ÖĞRENCİ EVLERİ BAĞLAMINDA AHLÂKÎ YOZLAŞMA

Kurtuluş Sevinç

Bilindiği üzere 2 – 3 Kasım 2013 tarihleri arasında “AK Parti 21. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı” yapıldı. Her ne kadar izole bir toplantı olsa da, görüşmelerden bir kısmının sızmasına engel olunamadı ve gündemi uzun süre işgal eden öğrenci evleri konusu da bu bağlamda tartışmaya açıldı.

Bu tartışmaya birçok kesim iştirak etti ve tartışmaya taraf olanlar doğal olarak konuya dair kendi değer yargılarına göre izahatlar getirdiler. Konuyu derinlemesine irdelemeye başlamadan önce taraflarca yapılan açıklamalara bir göz atmak yerinde olacaktır.

Öncelikle grup toplantısında Başbakan şu açıklamalarda bulundu;

-Ben karakteri itibarı ile farklı bir siyasetçiyim. Bir yerde konuştuğumu inkâr etmem.

-Biz kızlarla erkeklerin devletin yurtlarında karışık olarak kalmasına müsaade etmedik, etmiyoruz.

-Dünyada eğitim öğretim psikolojisinin içerisinde bile bunun verimlilik olarak hiç bir zaman izahı yapılamaz.

-Biz buna kesin olarak müdahil olduk. Kız yurtları ile erkek yurtlarının ayrıştırılması noktasında çalışmalarımız sürüyor. Bunu da yüzde 70 oranında gerçekleştirdik.

-Bazı yerlerde yurtlar noktasında eksiklik olduğu için öğrencilerimiz evlerde kalıyor. Buralardan güvenlik güçlerimize gelen istihbari bilgiler var. Bu istihbari bilgilerden hareketle de valiliklerimiz bu durumlara müdahale ediyorlar. Neden bundan rahatsız oluyorsunuz? Bazı köşe yazarları yazıp çizecekler diye bu ihbarları bir kenara atamayız. Valiliklerimiz de Emniyet teşkilatımız da bu tür ihbarları değerlendirir ve üzerine gider.

-Peki, bu şikâyetler nerelerden geliyor? Aynı apartmandaki komşulardan... Çünkü bu karmakarışık ortamlarda her türlü şey olabiliyor. Ondan sonra anneler babalar feryat ediyor 'devlet nerede?' diye. Devletin burada olduğunu anlatmak için bu adımlar atılmaktadır ve atılacaktır. Bunlara da kusura bakmasınlar, muhafazakâr demokrat bir iktidar olarak müdahil olmak durumundayız. Kimse bunu özel hayata müdahale olarak yorumlanmasın. Ha yorumlayanlar varsa buyursunlar yorumlasınlar. Ama biz böyle manen bir sorumluluğun altına giremeyiz. Bulunduğum makam ve değerler buna asla müsaade etmez. Çünkü ben bir Başbakan olarak Anadolu topraklarını bilen, bu ülkede yaşayan anne babaların kahir ekseriyetinin bu tür işlere asla müsaade etmeyeceğini bilen bir insanım.

Kısaca özetlersek Başbakan konuyu şu üç temel üzerinden değerlendiriyor;

Birinci değerlendirme; Kendi düşünsel yapısı açısından,

İkinci değerlendirmede; Öğrencilere verimliliği açısından,

Üçüncüsünde ise; Anadolu’da yaşayan anne babaların kahir ekseriyetinin konuya dair tutumları açısından.

Başbakanın kendi değer yargılarına göre konuyu değerlendirmesini ele aldığımızda, karşımıza kendisinin de ifade ettiği gibi “Muhafazakâr Demokrasi” kavramı çıkıyor. İşletilişi ve toplumda meydana getirdiği etki gözlemlendiğinde -ki bu gözlem ve inceleme terminoloji açısından yapılan bir inceleme olmayıp daha çok siyasi bir incelemedir- Muhafazakâr demokratlığın vakıasının ya da icat edilişinin Türkiye özelinde Müslüman halkı laik sisteme entegre etme amacını taşıdığı görülür. Buradan da Başbakanın Müslümanların zihinlerinde kız-erkek karışık kalınan öğrenci evlerini ya da yurtlarını “muhafazakâr İslami yönü olan birisi olarak değerlendiriyorum” izlenimi oluşturmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Ancak bütün yönleriyle ortadadır ki, Başbakan sadece Müslümanların böyle düşünmesini istiyor fakat kendisi fiili olarak uygulamayı İslam’a göre düzenlemiyor. Nitekim kız erkek karışık kalınan yurtlar ve öğrenci evleri konusunda İslami değerleri esas almakta samimi olan birisi aynı zamanda zinayı serbest bırakamaz. Ancak bilindiği üzere zina ile ilgili açıkça vahye aykırı yasalar Başbakan eliyle çıkarıldı.

İkinci olarak Başbakanın verimlilik temelli değerlendirmesi de zaten konuyu ele alırken bakış açısının İslami olmaktan çok akli olduğunu göstermektedir. Farz edelim ki eğitim öğretim psikolojisinin içerisinde verimli olduğu, belli çalışmalar sonucunda ifade edilse, o zaman buluğa ermiş ve birbirlerine nikâh düşen kız ve erkeğin kapalı ortamlarda yalnız kalmalarının haramlığına dair hükümler açıkken, verimli diye cevaz mı vereceğiz? Hâlbuki bu tür konularda sanki bu bir kıstasmış gibi böylesi değerlendirmelere gidilmesi İslami açıdan çok sakıncalıdır. Velev ki verimli olsa dahi konunun ölçüsü o değildir. Nitekim bir ayeti kerimede Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur;

  

“Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki; O ikisinde büyük günah ve insanlara bazı yararlar vardır. Fakat onların günahı yararından çoktur." (Bakara 219)

Görüldüğü üzere ayette içki ve kumar hususunda faydaların olduğu ifade edilmiştir, bununla birlikte haram oldukları da ifade edilmiştir. Buradan hareketle verimlilik ya da faydalı olmanın esas alınarak değerlendirilmeye gidilmesi İslami açıdan caiz değildir. Bilakis haram ya da helalliğine dayanarak değerlendirilmelidir.

Başbakanın üçüncü olarak Anadolu halkının bu konuya olan duyarlılığını esas alarak açıklama yapması tam bir popülist yaklaşımdır. Yani O halkın duymak istediğini söylemektedir. Yoksa Müslüman Anadolu halkının düşüncelerine gerçekte değer vermemektedir. Hatta Müslüman Anadolu halkının kendisine değer vermemektedir ki, onların düşüncesine değer versin. Eğer onlara değer veriyor olsaydı onların evlatlarından yüz binlercesinin fuhuş batağında kaybolup gitmesine, devlet eliyle vesikalar dağıtarak ve onların gelirlerinden vergiler alarak meşruiyet kazandırmazdı. Eğer Anadolu halkına gerçekten saygı duyuyorsa öğrenci evlerinden ve yurtlardan önce açıkça ticari müesseselerde satış fişi kesilerek satılan Anadolu halkının evlatlarının bu içler acısı haline dur derdi. Ancak diyemez, çünkü o sadece popülizm yapıyor.

Batı düşüncesini benimsemiş ve değerlendirmelerine referans olarak oradaki çalışmaları esas alanların konuya ilişkin söylemleri ise konunun tartışılması yönündedir. Bu tartışmayı "çoğunluğun toplum içerisindeki oranı ne olursa olsun kanaatlerini ve değerlerini toplumun geneline zor kullanarak ve yasakçılık yoluyla benimsettirmeye çalışmadan ele alması” doğrultusunda olumlu görmekteler. Buradan hareketle Avrupa ülkelerindeki eşcinsel evlilikler tartışmalarında ve benzerlerinde olduğu gibi bir orta yol bulunacağını ifade etmekteler. Bahsi geçen tartışmaları, Batılı kültürün hayranı, toplumda suç oranının baskıyla orantılı olduğu fikrini ezberlemiş ama düşünmemiş bu kesim, konuyu özgürlükleri geliştireceği düşüncesiyle bir sonraki evreye hazırlayan bir aşı nazarıyla ele almaktadır. Ne yazık ki bu gün “gelişmiş” ülke ve şehirlerdeki suç oranları tam tersini göstermektedir. Aksine “gelişmemiş” addedilen şehir ve ülkelerde saadete dair daha fazla kanıt bulmak mümkündür. Hatta Batılıların ülkelerin mutluluk oranları ve gelir düzeyleriyle ilgili yaptıkları çalışmalarda Bangladeş gibi bir ülke göze çarpmaktadır. Günlük nafakasından başka neredeyse beklentisi olmayan çok ama çok düşük bir gelir düzeyine sahip bu ülkede neredeyse mutluluk oranı ülkeler arasında liste başıdır. Yine eğer suç hesaplaması yapılacaksa sadece haberlere bakmak yeterlidir. Batılı ülkelerin hem halklarının hem de devletlerinin suçta dereceleri vardır. Yine bu hususta “gelişmiş” kentlerimiz diye ifade edilen Batıya daha çok benzeyen kentlerimiz de hakeza. Dolayısıyla bu tartışmada bu kesim de konuyu İslami değerler açısından ele almamış aksine İslam’a savaş açmış olanları takip etmişlerdir.

Konu muhalefet partilerince de aynı şekilde ele alınmakla birlikte, onlar konuyu bir seçim arifesi uyanıklığı olarak değerlendirmişlerdir. Konuyla ilgili mevcut hukuk kurallarımız ile Türkiye'nin taraf olduğu ve kendi yasalarından üstünlüğünü kabul ettiği uluslararası sözleşmeler çerçevesinde, gerçekleşmesi mümkün olmayan yasal önlemleri tartışmanın gereksiz ve anlamsız olduğunu ifade ederek konuya iştirak ettiler.

Başbakanı destekleyen İslami kesimlerin konuyu ele alışlarına gelince; bu kesimde genellikle şu başlık ön plana çıkıyor; “Müslüman Kur-an ahlâkıyla ahlâklanmalı.” Bu söylem ile birey olarak Müslümanın toplumun akışına direnerek vahyin ışığında bir tutum sergilemesi hedefleniyor ki her birey bu yolla örneklik teşkil ederek toplumu ahlâklandırsın. Nitekim Hz. Aişe'den rivayet edilen: "Rasulün ahlâkı Kur'an'dı" hadisi de söylemlerine delil teşkil ediyor.

Bu kesimin konuyu İslami açıdan değerlendirme gayretlerini görüyoruz ancak değerlendirmelerinde isabetten uzak olduklarını müşahede ediyoruz. Aynı şekilde bu fasit düzeni işleten iktidarı değerlendirirken de hataya düştüklerine şahit olduk, oluyoruz. Ahlâkı salt bireylerin işletimine bırakan başka bir deyişle bireyin elbiselerinden bir elbise olarak dolabında bulundurduğunu, her bir bireyin bunu giymesiyle toplumsal ahlâkın oluşacağını iddia ediyorlar. Bunu da Allah’ın takvayı ve fücuru insana ilham ettiğini ifade eden ayetler ile delillendiriyorlar. Bu anlamda toplumdaki ahlâki yozlaşmayı da yine fertleri ahlâklandırarak bir başka deyişle “Kur-an Nesli” oluşturarak gidereceklerini ifade ediyorlar.

Ahlâk kelimesinin anlamı lügatlerde “Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları” şeklinde geçmektedir. Bu tanımdan yola çıkarsak onun göreceli bir manayı ihtiva ettiği de açıktır. Yani hayata bakış açısına göre değişiklikler içerdiği açıktır. Dolayısıyla yukarıda öğrenci evleri bağlamında farklı görüşlerin ortaya çıkması da bundandır.

“Toplumu yıkan ancak ferttir. Ferdi yıkan veya kalkındıran ise ancak ahlâktır. İyi bir ahlâk, ferdi, kuvvetli, dürüst, faal, verimli, hayra ve ıslah etmeye çalışan bir insan yapar. Kötü ahlâk ise onu zayıf, gevşek, faydasız ve hayırsız biri haline getirerek hayatta yalnız şehvetini ve bencil duygu ve isteklerini yerine getirmekten başka bir şeyi düşünemez hale sokar”  fikir ve söylemi Batılılara ait bir tariftir ve işte bu fikirden hareketle Müslümanlar “Toplumun ıslah edilmesi ancak ferdin ıslah edilmesi ile mümkün olur” kanaatine varmışlardır.

Ahlâk, ferdin şahsiyetini meydana getiren faktörlerden olmakla birlikte tek faktör değildir. Şahsiyetin oluşmasında yalnız başına bulunması da uygun değildir. Yanında mutlaka inançlar, ibadetler ve muamelelerin de bulunması gerekir. Çünkü ferdin şahsiyetini meydana getiren unsurlar inançlar, ibadetler, muameleler ve ahlâktır. Buna göre güzel ahlâkı olup akidesi İslâmî olmayan bir kimse salih bir fert sayılmaz. Çünkü o kâfirdir. Küfürden daha büyük de günah yoktur. Aynı şekilde ahlâkı güzel olan fakat ibadetlerini yapmayan ya da muamelelerinde şerî hükümlere göre hareket etmeyen kimse de günahkârdır ve doğru bir fert sayılmaz. Bundan ötürü ferdin şahsiyetinin meydana gelişinde akide, ibadetler, muameleler ve ahlâkın hep birlikte var olmasına dikkat etmek gerekir. Yalnız ahlâka önem verip diğer sıfatları terk etmek şeriata göre caiz değildir. Ahlâkta esas olan onun İslâm akidesine dayalı bulunması ve mümin için, Allahu Teâlâ’nın emir ve yasakları olması itibariyle ahlâkla vasıflanmasıdır.

Ahlâk, şeriat’tan bir cüzdür ve Allah’ın emirleri ile nehiylerinden bir kısımdır. Bu anlamda toplumun ıslahında cüzi bir etkiden öteye geçemez. Ancak ferdin meylinde saklı kalır.

Toplum ise, hayat nizamları üzere kurulur ve duygular ile fikirler ona tesir eder. Ahlâk ise ne toplumun tesisinde, ne de yükselişine yahut çöküşüne tesir eder. Bilakis etkin olan, hayat hakkındaki mefhumlardan neşet eden kamuoyudur. Toplumdaki fertleri etki altında tutan da ahlâk değil, toplumda tatbik edilen nizamlar ile insanların taşıdığı fikirler ve duygulardır.

Bizzat toplumsal ahlâk da fikirlerden ve duygulardan neşet eder ve nizamın tatbikinin bir neticesi olur.

İşte toplumun manasını, fertlerden oluştuğu şeklinde mugalatacı bir şekilde ifade edenler ahlâki yozlaşmayı fertlerin ahlâklanmasına bağlamışlardır. Hâlbuki toplumsal yozlaşma ancak ve ancak fikirler, duygular ve nizamların ıslahı ile olur. Dolayısı ile ahlâki yozlaşmadan yakınanların hedeflerine ferdin ahlâkını değil toplumun unsurlarını koymaları gerekir.

Toplumun ıslahı fikirlerin, duyguların ve nizamın ıslahı ile olur. Alakalar/ilişkiler ve onların çözümleri bakımından toplumlar birbirinden ayrılırlar. Bundan dolayı da İslâm toplumunun tesisi ve toplumdaki ahlâki yozlaşmanın bertaraf edilmesi bireylerin Kur’an ahlâkı ile ahlâklandırılması ile değil Kur’an ahkâmının tatbikiyle olur.

Böylece anlaşılmaktadır ki bir toplumun ahlaksızlığı fertlerin ahlaksız olmasından değil üzerlerine tatbik edilen nizamın ve üzerlerinde dolaşan fikri ve duygusal atmosferin fasitliğindendir. Öyleyse bunların toplumda inşası için toplum üzerine İslami otoriteyi tesis etmek gerekir ki böylece hem toplumun ahlâki yozlaşmasından kurtulunsun hem de bahsi geçen Kur’an nesli bir fiil İslam’ın bütün cüzleriyle hayat sahnesinde varlığının garantisi olan Hilafet devleti eliyle yetiştirilsin.


Yorumlar

Yorum Yaz