HİLAFET OLSAYDI NE OLURDU NE OLMAZDI

Bayram Sağnak

İnsanoğlu bu dünyada özgür olmak istiyor. Dilediği gibi hareket etmek ve kimsenin kendisine karışmamasını istiyor. Demokrasi dedikleri şeyi icat etme sebeplerinden biri de budur. Maalesef bugün Müslümanların çoğu bu fikre meyletmiş durumdalar. Hatta o kadar ki bu düşünce birtakım kimseleri İslam’a karşı cephe almaya kadar itti.

Oysa insanlar bu dünyada sanıldığı gibi özgür değiller. Tıpkı önceden olduğu gibi ve bundan sonra da olmayacağı gibi.

Şöyle ki, insanlar bu dünyaya kendi rızaları ile gelemedikleri gibi kendi rızaları olmadan gideceklerdir. Ebeveynlerini ve memleketlerini seçemedikleri gibi, ırklarını ve cinsiyetlerini de seçemediler. Belli bir yaşa kadar anne ve babalarının gözetiminde, onların istekleri doğrultusunda hareket etmek zorunda kaldılar. Hayata atılır atılmaz ise hayat nizamlarını belirleyen sistem tarafından kendileri üzerine tatbik edilen kurallara uymak zorunda kaldılar. Kırmızı ışıkta geçemediği gibi istediği malı istediği kimseden karşı tarafın rızası olmadan alamazlar. İşçi veya işveren üzerine düşen vergileri vermek, sigorta primlerini yatırmak zorundadır. Aralarında çıkan ihtilaf ve anlaşmazlıklarda anlaşamadıkları hususu veya ihtilafı gücü yettiği ölçüde çözemez ve mevcut hukuk kurallarına göre bu hususu halletmek durumundadır. Evinde dahi olsa sabahlara kadar gürültü yaparak eğlenemez… ve daha bunun gibi birçok kurallar ile muhataptır.

Yani insan esasında bu dünyada özgür değildir. Özgürlük birtakım kimselerin üzerine atfetmeye çalıştıkları gibi sadece giydiği birtakım elbiseler veya yediği içtiği birtakım şeyler ile sınırlandırılamaz. Mevcut kurallara uymak zorundadır. İşte meselede burada kopmaktadır. İnsanlar arasındaki bu kuralları belirleyecek olan bizzat insanın kendisi midir? Yoksa kâinatın yaratıcısı olan Yüce Allah mıdır?

Eğer bu kuralları belirleyen olarak insan kendisini yetkili ve yeterli görürse, bugünün dünyasında olduğu gibi anarşi ve kaosun olması kaçınılmaz olacaktır. Güçlü olanların hâkimiyetini garanti eden nizamların tatbiki kaçınılmaz olacaktır. Çünkü nizamların belirleyicisi zaten onlardır. Demokrasi kisvesi altında halkın kendi kendini yönetmesi meselesi bir aldatmacadan ibarettir. Ön planda insanlara verilen birtakım haklar karşılığında arka planda o egemen güçler ipleri ellerinde tutmakta ve servetlerine servet katmaktadırlar.

İnsanın bizzat kendisinin yaptığı kanunların yine insanları mutlu ve huzurlu etmesi mümkün değildir. İnsan yaratılışı gereği aciz ve sınırlıdır. Üç beş insanın bir araya gelerek bir anayasa yapması, kanunlar koyması ve bu kanunlar ile milyonlarca insanı huzurlu bir yaşama kavuşturması elbette muhaldir. Sürekli kanunların değişmesi -güya onlara göre olgunlaşmasının- sebebi de budur aslında. Ancak bu kanunların değişmesi hiç durmayacağı gibi olgunlaşması da mümkün olmayacaktır.

İslam ise bizzat bu kâinatın yaratıcısından gelmiştir ve kıyamete kadar değişmeyecektir. Değişmemesinin sebebi ise insanın fıtratına tam uygunluğu ve her dönemde insanın problemlerini hem bireysel hem toplumsal eksiksiz çözmesindendir. Çünkü O kişiye özel değil insan için genel olarak gelmiş kapsayıcı kanunlardır.

İslam’ın uygulandığı dönemlerde insanların huzurlu ve mutlu olduğunu görebiliyoruz. Bu mutluluk ve huzurun derecesi, İslam’ın tatbikindeki başarı ile orantılı olmuştur. Raşit halifeler döneminde bu tatbik en üst düzeyde olmuş ve bu dönem Allah Rasulu (s.a.v)‘in dönemi ile birlikte saadet asrı olarak nitelendirilmiştir.

İslam’ın tatbik edildiği en zayıf dönemlerde bile insanların bugünkü hallerinden daha iyi olduklarını söylemek mümkün. Yukarıda bahsettiğim ve günümüz halini kaos olarak nitelemem sadece savaşlar ve açlıklar ile ilgili değildir. İnsanların kalben de huzurlu olmamaları bunun bir parçasıdır. Mutlu değildirler. Hayat ve geçim derdi neredeyse tüm insanlığı sarmalına almış ve başka bir mesele ile uğraşamaz duruma getirmiştir. Hayatın tek derdi insanların çoğu tarafından bir ev bir araba çocukların okulu meseleleri arasında gidip gelmektedir. Esasında insanın saydığımız bu dünyevi hususları düşünmesi ve bunları kazanmak için çalışması abes değildir. Ancak insanın bunları tek gaye yapması gerçekten abestir. Zira insan bu dünyaya sadece yemek içmek barınmak için gelmemiştir. Onun bu dünyaya gelişinin bir gayesi vardır. O gaye ise yaratıcısının rızasını kazanmak ve Ahiret hayatında Allah Subhanehu ve Teâla’nın güzel nimetlerine kavuşmaktır. Bununla birlikte buradaki nasibini de elbette unutmayacaktır.

İşte İslam, bu dünyada insanları huzurlu kılmak ve Allah’ın rızasını kazanmak için yukarıda zikrettiğimiz gibi dünyada işlerin düzenlenmesi işini halletmiştir. Zaten imtihanın özü de budur. Olması gerekende budur. Zira hem akıl hem de şeri deliller buna ulaştırır.

İslam her meseleye çözüm getirdi. Bunları açıkladı. Yeni çıkacak her meseleye de çözümler getirmeye muktedirdir. Burada bu hususların tamamına değinemeyeceğimiz için birkaç hususa değinmekle yetineceğiz.

İslam’ın yönetim şeklinin adı Hilafettir. Yönetimin başında ise ümmetin seçtiği ve beyat verdiği Halife bulunur. Halifenin başında bulunduğu İslam Devletinin görevi, sınırları dâhilinde İslam’ı tatbik etmek, sınırları dışında da İslam’ı yaymaktır.

İslam devleti sınırları dahilinde bulunan herkes –buna Müslüman olmayanlar da dâhildir- tebaadandır. İslam, ümmetin bölünmesini parçalanmasını kabul etmez. Bugün olduğu gibi elliden fazla ayrı ülke olması İslam’a muhaliftir. Tek merkezden yönetilen ekonomisi tek olan, orduları Halife tarafından yönlendirilen tek bir devlettir.

İslam’ın tatbik edildiği asırlarda İslam ümmeti huzur ve güven içerisinde idi. İslam orduları ümmetin güvenliğini sağlıyor ve İslam’ın adaletini diğer beldelere taşımak için çalışıyordu. Müsteşriklerin ve oryantalistlerin yazdıkları ise bunun tersini gösterme çabalarından başka bir şey değildir. İslam ümmetinin bütünlüğü, kâfirlerin İslam beldelerine saldırmadan önce iki kez düşünmelerine sebep oluyordu. Oysa bugün ümmet parçalanmış bir haldedir. İslam’ı tatbik edecek ve ümmetin maslahatlarını koruyacak yöneticilerden yoksundur. Hal böyle olunca İslam beldelerinde kan, gözyaşı ve sömürü hiç bitmemektedir. Yanı başımızda Suriye’de Müslümanlar katledilirken onları çevreleyen beldelerdeki yöneticiler kıllarını kıpırdatmamaktadırlar. Ordular, bırakın Müslüman kardeşlerine yardıma gitmeyi, kendi beldelerinde İslam’ın geri gelmesinin önündeki en büyük engellerdendir. Mısır, Filistin, Irak, Afganistan, Arakan ve daha birçok İslam beldesinde Müslümanlar katledilmektedir. Bu acı tablonun kalkması ancak ve ancak Hilafet devletinin kurulması, Müslümanların tek çatı altında toplanmaları ile mümkündür. Müslümanları birleştirecek olan, ortak paydaları İslam’ı tatbik edecek olan ancak Hilafet ve Halife’dir. Her biri parçalanmaya vesile olan milliyetçilik, ulus devlet anlayışı, demokrasi, laiklik, ruhi bağ vs. hiçbir zaman bu hercümerci bitirmeye güç yetiremez. Zaten vakıaları buna müsaade etmez.

Ekonomik olarak İslam ümmeti tam bir çöküntü içerisindedir. Tüm yeraltı ve yerüstü zenginliklerine, bilgi birikimine rağmen yarıdan fazlası yoksulluk sınırı altında ve milyonlarcası da açlıkla mücadele etmektedir. İslam ümmetinin geleceği ailelerinin göz bebeği çocuklar, açlık ve hastalık nedeni ile hayatlarını kaybetmektedirler. Batı kaynaklı sömürü temeline oturmuş politikalar, ümmeti bu hale getirmiştir. Kaynaklarımızın çoğunluğunu batı kendi cebine koyarken, küçük bir kısmını da kendilerine hizmet karşılığında uşak yöneticiler ve aveneleri paylaşmaktadır. Dev batılı şirketlerin hayata bakışı sadece menfaattir. Petrol, doğalgaz ve maden firmaları, servetlerine servet katarken, sömürdükleri beldelerin insanları açlıktan ölmüş olsa da umurlarında değildir. Bir hastalığa çare olacak bir ilacı üretseler bile, menfaatleri gereği piyasaya sürmeyen dev ilaç firmaları için insan hayatının hiçbir önemi yoktur. Ülkeleri satın alabilecek dev firmalar oluşmuş, konularında dünyayı tekellerine almışlardır. Servet, insanlar arasında uçurum tabirini bile geride bırakır bir halde dengesiz bir şekilde dağılım göstermektedir. Oysa İslam, tükenmez olarak nitelendirilen -petrol, doğalgaz, büyük maden ocakları- kaynakların bireyin tekeline vermemiş ve ümmetin ortak malı olarak belirlemiştir. Halife bu kaynakları ya ayni olarak ümmete verir, ya da en fazla işletme masraflarını talep ederek gelirlerini ümmete verir. Sadece bu bile dev firmaların oluşmasına ve servetin tekelleşmesine engel oluşturacaktır. Bu bakış, kâfir batının sömürge kaynaklarını kesecek ve bu ümmetin ekonomik olarak kalkınmasına vesile olacak ve batının zayıflamasına sebep olacaktır. Zekât verilecek kimsenin bulunmadığı zamanların gelmesi bunca zenginliğimizle birlikte düşünüldüğünde hiçte zor değildir. Bunu sağlayacak olan ise elbette İslam Devleti’dir.

Aile yapısı her geçen gün bozulmakta ve ailevi problemler artıyor. Kadına karşı şiddet ve hatta cinayetler artıyor. Mutlu huzurlu aile yuvalarının sayıları her geçen gün azalıyor. Sakat özgürlük anlayışları ve ekonomik sarmallar aileleri vuruyor. Çocuk yaşta ebeveynine itaat etmeyen asi bir gençlik yetişiyor. Sigarayı geçelim, uyuşturucu kullanımı ortaokul düzeyine kadar indi. Batı toplumlarına özenen Müslüman kadınlar, erkeklerle eşit haklara sahip olmak ve özgür olmak istiyor. Evlilik dışı ilişkiler ve gayri meşru çocuklar giderek artıyor… Müslüman kadınlar genelevlerde vergileri karşılığında pazarlanıyor. Kimsesiz ve şiddete uğrayan çocukları korumak ve yine bu durumda olan kadınları korumak için mekânlar hazırlanıyor. Oysaki sorunun temeli sistemin kendisidir. Kadınları ve çocukları bu hale getiren sistem onları güya korumak için çaba sarf etmektedir. Oysa İslam kadına korunması gereken bir namus olarak bakar. İslam devletinde kadının bu hale düşmesi imkânsızdır. Hem eş, hem toplum, hem de devlet buna müsaade etmeyecektir. O evinin ve çocuklarının terbiyecisidir. Bununla birlikte İslam kadını tamamen eve kapatmamış, toplum içinde görev almasına müsaade etmiştir. Malını işletmesi, ticaret yapması ona mubahtır. Bugün İslam beldelerinde iffetleri kirletilen ve hatta katledilen Müslüman kadınlara yardım edecek tek bir yönetici yoktur. Zira bugün İslam beldelerinin başlarında bulunan yöneticilerin hiç birinin böyle bir derdi de yoktur. Allah’ın haram kıldığı zina bile vergi karşılığında serbesttir. Bunu engelleyecek tek kurum Hilafet’tir. Onun başı Müslümanların Halifesidir ve tebaasındaki her bir bireyden sorumludur. Bizlere Irakta kadınlara tecavüz edip hatıra fotoğrafı çektiren kâfir Amerikan askerlerine kahraman diye nitelendiren değil, bir Müslüman kadının feryadına ordular hazırlayan halifeler gereklidir.

Eğitim sistemi ise tamamen çökmüş her sene yama yapılan yamalı bohça gibi kendisinden bir fayda sağlanamayan bir hal almıştır. Eğitimde ilimden çok mevcut ideolojiyi ayakta tutmak üzere fikirlerin empoze edilmesi, gençlerin konsantrasyonlarını ilimden kaydırmıştır. Gereksiz verilen tatiller ve izinler, ilim ile meşgul olması gereken körpe beyinleri boş işlere itmektedir. Yazılı ve görsel medya gençleri ilme teşvik etmesi gerekirken eğlence, fuhşiyat ve mideye yönlendirmektedir. Sigara, alkol ve uyuşturucu okullarda iyiden iyiye yaygınlaşmış ve aileler çocuklarını okula gönderirken endişe duymaktadırlar. İslam ise bir bütündür. Dolayısıyla medya, okul, aile ve diğer çevre hepsi eğitimde etkilidir. Tüm bunlar İslam sınırları dahilinde bulunacağı için yukarıda saydığımız günümüz eğitim problemleri sona erecektir. Gereksiz tatiller olmayacak ve gençler sadece eğitim ile meşgul olacaktır. Zaten öğrencinin görevi öğrenmektir. İslam Devleti geçmişte eğitime çok önem vermiş ve matematikten astronomiye kadar birçok alanda dünyanın geri kalanından çok ileri gitmiştir. İslam’ın tatbik edilmesi ile ilmi kalkınma yeniden tüm dünyanın kıskanacağı ve takip edeceği bir boyuta ulaşacaktır.

Yukarıda çok kısa zikrettiğimiz birkaç husus bile İslam’ın gelmesini kalplerin arzulaması için yeterlidir. Dünyanın her yerinde yardım isteyen kardeşlerimizin yardımına koşacak bir halifeye, İslam’a ve O’nun nizamını uygulayan sistem olan Hilafet’e bugün her zamankinden daha çok muhtacız. O’nu karalamak üzere tüm güçleri ile çalışsalar da O, nuru ile aydın akılları cezbetmektedir. Yazımızın başında belirttiğimiz gibi, mademki insanlar arasında kuralların olması zorunludur, o halde bu kuralları koyan neden tüm insanlığı yaratan ve adalet hususunda kendisinden asla şüphe edilmeyen Allah Subhanehu ve Teâla olmasın. Neden bu iş yaratıcıdan alınıp insana verilsin.

Kaldı ki İslam hiç uygulanmamış ve tasavvur edilemez değildir. Asırlar buna şahittir. Tüm karalamalara rağmen İslam’ın aydınlık tarihi onu inkâr edenler nezdinde dahi bilinmektedir. Ve Allah Subhanehu ve Teâlâ nurunu kâfirler ve müşrikler istemese de elbet tamamlayacaktır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz