İDEOLOJİSİZ TÜRKİYE VE EKONOMİ

Erkan Aladağ

Şüphesiz ki kalkınmanın esasi unsuru fikrî kalkınmadır. Ne iktisadî, ne ahlakî, ne de ruhî kalkınma sahih kalkınmayı ifade etmez. Fikrî kalkınma için ise ideolojik bir fikir olması elzemdir. Yoksa kısır veya hayatın bir takım noktalarına yön veren, kimi alanlarını boş bırakan bir fikir kalkınmayı gerçekleştirmez. Herhangi bir millet, ırk veya kozmopolit toplumlarda hayatın her alanını kuşatan ideolojik fikir olmadıkça hayatta gerçek kalkınma gerçekleşmez. Fikir ve fikirden neşet eden çözümleme metodu oldukça hangi toplum olursa olsun her daim kalkınmaya, ilerlemeye ve dünyanın üstün güçlerinden olmaya hak kazanmış olur. Çünkü hayatta karşılaşılan sorunlara pratik çözümler üreterek engelleri kaldırıp ilerlemeye ancak ideolojik fikirle ulaşılabilir. İdeolojik fikir; insanın ve toplumun hayattaki tüm ilişki boyutlarını tanzim eden, ilişkileri muayyen fikri ve çözümleyici yapısı ile bulunulan halden daha da ileri hale taşıyan, devamlı üreten esasi ve kapsamlı bir fikrî yapıdır. Dolayısıyla böylesi bir fikrî yapıya sahip toplum kalkınmaya, genişlemeye, ilerlemeye, bulunduğu konumdan her daim yüksek konumlara doğru ilerler. Böylelikle dünya toplumlarından geri değil, dünyayı takip eden değil, dünyayı şekillendiren üstün güç konumuna sahip olur.

Bu kısa girizgâhtan sonra konumuzun esas temasına dönelim. Geçtiğimiz ay Kapitalist Türkiye ekonomisi için yaşanılan 3,5 aylık resesyon dönemi bir nevi büyük hasarlarla geçti. Borsa 67’lerden şimdilik çıktı ve 80’i zorlar durumda. Dolar, TL kuru 2,300 TL’den 1,940’lara kadar geriledi. Resesyonun şimdilik geçmesi elbette ki Türkiye’nin ekonomik gelişmesiyle olan bir durum değil. Değil, çünkü ekonomi kendisini küresel krizlerden koruyacak, dünya piyasasında yüksek talep gören sanayi ürünü üreten ve kendi enerjisi ile yetinen veya enerji ihracat eden bir konumda değil ki 3,5 aylık resesyonu atlatabilsin.

Peki, ne oldu?

Ne oldu da Türkiye ekonomisi uzun bir aradan sonra bir nevi nefes alabildi?

Aslında ekonomi cephesini takip edenler için bu soru çok basit bir şekilde cevaplanabilir. Ancak yine haberdar olmayanlar için söyleyelim. Borsadaki bu hareketlilik; dolardaki düşüş ve 3,5’luk resesyonun bitmesi tüm dünyayı kendi para birimi çemberine alan ABD’nin merkez bankası olan FED’in parasal genişlemeye devam edeceğini açıklamasıyla oluştu. Zaten Türkiye ekonomisinin resesyona girmesinin en büyük iki etkeninden biride FED’in Eylül ayında parasal sıkılaşmaya gidileceğini açıklamasıydı. İşte böylesi trajikomik bir durum söz konusu… Düşünebiliyor musunuz? Okyanuslar ötesinden bir ülke kendi iç piyasasına ilişkin bir açıklama yapıyor, fakat onun o açıklamasından dolayı neredeyse tüm dünya ekonomisi allak bullak oluyor. Birçok ülkenin enflasyon oranı hızla yükseliyor, borsaları ani düşüşlerle güne başlıyor. Ancak özelde Türkiye’ye baktığımızda bu açıklama eğer uzun sürseydi halka ağır bedeller ödetebilirdi. Bu iki durumdan kaynaklanmaktadır.

1. ABD’nin küresel siyasi üstünlüğü

2. Kapitalist sistemin iktisada yanlış bakışı

1. ABD’nin küresel siyasi üstünlüğü;

Bir küresel güç olarak ABD uluslararası jandarma rolüne büründüğünden uluslararası hukuku da kendi çıkarları doğrultusunda belirlemektedir. İdeolojik bir fikre sahip olduğu ve bu fikrinde metodu sömürü olduğundan yaptığı tüm icraatlar sömürüsünü daha da genişletmek içindir. Bunun için evrensel hukuk, demokratik normlar vb. kâğıt üzeri hukuklarla hayata dair, toplum işlerini ve insanın sorunlarının çözümüne dair bir fikre sahip olmayan ülkelere ABD, siyasi üstünlük sağlayıp kendi sömürüsünü daha geniş alanlara taşımaktadır. Bu siyasi üstünlük neticelerinden bir tanesi kâğıttan ibaret olan dolara verilen kıymettir. Günümüzde dolar uluslararası bir mübadele aracı görevi aldığından insanlar bu kâğıt parçasına kıymet vermekteler. Bir kağıt parçasına böylesi bir kıymetin verilmesinin bir numaralı önemli etkeni, ABD’nin kendi parasıyla iktisadi gidişatı iyi olmayan uydu devletlere verdiği borçlardan kaynaklanmaktadır. Yine uluslar arasında kurduğu anlaşmalar ve bağımsızmış gibi oluşturulan yapılanmalar ile siyasi çıkarları doğrultusunda kararlar aldırtıp sömürücülüğünün bekasını daha da uzatmaktadır. Misal olarak son bir yıl içerisinde pek fazla gündem olmasa da ABD, Avrupa ile bir antlaşma yaptı. Avrupa ile yapılan bu antlaşma Trans Atlantik Antlaşmasıdır. Bir de şu an hala görüşülen Pasifik ülkeleriyle yapacağı anlaşma ise Trans Pasifik Ticaret Antlaşmasıdır. Bu antlaşmaların temel sebebi; ABD’nin potansiyel tehlike olarak gördüğü Çin’in ekonomik büyümesinin önüne geçmek ve kendi şirketlerinin daha rahat hareket edebilmesidir. Bu antlaşmalar hem ABD’nin hem de karşı taraf ülkelerinin herhangi uluslararası bir şirketi antlaşma yaptığı ülke ile ithalat ve ihracatında hiçbir gümrük vergisi ödemeyeceği ve antlaşma yaptığı ülkede ihtiyaç duyduğu herhangi bir ürün varsa bunu sadece antlaşma yaptığı ülke ile gidereceğine dair yapılan anlaşmalardır. Bu sebeple ABD, hem yeni bir küresel aktörün doğuşunu engellemekte hem de potansiyel tehlike olarak gördüğü Çin’in ihracat ve ithalat alanlarını kısmaktadır. İşte ABD böylesi antlaşmalar ve siyasi faaliyetler ile egemenliğini kat kat artırmaktadır. Tabi bunun neticesinde kendi parası da gittikçe değerlenince kendi iç politikasına ilişkin uygulayacağı en ufak para politikasıyla birçok dünya ülkesi etkilenmektedir. Dolayısıyla bunlardan biriside ithalata bağımlı bir şekilde büyüyen Türkiye olmaktadır. Türkiye ithalata bağımlı büyüme gerçekleştirdiğinden döviz kurlarında oluşacak bir kıpırdama da enflasyon, büyüme, cari açık, GSMH ve faiz oranları anında etkilenir. Bu alanların olumsuz etkilenmesi ve devamlılık arz etmesi neticesinden fatura halka kesilir.

2. Kapitalist sistemin iktisada yanlış bakış açısı;

Kapitalizm iktisada “Mal ve hizmetler sınırlı, insan ihtiyaçları sınırsızdır” açısından bakmaktadır. Bu bakış başlı başına hatalı ve yanlış olduğu gibi Kapitalist sistem yaptığı tüm icraatları bu hatalı bakışın üzerine bina etmiştir. Misal olarak mal ve hizmetlerin sınırlı olmasından dolayı mal ve hizmetlerin çoğalmasına katkısı olan tüm girişimci ve sermayedarlara devlet teşviki verilmesi gerektiğine inanmaktadır. Kapitalist sistem insanların tek tek ihtiyaçlarını sorgulamaz. Ona göre ekonomide temel sorun mal ve hizmetlerin eksikliğidir. Bu sebeple egemen olduğu her beldede sermayedarların tahakkümünde bir yapı olarak kurulur. Örneğin bizler yıllardır Kapitalist sisteme sahip olan Türkiye’de Koç, Doğan, Sabancı vb holding ve şirketlerin isimlerini hep hafızamıza kazımışızdır. Bu şirketlerin uzun yıllardır Türkiye’de krizlerde batmadan dik durabilmelerinin temel sebebi devlet tarafından verilen teşviklerden kaynaklanmaktadır. İşte Kapitalizm böylesi çarpık ve habis bakış açısına sahip olduğu gibi tüm iktisadı bu bakış açısına bina eder. Dolayısıyla Kapitalist sistem malların dağıtımına dair hiçbir fikir ortaya koymamıştır. Bu sistemin tek amaç ve hedefi sınırlı olan malların ve hizmetlerin üretimini hızlandırmaktır. Bunun en kolay ve hızlı yolunun ise özelleştirmeden geçtiğine inanmaktadır. Dolayısıyla Kapitalizme göre sermayedarları her türlü krizden korumak ve daha da büyümeleri için bütçeden pay ayırıp desteklemek gerekir. Bütçenin geliri ise halkın genelinden alınan vergiler ve varsa yapılan özelleştirmelerdendir. Örneğin Türkiye anayasasının 73. maddesinde “Dolaylı vergilerin devletin malî gücü çerçevesinde alınması gereklidir” diye geçmektedir. Dolaylı vergiler halkın genelinden alınan vergiler olup alışveriş yaptığımız her üründen alınan paydır. Ve günümüzde Türkiye’nin bütçesinin %70 ile %75’i dolaylı vergilerden oluşmaktadır. Öyle ki dolaylı vergiler adı altında geçtiğimiz ay çıkartılan bir yasa ile artık evi yolun kenarında olanlardan da vergi alınacaktır. İşte böylesi bir sistem nihayetinde günümüzde tüm dünyaya egemen olmuş durumda. Hele özellikle Kapitalist sistemi tüm birimleriyle oturtma çabasında olan Türkiye’de dolaylı vergiler üzerinden halk adeta soyulmaktadır. Çünkü Türkiye ideolojik olmamakla birlikte taşeron bir devlet konumundadır. Bu sebeple Türkiye ithalata bağımlı büyüdüğünden ve kendisi üreten, ihraç eden olmadığından dolayı her an krizlerle karşılaşabiliyor. Bunun basit örneğini yaz aylarında gezi olayları ve FED’in açıklamalarından sonra yaşanılan ekonomik resesyonda gördük. İhraç eden olmadığından kastım sanayi ürünlerini, teknolojik ve bilişim ürünlerini üretip ihraç etmediğidir. Yoksa günümüzde her ülkede bulunabilen sebze, tahıl ve tekstil ürünleri değil. Zaten Türkiye kopyalanma bir sisteme sahip olduğundan sanayide devleşmiş, dünya pazarlarına açılmış bir ülke konumuna asla gelmez. Gelse bile küresel ideolojik güçler asla izin vermezler. Bu sebeple yukarıda da belirttiğimiz gibi eğer ki yaz aylarında yaşanan ekonomik düşüş devam etseydi bunun faturası ağır bir şekilde halka kesilirdi. Bu gerçeklik Kapitalist sistemde kaçınılmazdır.

Son olarak Kapitalist Türkiye ekonomisinin geçtiğimiz bir aylık durumuna baktığımızda; 2. çeyrek GSYH rakamları açıklandı. Yani geçtiğimiz Nisan, Mayıs ve Haziran ayının kaydettiği büyüme oranları açıklandı. TÜİK verilerine göre açıklanan 2. çeyrek büyüme oranı 4.4 olarak gerçekleşti. Kişi başı millî gelir ise 10,497 dolar olarak hesaplandı. Yani 18,914 TL olarak hesaplandı. Açıkçası gülünç bir durum... Düşünebiliyor musunuz, Türkiye’de her kişi aylık 10 bin küsur dolar para kazanıyor. Yapılan bu matematiksel hesaplamanın gerçeklikle ne kadar uzak olduğunu varın siz düşünün. Ancak bu Kapitalizmin mal ve hizmeti dağıtma biçimidir. Yani sadece rakamlar üzerinde bir dağıtma biçimi. Gerçekte ise mal ve hizmeti elinde bulunduran sermayedarlardır. Örneğin Koç, Sabancı, Doğan vb. holding sahipleridir.

Bu sebeple günümüzde bu çarpık sistem adeta tüm dünyayı sarmış durumda. Eli kalem tutan sözde yazar, akademisyenler, düşünürler ve toplum mühendisleri ise hala bu gerçeği ya görmüyorlar ya da bilerek üstünü örtüp kapatarak bu acı gerçeği toplumlara açık bir şekilde izah etmiyorlar. Ama görünen o ki bu insanların kalemleri, fikirleri ve yazıları satın alınmış. Nihayetinde insanlık artık öğrenilmiş bir çaresizliğin içine düşmüş durumda. Şüphesiz ki bu durumdan tek kurtuluş reçetesi âlemlerin Rabbi olan Allah’ın gönderdiği İslamî çözümledir. Üstelik bugün Türkiye adeta çıkmaz bir girdaptadır. Her ne kadar ekonomi önemli gösterilse de Türkiye bir taşeron devlettir. Bu Kapitalist sistem onun halkının değerleriyle uyuşmadığı gibi Batı’dan devşirme olduğundan küresel ideolojik güçlerin tahakkümünde olur. Üretim yapamaz, sanayi, bilişim ve teknolojide gelişemez. Zaten buna şahitlik eden bir gerçeklik var ki hiçbir İslam ülkesinin günümüzde sanayi ürünü olarak markalaşmış bir ürünü yok. İşte bu durumdan kurtuluş yolu Kapitalist fasit ve çürümüş sistemden kurtulup İslam ideolojisini hayata hâkim kılmaktır. İşte o gün ümmetin tekrar izzet ve şerefine kavuştuğu gün olacaktır. Nitekim İslam iktisadı hem üretime hem de dağıtıma yönelmiş ve buna dair kanun ve nizamlar belirlemiştir. 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz