilendiren bu anlayış, hatalı bir anlayıştır. Bu anlayışı delillendirmek için kullanılan bu hadis de hem senet hem de metin açısından zayıftır. Zira toplumsal değişimin dinamikleri ve esasları farklı bir konu, fertlerin değişimi farklı bir konudur. Çünkü fert ve toplumun vakıaları birbirinden farklıdır.

“Fertlerin değişimi ile toplumsal değişimin kendiliğinden gerçekleşeceği” iddiasına delil olarak gösterilen bir diğer husus ise Râd Suresi’nin 11. ayet-i kerimesidir. Değişimin keyfiyetinden bahseden Râd Suresi’ndeki bu ayet, gerçekten de fertlerin değişimi ile toplumsal değişimin gerçekleşeceğinden mi bahsetmektedir? Tam da bu noktada ayeti tahlil etmek ve asıl muradı ortaya koymak konunun anlaşılması bakımından katkı sağlayacaktır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

[اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ] “Bir kavim (toplum) kendinde (nefsinde) bulunan şeyleri değiştirmedikçe Allah o kavmin hâlini değiştirmez.”[2]

Kurtubî bu ayeti şöyle yorumlamıştır: “Yüce Allah bu ayet-i kerimede; bir toplumda -ya bizzat kendileri ya kendileri için gözetlemek durumunda olanlar, nezaret edenler yahut herhangi bir sebep dolayısıyla kendilerinden sayılan bir kimse tarafından- bir değişiklik meydana getirilmedikçe o toplumun durumunu değiştirmeyeceğini haber vermektedir.” Değişime konu olan esas toplum iken toplumu değiştirecek olan ise ayette de geçtiği üzere “enfus”tur. Ayet, toplumun [اَنْفُس] “enfus”undan bahseder. Yani toplumun bünyesinde var olanlardan... Ayette geçen “enfus” kavramından yola çıkarak toplumsal değişimin fertlerin nefislerinin yani sadece kendilerinin değişimi ile mümkün olacağı yorumu vakıada karşılık bulmamaktadır. “Enfus”u salt olarak toplumun nefislerinden ziyade toplumu oluşturan faktörler olarak anlamlandırmak daha doğru olacaktır.

Dolayısıyla ayette geçen; “toplumun nefislerinde/bünyelerinde var olanlar” ifadesine uygun manayı verebilmek için toplumu oluşturan faktörleri ortaya çıkarmak elzemdir. Öyle ya; toplum sadece fertlerden mi müteşekkildir? Ya da toplum, herhangi bir vesile ile bir araya gelmiş fertlerin oluşturduğu ve birbirleriyle hiçbir alakaları olmayan kalabalıklar yığını mıdır? Bunun cevabı; tereddütsüz, “hayır”dır! Bilakis toplum; -birazdan aşağıda da izahı yapılacağı üzere- aralarında daimî ilişkiler olan insan topluluğudur. Toplumun bir gösteri için bir araya gelmiş kalabalık yığınlardan farklı olduğu herkesin malumudur. 

Ayete tekrar dönecek olursak; ayetin yorumlanmasında esas alınan [مَا بِقَوْمٍ] “mâ bikavmin” ve [مَا بِاَنْفُسِهِمْ] “mâ bienfusihim” olmak üzere temel iki kavram vardır. Anlamları ise şöyledir:

 [مَا بِقَوْمٍ] “Toplumda var olan (mevcut) anlayış.”

[مَا بِاَنْفُسِهِمْ] Toplumu meydana getiren faktörler.”

Bu iki kavrama yüklediğimiz manalar, karşılığını vakıadan almaktadır. Dolayısıyla da değişim konusunda delil getirilen ayetin delalet ettiği sağlıklı anlam şöyle olmaktadır: “Toplumda var olan anlayış ancak toplumu meydana getiren faktörlerin değişmesi ile değişebilir.”

Yani bu ayete; “bir toplum fikirlerini, sahip olduğu düşünceleri, inançlarını ve duygularını değiştirmedikçe Allah o kavmin durumunu değiştirmez”, şeklinde anlam vermek daha mutabık olacaktır.

Şayet bu ayeti, fertlerin değişimi üzerinden değerlendirecek olursak; fertlerin değişiminin ancak kişideki mefhumların değişimiyle olabileceği hakikatiyle karşılaşırız. Zira fertler için “enfus”, kişinin sahip olduğu fikirler ve mefhumlardır. Bu “enfus” yani fikirler ve mefhumlar değişmedikçe, kişinin davranışları dolayısıyla durumu değişmeyecektir. Her halükârda bu ayette kişilerin değişmesiyle toplumun değişeceğine yönelik bir işaret, bir karine, bir emare bulunmamaktadır.

Bu, ayetin tahlili ve delaleti bakımından yapılan izahtı. Vakıa açısından ise şöyledir: her bir fert sahip olduğu akidesiyle, ibadetleriyle, insanlar arasındaki muamelatı ile ve ahlaki meziyetleri ile diğer fertlerden ayrılır. Toplumlar ise daimî ilişkilerine etki eden fikirler, duygular ve nizamlarla birbirlerinden ayrılır.

“Fertlerin değişimi ile toplumun da değişeceği” anlayışı, Batı’nın toplumu, “fertlerden müteşekkil” olarak tanımlaması neticesinde oluşmuş bir anlayıştır. Batı, toplumu tarif ederken, onu “fertlerin bir araya gelmesi” olarak tarif etti. Bu tanım, kapitalizmin ferdiyetçi bir ideoloji olmasından kaynaklanan bir tanımdır. Oysaki bu tanım, vakıaya mutabık olmayan bir tanımdır. Çünkü sadece fertlerin bir araya gelmesi ile “toplum” oluşmaz; sadece “topluluk” oluşur. Zira bir toplumu oluşturan ve toplumu topluluklardan ayıran şey, ancak “daimî ilişkiler”dir. İlişkilerin sürekliliği ile insanların birlikteliği ancak toplumu oluşturur. İlişkiler ve alakalar daimî değil ise yani sadece bir takım anlık hususlar için insanlar bir araya geliyor ve sonra ayrılıyorlarsa onlara “toplum” denmez ancak “topluluk” denir.

Mesela; bir gemi yolculuğu yapan binlerce kişi, sadece bir yerden bir yere gitmek için orada toplanmışlardır. Gitmek istedikleri yere vardıklarında hepsi dağılacaklardır. Yine bir stadyumda toplanan on binlerce insan, sadece bir müsabakayı izlemek için oradadır; müsabaka bittiğinde o topluluk dağılacaktır. Oysaki bir kasabadaki sayıları belki stadyumdakilerden çok çok az yüzlerce insan; ziraattan ticarete, alışverişten icareye, evlilikten eğitime, hukuktan siyasete kısacası hayatın tüm alanlarında birbirleriyle ilişkilerini sürekli bir şekilde devam ettirirler. İşte bu ilişkilerin devamlılığı, onları toplum yapar. Öyle ise toplumu oluşturan ve onu toplum kılan şey, insanlar arasındaki daimî ve sürekli ilişki ve alakalardır.

İnsanların birbirleriyle alaka ve ilişki kurması ve bu alakayı sürdürmesi de ancak maslahatlarına ilişkin fikirlerin örtüşmesi ile mümkündür. Çünkü her bir insanın doyurması ve gidermesi gereken ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlarını kendi başına karşılayamaz. Mutlaka diğer insanlarla alaka kurması gerekir. İşte bu alakayı kurması ancak maslahatlarına ilişkin sahip oldukları fikirler örtüşürse mümkündür. Çünkü insanlar maslahatlarına bakışlarını; neyin maslahat, neyin mefsedet olduğunu, sahip oldukları fikirlere göre belirler. Ve bu fikirler de insanlarda kızgınlık ve öfke ya da sevinç ve rıza gibi duyguları doğurur.

Dolayısıyla insanların maslahatlarına bakışlarını belirleyen fikirler ve bu fikirlerin ortaya çıkardığı duygular, insanların kurdukları ilişkileri ve bu ilişkilerin devamlılığını belirler. Yine insanların bu maslahatlarını ve kurdukları ilişkileri kontrol edip muhafaza eden, insanlar arasındaki her türlü alakayı tanzim edip düzenleyen, bu maslahatlara aykırı hareket edenleri engelleyip gerekirse onları cezalandıran bir nizam ile ancak toplum vakıası meydana gelir.

Öyle ise toplumu değiştirmek ancak, kamuoyuna hâkim olan ve insanlar arasındaki ilişkileri belirleyen fikirleri, duyguları ve nizamları değiştirmek ile mümkün olur. Aksi takdirde o toplumda Müslüman fertler ne kadar çok olursa olsun; kamuoyu ve genel örf, gayri İslâmi fikirler ve duygular üzerine ise, nizam ve kanunlar da gayri İslâmi ise o toplumdaki fertler de bir müddet sonra, toplumun cinsinden bir hâle dönüşür.

Vakıa da bunu doğrulamıyor mu?

Osmanlı Hilâfet Devleti yıkılıp, İslâm dışı fikir ve nizamlar topluma hâkim olunca, o koskoca İslâmi toplum nasıl da kısa süre içerisinde gayri İslâmi yönde değişti. Yine günümüzde yüzlerce İslâmi cemaat, fertleri değiştirmek için yıllardır uğraştığı hâlde, toplum günden güne İslâm’dan uzaklaşmadı mı? Müslüman aileler, kendi çocuklarını bile bu sistemden muhafaza edemez hâle gelmedi mi? İşte bu örnekler ve vakıalar bile tek başına bu; “toplumun fertlerden oluştuğu” iddia ve fikrini çürütmek için yeterlidir.

Kıymetli okurlar; değişim olgusu ve vakıası, doğru esaslar üzerine yönlendirilmediği takdirde insanların hayatlarını heba eden bir olgu hâline döner. Bundan dolayı değişim konusu son derece önemli ve hayati bir konudur.

Yine değişimi düşünmek, hayatın vazgeçilmez bir unsurudur. Değişim düşüncesi, insan nefsinin derinliklerinden doğar ve insan hayatındaki olaylar ve olgular ona yön verir, ivme kazandırır. Ancak yüreğinde coşku olmayan, uyuşuk, tembel kişiler değişimden hoşlanmazlar ve onu zararlı görürler. Çünkü değişimin çoğu zaman “ağır” birtakım bedelleri vardır. Bundan dolayı geleneklerin kendilerine egemen olduğu insanlar, tembel ve uyuşuk insanlar değişim düşüncesini zararlı bulurlar. Aynı zamanda siyasi ve ekonomik yönden insanlara hükmeden kimseler de değişime karşı çıkarlar. Çünkü değişim, bu kişilerin konumlarını tehlikeye sokacaktır. Onların otoritelerinin sarsılmasına, güç ve yetkilerini kaybetmelerine sebep olacaktır.

Onun için statükocu kimseler, muhafazakâr kimseler ve katı gelenekçi kimseler değişime karşı direnç gösterirler ya da insanlarda oluşan değişim düşüncesini manipüle etmeye çalışırlar. Bu durum, tarih boyunca hep böyle olmuştur. Mesela; Rabbimiz, başka ilahlar edinen, yeryüzünde fesat çıkaran birçok topluma; onların bozuk akidelerini, düşük hayatlarını ve fesat dolu toplumlarını değiştirmek için rasuller gönderdiğinde; o toplumun ileri gelenleri, yöneticileri, o topluma tahakküm eden zalimler hep bu değişime karşı çıkmışlar ve rasullerin en azılı düşmanları olmuşlardır.

Bakınız; zulüm ve ifsatta neredeyse zirve hâline gelen Firavun bile, Musa Aleyhi’s Selam’a ve onun getirdiği değişim düşüncesine karşı toplumunu korkuturken nasıl bir argüman ortaya atıyor. Firavun kavmine ve ileri gelenlere diyor ki:

[اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُبَدِّلَ د۪ينَكُمْ اَوْ اَنْ يُظْهِرَ فِي الْاَرْضِ الْفَسَادَ] “Ben onun (yani Musa’nın), sizin dininizi değiştireceğinden veya bu ülkede fesat çıkaracağından korkuyorum.”[3] Musa Aleyhi’s Selam’ı öldürmek istediğini belirttikten sonra bunun sebebini kavmine bu şekilde açıklıyor. İşte böylece fasit bir toplumun yöneticileri, karanlıkçı zümreleri, salih bir yönde oluşacak toplumsal değişimin her zaman karşısında durmuşlardır ve insanlarda meydana gelen değişim düşüncesini saptırmaya çalışmışlardır.

Peki, öyle ise İslâm akidesine iman eden Müslümanlar için günümüzde toplumsal olarak, ümmet olarak nasıl bir değişim olması gerekir? Müslümanların gayretlerini neyi, ne ile değiştirmek için sarf etmeleri gerekir?

Evet; bugün olması gereken ve arzulanan değişim; İslâm beldelerinde egemen olan durumları laik rejimlerden, fasit ve bozuk Batılı fikir ve değerlerden, sömürgeci kâfir Batı’nın ajanı olan kâfir ve fasık yöneticilerden değiştirmek ve arındırmaktır.

Bugün olması gereken ve arzulanan değişim; sömürgeci kâfir devletlerin İslâm ümmetine yaşattığı perişanlıktan, parçalanmışlıktan, kaybolmuşluktan ve Müslümanlara saldıran, başlarına üşüşen sömürgeci kâfirler ile bu sömürgecilere bağımlılıktan İslâm ümmetini kurtarmaktır. Müslümanların servetlerini sömürgeci kâfirlerin yağmalamasından kurtarıp Müslümanlara iade etmektir.

Bugün olması gereken ve arzulanan değişim; İslâm ümmetini İslâmi esaslara göre kalkındırmak ve bütün gayri İslâmi fikirlerden kurtarmaktır. Dolayısıyla olması gereken ve arzulanan değişim; küfür rejimlerinin yıkılması ve Allah’ın indirdikleri ile hükmeden, İslâm ümmetini ve beldelerini tek bir halifenin ve “La ilahe illAllah” sancağının altında toplayacak, İslâm risaletini âleme taşıyacak Hilâfet’in ikamesi ile gerçekleşir.

İşte ruhi ve siyasi bir akide olan İslâm akidesinin yönlendirdiği, talep ettiği değişim budur! Yoksa değişim; Müslümanlara tahakküm eden bu İslâm dışı nizamların hüküm sürdüğü, sömürgeci kâfirlerin tahakkümünü devam ettirdiği buna mukabil İslâm ümmetinin parçalanmış ve çökmüş olduğu bu içler acısı hâl devam ederken, iktidarın değişimi ya da birtakım kanunların değişimi asla değildir! Böyle bir değişim anlayışı sadece bir saptırma ve manipülasyondur. İslâm akidesinin temel olmadığı, aksine Batı düşüncesinin temel olduğu bir değişim anlayışıdır, bu.

Toplumsal değişimi partilerin, iktidarların ve politikaların değişiminde aramak ya da fertlerin değişimi ile ilişkilendirmek, açık bir sapmadır; bile bile tuzağa düşmektir. Olması gereken değişimden ve değişim anlayışından uzaklaşmaktır. Olması gereken değişimin metodunu da Batılılardan, şartlardan ya da mevcut bozuk vakıadan almak; bilinçsizce yapılıyorsa cehalet, bilinçli yapılıyorsa Allah’a, Rasulü’ne ve İslâm ümmetine apaçık ihanettir. Zira biz Müslümanlar için en güzel örnek olan Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in siyeri ve toplumsal değişim metodu önümüzdedir. O’nun vahiyle belirlenmiş minhacı/metodu önümüzde iken başka yerlerde metot aramak ancak haktan uzaklaşmak ve dosdoğru yoldan sapmaktır.

Öyle ise haydi gelin; Allah Rasulü’nün şer’î metodu üzere köklü bir değişim için çalışalım… İslâm ile değişmek ve değiştirmek için mücadele edelim!



[1] Müddessir Suresi 1-3

[2] Rad Suresi 11

[3] Mümin Suresi 26


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz