CEMAAT VE AK PARTİ ARASINDA YAŞANAN GERİLİM NE İFADE EDİYOR?

Abdulkadir Çimen

Dershanelerin kapatılması meselesi ile tekrar gündeme gelen AKP-Cemaat gerginliği yine gündemi en çok meşgul eden meselelerin başında gelmektedir. Mesele o kadar uzatıldı ki bu gün dünya siyasetinin üzerinde yoğunlaştığı başta Suriye sorunu olmak üzere iç ve dış siyasette gelişen birçok önemli olayın arka planda kalmasına neden oldu. Özellikle MEB Müsteşarı Yusuf Tekin başkanlığında hazırlanan bir hazırlık metni üzerinden, Cemaatin basın yayın organları tarafından günlerce sanki başka konu yokmuş gibi dershaneler meselesinin işlenmesi ve AKP hükümetine tepki gösterilmesi, diğer ulusalcı kesimin de iştahını kabartarak bu mesele üzerinde yoğunlaşmasına neden oldu. Dershaneler üzerinde yapılması düşünülen değişiklik meselesi farklı alanlara çekilerek AKP-Cemaat gerginliğinden yahut çekişmesinden çıkartılarak çatışmaya ve ayrışmaya kadar dayandırıldı.

Peki gerçekte AKP-Cemaat gerginliği üzerinden yürütülen polemiklerin bir hakikati var mıdır? Erdoğan ve Gülen yapmış oldukları açıklamalarla bu gerginliği çatışmaya mı dönüştürmüştür? Yoksa ABD, Cemaat hareketi üzerinden Erdoğan’a terbiye operasyonu mu gerçekleştirmek istemektedir, ya da ABD Erdoğan'ın özellikle dış politikadaki tutumlarından dolayı eksen kayması yaşadığını mı düşünmektedir. Biz de bu soru işaretlerinden yola çıkarak meselenin hakikatini ortaya koymaya çalışacağız İnşaAllah.

Dershanelerin kapatılması meselesi bilinenin aksine yeni başlatılmış bir tartışma konusu değildir. Bizatihi Erdoğan bu mesele ile alakalı defalarca açıklama yapmış ve tartışılıp zamana bırakılması için ilk adımı bizzat atmıştır. Konu hakkında çalışmalar yapılmasını kendi hükümet yetkililerinden ve danışmalarından istemiş ancak dönemin yetkilileri zamanın uygun olmadığı kanaatinden olsa gerek, ciddi adımlar atmaktan çekinmişlerdi.

Erdoğan şöyle diyordu: "Çok açık net söylüyorum. Milli Eğitim Bakanı'mla konuşuyorum, niçin acaba öğrenciler üniversite hazırlık kursuna giderler? Bunu anlamakta zorlanıyorum. Anlıyorum da, bu sistem nasıl oluşturulmuş. Bunu kaldırmaya kalktığımız zaman acaba hangi bariyerlerle karşılaşacaksınız? Okullarımız yok mu? Bu okullardan mezun olan yavrularımız mezun olduğu zaman niçin üniversiteye rahatça giremesin? Bunlar aşılacak, ama milletçe buna karşı bir mücadeleyi vermemiz gerekiyor. Belki bu, birilerinin çıkarına, menfaatine ters düşebilir ama milletimin menfaatine uygun düşeceğine inanıyorum. Çünkü bunlar az paralar değil, ciddi paralar harcanıyor ve bunun bedelini ödeyen var, ödeyemeyen var. Bakıyorsunuz en güçlü liseden, fen lisesinden, anadolu lisesinden mezun oluyor, o bile hazırlık kursuna gidiyor. Bu bir garabet. Bundan ülkemizin kurtulması lazım." Erdoğan’ın dershanelerin kapatılması ile alakalı yapmış olduğu bu konuşma, son yapmış olduğu konuşmadan daha sert ve adres gösterici olmasına rağmen bu kadar tepki ve kampanyaya maruz kalmamıştı. Ancak konuşmanın yapıldığı tarih, “bu kez niçin farklı” sorunun cevabını anlamak açısından önemli. Bu sözler, 29 Mart 2009 yerel seçimleri yaklaşırken gündeme gelmiştir. Dershanelerle ilgili tartışmaların yerel seçimlerden hemen önceye gelmesi olayın bir yönünü oluştururken, diğer bir yönü de gözden kaçırılmamalıdır: Eğitim sistemindeki çarpıklıklar ve bu boşluktan elde edilen rantlar. Ekonomik bir rant gibi gözükse de aslında işin siyasi ayağı daha önemli bir konudur.

Cemaatin Üstlenmiş Olduğu Misyon

Bilindiği üzere Gülen hareketinin sadece Türkiye’de değil, pek çok ülkede hizmet adı altında okul, dershane ve öğrenci evleri bulunmaktadır. Bu araçların önemi yalnızca eğitim ve ders amaçlı olmalarından değil, aynı zamanda belirli bir kültür verilerek bakış açılarına yön verilmesinden ileri gelmektedir. Özellikle Cemaatin dershane ve okullarına baktığımızda mevcut sistem içerisinde ve kurulu düzenle uyum ve entegrasyon halinde, hatta demokrasi ve İslam’ı bir arada görerek kendisine bir misyon belirlediğini görmekteyiz. Bu misyon gereği, kapitalizmin güç odaklarına sırtını dayayan bu hareketin, Ilımlı İslam projesinin de önderliğini yaptığı bilinmektedir.

Her ne kadar bu misyon başka ülkelerde oldukça aktif bir biçimde yürütülüyor olsa da, Türkiye bir başlangıç noktası olarak kritik bir rol oynamaktadır. Çünkü “Ilımlı İslam Projesi”ni ortaya atanlar aynı zamanda “Büyük Ortadoğu Projesi”nde de yeni taktik ve üsluplar benimseyerek Erdoğan’ı da bu projeye dahil etmeyi başarmışlardır. Hatta projenin eş başkanlığı/sponsorluğu görevi de bilindiği üzere Erdoğan’a layık görülmüştür. Gülen, diğer dünya ülkelerinde bu projeyi somutlaştırarak belki de en çok tartışılan bir meselenin de önünü açmıştır ki o da “Dinler Arası Diyalog” düşüncesidir. Sonuçta Gülen, bu projeyi Amerika’dan yürütürken, Erdoğan da aynı şekilde Türkiye üzerinden attığı adımlarla bu düşünceye sahip çıkmış ve yaygınlaşmasında somut adımlar atmıştır.[i] Kapitalist sistemin öncülüğünü yapan ve bu projenin mimarı olan Amerika ise, bu sinerji ile belirli bir dönem başta Türkiye olmak üzere diğer Müslüman ülkelerde entelektüel bir algı oluşturulmaya çalışılmış, kısmen de olsa başarı elde edebilmiştir.

Diğer bir mesele ise yine bu misyon kapsamında ABD ve Batı’nın oluşturmak istediği yeni dünya düzeninde Türkiye’nin yeniden dizayn edilmesi ve şekillendirilmesi meselesidir. Bu noktada da önemli bir ilerleme kaydedilebilmiştir. Amaç; Türkiye’nin, özellikle Ortadoğu’daki Müslümanlar başta olmak üzere, diğer halkı Müslüman olan ülkelerdeki manevi mirasını kullanarak, ABD ve Batı karşıtlığı fikrini yok etmektir. Ancak Türkiye’de Cumhuriyetle yaşıt olan İngiliz kültürü yani katı ulusalcı laik kültürün ve bu kültürün temsilcileri sayılan erklerin “Yenidünya Düzenine” ayak uyduramayacağı kanaati bu kesimin tasfiye edilmesi ihtiyacını da beraberinde getirmiştir.

Cemaatinin, devlet mekanizması içerisinde, özellikle yargı alanındaki kolları aracılığıyla bu noktada attığı adımlar ise hükümet ile beraber hareket etme noktasında sürecin başarıya ulaşmasında etkili bir faktör olmuştur. Bu proje üzerinde de Hükümet ya da Erdoğan ve Cemaat aynı safta yer almış, eski askeri vesayet sisteminin tasfiye edilmesinde birlikte hareket etmişlerdir. Cemaat bu projede Erdoğan’a yargı, emniyet ve istihbarattaki uzantıları ve bağlantıları ile beraber, görsel ve yazılı basın aracılığı ile de yardımcı olmuştur. Balyoz ve Ergenekon davalarının basın aracılığıyla duyurulması ve medya yoluyla gündemde tutulması noktasında, Cemaatin yayın kuruluşları aktif rol almışlar, ilgili dava, operasyon ve tasfiyelerin yürütülmesine katkı sağlamışlardır. Ancak hızlarını alamayarak, söz konusu davaları, karşıtlarına ve muhaliflerine karşı adeta bir silah gibi kullanmışlar, ipin ucunu kaçırıp olduk olmadık pek çok iddia ortaya atmışlar, sözde ilkeli haber anlayışını bir kenara bırakarak yeri geldiğinde iftira ve karalama kampanyalarına başvurmaktan çekinmemişlerdir.[ii]

AKP Cemaat Geriliminin Başlangıcı

Buraya kadar gelinen süreçte Cemaat ve Erdoğan’ın beraber hareket ettikleri ve üstlendikleri misyonu yerine getirmede herhangi bir görüş ayrılığı yaşanmadığı gözlemlenmektedir. Ancak bu süreç belli bir aşama kat ettikten ve bir tür rahatlama/pekişme dönemi başladıktan sonra, özellikle iç siyasette aralarında birtakım gerginlikler ve bir tür pay kapma yarışı baş göstermiştir. Meclis, kabine, bürokrasi ve istihbaratta daha çok pay alma arzusunda olan Cemaatin, Erdoğan’a baskı yapmaya başlaması 2011 seçimleri arifesinde gerginlik yaşamalarına neden olmuştur. Hükümet ve partisi üzerinde otoriter bir konuma sahip olan Erdoğan, Cemaatin bu baskısına tepki göstermiş, hatta özellikle Milli Eğitim Bakanlığı gibi örneklerde görüldüğü üzere Cemaat’e karşı bir tür tasfiye süreci başlatmıştır. Buna karşılık özel yetkili savcılar aracılığıyla Ergenekon operasyonlarının kapsamı genişletilerek o günlerde çok konuşulacak bir hamleyle Erdoğan’a bir mesaj vermeye çalışmıştır. Oda Tv baskını ve ardından Ahmet Şık ve Nedim Şener gibi gazetecilerin tutuklanmaları karşısında Erdoğan, hem dış basında hem de iç basında özgürlükleri kısıtlayıcı olmakla suçlanmış, yoğun bir karşı kampanyaya maruz kalmış, akabinde bazı medya çevrelerinde AKP ile Cemaat arasında örtülü bir çatışma yaşandığı haberleri dolaşmaya başlamıştır.

Dış siyasette ise Erdoğan’ın seçim kampanyası dâhilinde insani yardım adı altında Filistin’e gönderilen Mavi Marmara gemisinin “İsrail” askerleri tarafından basılması üzerine, Gülen’in yaptığı “İsrail’den izin alınmalıydı” açıklaması bu gerginliğin bariz bir örneğini teşkil ediyordu. Bu olay aynı zamanda vakıanın, AKP-Cemaat gerginliğinden Erdoğan-Cemaat gerginliğine dönüştüğünün sinyali olmuştur. Erdoğan ise bu ve benzeri tepkilerin gelmesinden sonra, Cemaat'in gerek parti gerekse bürokrasi üzerindeki ağırlığının azaltılmasına yönelik adımlar atmıştır. Çünkü Cemaat'in başına buyruk hareket ederek, özellikle Yargı alanındaki icraatlarından doğan tepkilerin Hükümete zarar verme ihtimali söz konusu olmuştur. Diğer bir neden ise, askeri vesayetin tasfiyesinden sonra yeniden şekillenen devlet mekanizmasının Cemaat eksenine kayarak çift başlı bir yapının oluşmasının önüne geçmektir. Erdoğan askeri vesayetin tasfiyesinden doğan boşluğu bizzat doldurmak, devlet mekanizmasını kendi kontrolü altında tutmak istemektedir.

Bundan sonraki süreçte ise AKP-Cemaat gerginliği noktasında irili ufaklı birçok olayın yaşandığı malumdur. Birkaç örnek vermek gerekirse; Uludere olayında istihbarat zafiyeti meselesi, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması, Başbakanlıkta bulunan dinleme cihazı meselesi, Özel Yetkili Mahkemelerin işlevinin değişmesi, HSYK’IN yapısının değiştirilmesi, Emniyet ve emniyet istihbaratta yaşanan görev değişiklikleri, 4+4+4 eğitim modeli üzerindeki tartışmalar, şike olayları, Gezi Parkı olayında Hükümetin tavrına ilişkin tartışmalar ve belki de en önemlisi Erdoğan’ın köşke aday olup olmayacağı noktasındaki tartışmalar ile birlikte, dershanelerin kapatılması meselesi üzerinden Gülen’in Erdoğan’a Firavun benzetmesi ve Erdoğan’ın da katıldığı özel bir televizyon programında “Bu mesele bizim için bir memleket meselesidir. Cemaat deniliyor, biz Cemaat mensubu kardeşlerimizin ellerindeki medya organlarıyla bize saldırmalarını, hatta gerçeğe aykırı şekilde saldırmalarını yadırgıyoruz” diyerek yaptığı açıklamaya baktığımızda AKP-Cemaat gerginliğinin hakikat olduğu açığa çıkmaktadır.

Gerginliğin odak noktasında, devlet yapılanmasına yönelik kadrolaşma meselesi vardır. Ancak bu gerginlik ya da yapılan tasfiyeler, aralarındaki üslup farklılığından kaynaklanmaktadır. Nitekim iki kesimin de kendilerine çizilen alan içerisinde, farklı uygulama yöntemlerine ve çelişen anlayışlara sahip olduklarını, Ergenekon ve benzeri süreçlerde yaşanan polemiklerden görebiliriz.

ABD'nin Erdoğan’dan rahatsız olduğu yahut Cemaat üzerinden Erdoğan'ı terbiye etme meselesi ise tamamen ABD'nin Erdoğan'a biçtiği misyon gereğidir. Burada hatırlanması gereken faktör, Ortadoğu’daki Arap baharı bağlamında gelişen olaylardır. Bu süreçte Erdoğan'ın taşıdığı misyon, ABD ve Batı ile Müslüman ülkeler üzerinde bir köprü kurmaktır. Ancak ABD ve Batı'nın Müslümanlar üzerinde oluşturduğu işgalci ve sömürgeci algısının izlerini silmek, Erdoğan'ın ABD'nin sadık müttefiki ve dostu imajı ile çelişki göstermesinden dolayı çok da kolay bir mesele değildir.

Özellikle Suriye meselesinde bu algının ortadan kaldırılamadığı, Suriyeli direnişçiler üzerinde etki sağlamak isteyen Erdoğan'ın, Batı ve ABD ile aynı kefeye konulması sonucu başarıya ulaşamaması bunun en bariz örneklerindendir. Dolayısıyla Erdoğan'ın İslami söylemlere ağırlık vererek bu imajdan kurtulması ve bağımsız bir bölgesel güç olduğunu kanıtlaması için temelde ABD politikalarına ters olmayan açıklama ve icraatlar yapması kadar normal bir davranış yoktur. Mısır da ABD tarafından Müslüman Kardeşlere yapılan askeri darbenin Erdoğan tarafından çok sert bir dille eleştirilmesinin bundan başka bir izahı da yoktur. Bununla beraber Çin ile yapılan füze anlaşması ve Rusya ziyaretinde Erdoğan'ın Şangay açıklamaları aynı amaca hizmet etmekten başka bir şey değildir. Bu ve benzeri olaylar neticesinde bu algının pekişmesi için ABD medyasında ve düşünce kuruluşlarında Erdoğan aleyhine yazılan yazı ve raporlar, önemli derecede etki sağlamakta ve neredeyse Erdoğan'ın bir eksen kayması yaşadığı fikrine herkesi ikna etmektedir.[iii]

Netice itibariyle hem AKP üzerindeki uzlaştırıcı ve farklı görüşleri bütünleyici özelliği ile hem de iç ve dış siyasette ABD'nin projelerine eksiksiz riayet etmesinden dolayı Erdoğan, halen ABD için Türkiye’de istediği stratejiyi oluşturma noktasında seçilmiş en ideal seçenektir. Cemaat’in devlet kadrolarından kısmi oranda tasfiyesi ise, Erdoğan'ın inisiyatifinde olan bir meseledir. ABD, Erdoğan üzerinden Türkiye’de güçlü bir nüfuz elde etmiştir. Bu nüfuzun baki kalması için, Erdoğan yahut AKP iktidarı gitse bile devlet üzerindeki etkinliğinin sabit kalmasını istemektedir. Bu yüzden de devlet yapısının oluşturulmasında özenli hareket ederek tüm kesimlerce kabul görmesini istemektedir. Dindar gençlik projeleri ve bugünkü yapının dindar gençliğe sözde emanet edilmesi ise önümüzdeki döneme hazırlık niteliğindedir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Erdoğan’ın akıbeti konusunda süregelen tartışmalar, bugün iç siyasette yaşanılan gerilimlerin de bir sonraki döneme bırakılmaması için yapılan bilinçli bir taktik olduğunu teyit etmektedir.

Sonuç olarak Cemaat'in üstlenmiş olduğu misyon AKP'nin üstlenmiş olduğu misyonla aynı hedefe hizmet etse de ikisinin de görev sahaları birbirinden farklıdır. Davul turası gibi birbirine vurdukça ses gelmesi bir ritim eşliğindedir ve vuranın duymak istediği tondan başka seste çıkması mümkün değildir.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz