BATININ BÜYÜK YALANI MİSYONER GERÇEGİ

Murat Altın

Misyonerlik, kimileri tarafından mitolojik çağlarda yaşamış doğaüstü güçlere sahip, gizemli, efsunlu yaratıkların bugüne uzanan kolları; kimilerine göre de son derece tehlikeli, ürkütücü, karanlık, uluslararası organize olmuş, erişilemez, dokunulamaz bir olgu gibi algılanmaktadır. Peki, gerçekte misyonerlik nedir? İnandığı dini başlarına taşımak kastıyla bir araya gelmiş insanların oluşturduğu masumane bir oluşum mudur? Yoksa dünyayı yöneten süper güçlerin kimliklerini gizlemek için kullandığı bir perde midir?

Havsalamızda canlandırılmaya çalışılan bu kurmaca düşüncenin sebebi, esrarengiz sır perdesi ardındaki misyoner gerçeği nedir?

Bu sorulara doğru yanıtlar bulabilmemiz için bilindik en tabii yoldan, misyonerler tarihinin derinliklerine inerek var oluş nedenlerini, amaçlarını kısacası neden ve nasıllarını doğru okuyup iyi analiz etmemiz gerekmektedir.

Misyonerlik fikri, etkiye karşı bir tepkinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Binaenaleyh Müslümanlara karşı cenk meydanlarında bariz hiçbir üstünlük sağlayamayan batılı haçlılar, bu durumun sebeplerini araştırmaya koyulduklarında farklı kişiler meseleye değişik açılardan yaklaşmalarına rağmen, her seferinde değişmeyen tek bir sonuca vardılar: Müslümanlara karşı galip gelebilmemiz için İslam’ı ortadan kaldırmalıyız.

Belirlenen bu hedef doğrultusunda canhıraş bir şekilde çalışmışlar, azmetmişler, geleneksel savaş yöntemleri ile birlikte farklı mücadele şekillerine başvurmayı da ihmal etmemişlerdir. İslam’ın engellenemez yükselişinin önüne geçmek, durdurmak hatta mümkünse yok etmek isteyen batılılar tarafından hazırlanan ekonomik, siyasi, askeri projeler bir bir çökmüş, kısmen başarılı olsalar da İslam’ın yükselişine engel olamamışlardır.

Velhasıl İslam dini yeryüzünde vücut bulur bulmaz, adaleti ve rahmetiyle insanı, hayatı, kâinatı kuşatarak girdiği isli, paslı, kararmış gönülleri aydınlatmış; adeta karanlıkları yırtarcasına, insanı layık olduğu yere eşrefi mahlûkat mertebesine yükseltmiştir. Bu minvalde İslam tarihi incelendiğinde cihat anlayışı ile Müslümanlar bir insan ömrü kadar kısa bir sürede uçsuz bucaksız geniş toprakları fethederek ihtişamlı, mağrur İslam medeniyetini inşa ettiği görülecektir. Bu ihtişamlı medeniyet batılıların her daim iştahlarını kabartıp başlarını döndürürken, nefretlerini artırarak kıskançlık ateşini alevlendirmiştir.

Haçlıların İslam ile olan bu şeytani mesaileri onlara yeni ufukların kapılarını aralamış, Müslümanlara karşı hissettikleri eziklik, kuyruk acısı kinlerini daha keskin bilemelerine sebep olurken bedenlerini saran kavurucu ihtiras ateşini söndürmek için, hücum edilen İslam’ın surlarını bir türlü geçemeyen haçlılar, kale kapılarını içerden açacak olan misyonerlik fikrini icat etmişlerdir.

Batılılar, misyonerler eli ile Müslümanların güçlerinin yegâne kaynağı İslam’ı yok etmenin imkânsız olduğunu anlayınca, Müslümanlarla İslam’ın doğal bağını koparıp İslam’dan olmayan mikyasları, nizamları İslam’danmış gibi göstermek suretiyle Müslümanlara pazarlama yolunu tercih etmişlerdir. Böylece Müslümanlar zayıflatılacak ve kontrol altına alınacak hatta hizmetleri altına alınarak sömürmek mümkün olacaktı. İşte son derece tehlikeli bu fikrin, kültürel saldırıların baş aktörleri misyonerlerdir.

Bu konuya ilişkin yüzlerce yıl önce söylenmiş, misyonerlerin kendi ağızlarından dökülen sinsi planlarını ifşa eden sözlerinden birkaçı şöyledir:

“Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çabalayıp durmayalım. Başka yollar, başka çareler deneyelim. İslam memleketlerinde girişeceğimiz faaliyetlerde onlara, Hıristiyan adetlerini, Hıristiyan bayramlarını, Hıristiyan kültürünü, Hıristiyan ahlakını aşılayalım…” Rahip Samuel Zwemer.

Misyoner Gıbb diyor ki: “İslam, Müslümanların içtimai hayatlarına olan tesirini kaybetti. Nüfuz dairesi gittikçe daraldı. Hatta mahdut bir çerçeveye münhasır kaldı…”

1935 senesinde Kudüs’te toplanan misyonerler konferansında Misyonerlerin reisi Samoul Zouimer şöyle hitap ediyordu: “Hıristiyan devletlerinin size verdiği misyonerlik göreviniz İslâm Âlemi’ndeki Müslümanları Hıristiyanlık dinine sokmanız değildir. Sizin vazifeniz, Müslüman’ı İslâm’dan uzaklaştırıp Allah’ı tanımaz bir mahlûk hâline getirmeniz, daha sonra da bu milletleri ayakta tutan ahlâktan onları koparmanızdır. Eğer bunda muvaffak olursanız İslâm memleketlerine yöneltilen sömürgenin fetih karakollarını teşkil ettirmiş olursunuz. Sevk etmeye çalıştığınız yolda yürümeleri için İslâm memleketlerindeki bütün kafaları buna hazırlamamız gerekir. Bu ise Müslüman’ı dininden çıkarmaktan başka bir yolla mümkün değildir. Ey misyonerler. Ancak Müslüman’ı bu hale getirdiğiniz zaman vazifeniz başarılı bir şekilde tamamlanmış olur.”

Batılıların demokrasiden sonraki efsane buluşu misyonerlik kurumunun doğuşunu, gelişimini kısaca ana hatlarıyla neden ve nasıllarıyla ortaya koyduktan sonra misyonerlerin kuruluş hedeflerine ulaşıp ulaşmadığının cevabını aramalıyız.

Esasında bu sualin cevabı, Müslüman coğrafyasındaki içler acısı dramatik son duruma bakınca kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Tabiî ki insanî erdemi, kızarmadan bakacak yüzü, gerçekleri görecek gözü olanlar için.

Zira makalenin ana temasını oluşturan hak ile batıl çatışmasında Müslümanların dinlerine bağlı kalıp ayrı kalmadıkları müddetçe Batılı Hıristiyan haçlılara karşı bariz üstünlükleri söz konusu iken Haçlılar eli ile Müslümanların bedenine saplanan zehirli ok misyonerlerin zerk ettiği zehirli fikirlerle son raundu kazanarak, İslam ümmetini yere seren, başını koparıp vahdetini tam elli iki parçaya bölerek büyük bir zafer elde ettikleri de malumdur. Nitekim Rahip Louis Massignon denen misyoner bu gerçeği şu sözlerle ifade etmektedir: “Müslümanların her şeyini tahrif ve mahvettik. Dinleri, inançları, ahlakları, dine bakışları ve insani duyguları mahvoldu. Onların manevi değerlerini, batı medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik. İslamiyet’ten uzaklaştırdık…”

Batılılar işledikleri bu büyük cürümün failini yine Şeytani dehaları ile yayı gerip oku fırlatan eli değil de hedefe saplanan oku günahkâr ilan ederek efsane kahramanlar olarak takdim ettikleri misyonerleri sahneye itiverdiler. Bununla da yetinmeyip efsanevi misyoner karakterini o denli yücelttiler ki, bu yüceltilmiş misyonerler İslam’ın son bayraktarı Osmanlının mahremine kadar ellerini kollarını sallayarak girebildiler. Devletin yönetim kadrolarında önemli mevkilere kolaylıkla yükselebildiler.

Müslümanlara misyonerleri hedef gösteren, hasmının ölmüş bedeninden dahi korkan, kimliğini gizlemeye çalışan batılı haçlıların misyoner maskesinin ardına saklanması ecdadın “Allah düşmanın bile merdini versin” deyimini akla getiriyor.

Lakin namerdin teşhisini yapmak için çok keskin bir göze ihtiyaç yoktur. Okun fırlatıldığı yöne doğru bakıp kısa bir müşahede ile birlikte hemen işin ardındaki meçhul gibi duran failin kimliğini açık bir şekilde görürüz. Zihnimizde zuhur ettirilmek istenen mugalâtalı düşüncenin ana kaynağını keşfedip gerçek azmettiricisini yakalarız. Misyoner maskesi çıkarıldığında “bakın burada kim varmış” dedirttirecek kadar yakınımızdaki tanıdık biri çıkar karşımıza. Onlar kim mi? Dikkatli bakın bulacaksınız!

Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra ondan kopartıp aldıkları servetlerle semiren dünyanın en büyük iktisadi, askeri, siyasi gücüne sahip kapitalistler dünyanın dört bir tarafında istediği gibi at oynatıp kimseciklere hesap vermezken neden yeni misyonerlik senaryoları yazıp günah keçisi rolünü yine misyonerlere vermişlerdir?

Doğaları gereği kapitalistlerin tarihlerinde cömertlik, mertlik gibi insani erdemlerle pek işleri olmamıştır. Onların sözlerinin eri olduğu da pek görülmemiştir. Hele ki muhatapları Müslümanlarsa...

Mertlikten, insani erdemden nasibini almamış kapitalist zihniyet, bir yandan misyonerleri ön plana çıkartıp Müslümanların öfkelerini onlara yöneltmesini sağlarken diğer yandan kapitalist şirketler vasıtasıyla asıl misyonerlik faaliyetlerini yürütmeye devam etmiştir. Özellikle film sektöründe açık bir misyonerlik propagandası yapılmaktadır. Örneğin Avrupa’ya “dansı yasaklayan” ecdadımızın pak yüzü, İslami yaşantısı bu gün bizlere çok farklı bir biçimde adeta gayri İslami bir yaşam sürmüşler gibi gösterilmektedir. Bizde “sahtekâr hoca” imajına karşı batıda tüm zorluklara göğüs geren, dürüst ve yardımsever papaz efendiler neredeyse her Hollywood filminde yer almakta ve gereken mesaj verilmektedir. Ayrıca filmlerde ve dizilerde kahramanlaştırılan karakterler ile Hristiyanların efsaneleri, aziz ve azizeleri arasında sıkı bir ilişki göze çarpmaktadır.

İslam ümmetinin son yüzyılına vurulan bu gizli esaret zinciri, İslam ümmetini ölmeden sırattan geçiriyor. Kur’an’da övülerek en hayırlı ümmet diye isimlendirilen bu ümmet maalesef Nemrutların ateş çukurunu, bebek katili Firavunların zulümlerini sadece izlemekle yetiniyor. Zira bu zelil durumun müsebbibi ne makaleyi ram ettiğimiz örümcek ağı misyonerler, ne İslam ile yan yana tırnak içinde bile yazmaya imtina ettiğim terör, ne de İslami fabia, vesair rezil yakıştırmalar değildir elbette. Sebep, esasında Müslümanlarca da malum olan; İslam ümmetinin akla gelebilecek her açıdan bölünüp parçalanmışlığıdır.

Savunduğumuz ümmetin parçalanmışlık gerçeğine dair, misyonerlerin tarihi vesikalarını incelendiğimizde çok çarpıcı şu ifadeler yer almaktadır; Ünlü İngiliz misyoner Lawrance Brawne şöyle diyor: “Eğer Müslümanlar bir İslâm imparatorluğunda birleşirlerse, bu onlar için kurtuluş, batı için de bir lânetlenecek olay ve felâket olur. Eğer parça parça kalırlarsa, o zaman ağırlıksız ve tesirsiz olarak hayat sürerler.” diyen Lawrance sözünü şöyle tamamlıyor: “Müslümanların kuvvetsiz ve tesirsiz olarak kalmaları için birleşmemeleri ve ayrı ayrı, parça parça kalmaları gerekir.”

Bir başka misyoner Arnold Twenbi “İslâm, Batı ve İstikbâl” isimli kitabında şöyle yazıyor:

“İslâm birliği uykudadır. Bize düşen, bu âlemin bir gün uykudan uyanabileceğini hesaba katarak gerekli tedbirleri almaktır.”

İngiliz sömürge bakanlığı tarafından yayımlanan Hempher’in “İslam’ı nasıl yok edelim” adlı kitabında; Londra Misyoner teşkilat başkanı: “Biz İngilizlerin müreffeh ve saadet içinde yaşamamız için Müslümanlar arasına nifak tohumları ekmemiz lazımdır. Onların içinde ihtilaf kıvılcımlarını tutuşturmalıyız…” İtiraf niteliğindeki ibretlik bu sözler sanırım misyoner teşkilatının gayelerini ortaya koymak için yeterli olacaktır.

O halde tek çare sorunun içindeki cevap gibi ufukta beliren bütünlüktür. Aksi takdirde görünen o ki, günümüz mevcut şartlarında batılı kapitalistlerin, İslam ümmeti üzerinde söz konusu menfaatleri sürdükçe ümmetin üzerinde yeni oyunlar oynamaya, yeni tuzaklar kurulmaya devam edecektir.


Yorumlar

  1. Mustafa Topçu

    Fetih denilince ne anlıyoruz,ne anlıyorsunuz, müreffeh yaşayanlar yanlız İngilizler değil din tacirlerinin büyük Bir bölümü müreffeh yaşamaktadır vergisi sermayesi yoktur geliri müthiştir,zira fakirlere acıyı bal eylemek düşer

Yorum Yaz