FİKİR, DİN VE LAİKLİK

Murat Savaş

El-Hamdulillahi Rabb-il Âlemîn, e's Salatu ve's Selâmu Âlâ Seyyidinâ Muhammed ve Âlâ Âlihi ve Sahbihi ecmain. Ve ba'd;

İnsan anne rahmine düştükten sonra altı ile dokuz ay arasında doğar ve dünyaya merhaba der. İlk beş ayı, ilk bir yaşı derken bebeklik evresinden çocukluk dönemine geçer. Çocukluk yavaş-yavaş gençliğe, gençlik olgunluk yaşına ve nihayetinde ihtiyarlığa döner. Kimilerinde hayat ihtiyarlık döneminde son bulurken, kimileri ihtiyarlık dönemini dahi görmeden bu geçici dünya hayatından ebedi hayat olan ahiret hayatına intikal eder. Bazen bir kaza, bazen amansız bir hastalık vesilesiyle canını teslim eder. Bazende oturduğu yerde aniden ölüverir. İşte bu doğum ve ölüm arasındaki zamani sürece hayat diyoruz!

Nerede, hangi ırk ve renkte ve ne zaman doğacığımızı bilmediğimiz gibi nerede, ne şekilde ve ne zaman öleceğimizi de bilemeyiz. Bunların hepsi Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın takdir ettiği ve üzerimize cebren vukuu bulan hususlardır. Öyleyse -ki öyle- insanın bu sıfatlarla övünmesi yanlış olduğu gibi gereğinden fazla bu konuları incelemeside yanlıştır. Zira insan bu hususlarda düşündüğü ve araştırdığı zaman esas üzerinde düşünmesi ve araştırması gereken şeyleri ister-istemez ihmal edecektir.

Bu hususların başında şüphesiz hayat ve hayata intibak eden din ve bazı fikirler gelmektedir. İnsan; “nereden geldim?” sorusunu selim bir akıl ile cevapladıktan sonra mutlaka ne için yaşadığını sorgulayacaktır ki bunu anlayabilmesi için öncelikli olarak hayatı anlaması gerekir. Bu sebeple makaleme hayatı genel manada açıklayan cümlelerle girdim. Ancak bu cümleler genelde bütün insanların bildiği genel manaları ifade etmektedir. Hayatı mercek altına almak isteyen kişilerin bu kadarıyla yetinmesi doğru değildir. Zira hayatın ne olduğunu tam bir şekilde kavramamak insanı hayata ilişkin din ya da fikirleri anlamamaya ve de en önemlisi (iki kocalı kadın gibi) hayatla ilgili birden çok din ve fikri benimsemeye itebilir. Onun için hayatın detaylıca açıklanması gerektiğine inanıyorum.

Yukarıdaki ilk paragrafta hayatı; “doğum ve ölüm arasındaki zamani süreç” şeklinde tanımlamıştık. Peki, insan bu zamani süreçte ne yapar, yaşamını nasıl sürdürür? Hayat; bunlarla birlikte yaşamak mıdır yoksa sırf yaşamasına hayat mı denir? Bu soruların cevaplarının hayatı anlamamıza yüzde yüz katkı yapacağını biliyorum. Evvela şunu belirtelim ki hayat insanın sırf yaşaması değildir. Bilakis yaşamakla birlikte yaşamını sürdürebilmesi için gerçekleştirdiği bütün davranışlarda hayatın bir parçasıdır. Şöyle ki; bir defa insanın yaşamını devam ettirebilmesi için uzvi ve içgüdüsel ihtiyaçlarını doyurması gerekir. Aksi halde insan ölür. Dolayısıyla doyuma ulaşması için insani davranışlarda bulunması gerekir ki böylece davranışlarda hayatın bir parçası olur.

Davranış (amel) insanın hayatiyet enerjisini karşılamak için gerçekleştirdiği fiillerdir şeklinde tanımlanır. Hayatiyet enerjisini karşılamak için olmayan fiillere davranış denmez. Bir başka ifadeyle insanın başka bir insan ya da varlık ile olmaksızın gerçekleştirdiği fiillere davranış denmez. Burada şöyle bir şey söylenemez; “ahlakla ilgili bazı şeyler, örneğin güler yüzlü olmak, hayâ ya da dürüst olmak insanın başka bir unsura ihtiyaç duymadan gerçekleştirdiği fiillerdir ve bunlara amel (davranış) olarak itibar edilir.” Hayır, bütün bunlar insanın hiçbirşeyle alaka kurmaksızın gerçekleştirdiği fiiller değildir. Kime karşı dürüst, hayâlı ve güler yüzlü oluyorsun, elbette başka varlıklara karşı. Zira insanın kendi kendine gülmesine delilik emaresi olarak itibar edilir.

Şimdi gelelim davranışta insan unsurundan başka nelerin olduğuna. Şüphesiz ki eşya ve başka insanlar insanın davranışlarında ilişki kurduğu diğer varlıklardır. İnsan doğumundan ölümüne kadar eşya ve başka insanlarla alaka kurarak hayatiyet enerjisini karşılar. Yeme içmeden tutunda öğrenme, çalışma, evlenme ve boşanmaya, alışverişten tutunda icare, şahitlik ve cezaya kadar insan hep başka varlıklarla alaka kurar. Bir bütün olmakla birlikte karşı tarafa anlatabilmek için bazen “okul hayatım, iş hayatım, aile hayatım ve özel hayatım” şeklinde sınırlandırırız. Bu kavramlar bile hayatın sırf yaşamaktan ibaret olmadığını ispatlar niteliktedir.

Hayatı kısaca tanımladıktan sonra şunu ifade etmeliyim ki insan bu alakaları ve alakalardan doğan davranışları neye göre gerçekleştireceği hususunda bir fikre ihtiyaç duyar. İster kendisi üretsin, ister başka bir kaynaktan alsın fikir olmadıkça amel gerçekleşmez. Şu dört husus; ihtiyaç, fikir, fiil ve gaye her amelde mutlaka bulunur. Fakat konuyu sınırlandırmak adına buralara girmeyeceğim. İnsan bu fikri nereden alacak, akıl buna elverişli midir gibi kısımları da çok önemli olmakla birlikte bu makalede bir amelde aynı anda birden çok fikre göre hareket edilemeyeceğini göstermeye çalışacağız.

Evet, mademki her amel bir fikre binaen gerçekleşiyor, mademki insan hayatının tamamını da bu ameller oluşturuyor, o zaman insanın sürekli üretken bir ana fikre (kaynak) ihtiyacı vardır ki fikirler ve ameller arasında bir tutarlılık bulunsun. Bunun manası şu ki; insan hayatını düzenleyeceği bir nizama muhtaçtır. Aksi takdirde karışıklığa ve ameller arasında bir tutarsızlığa muhatap olur. Ayrıca bilinmesi gereken başka bir şey daha var ki amellerinizi kendisi ile seyrettirdiğiniz nizamı içerisinde yaşadığınız toplumda benimsemeli ki ameller gerçekleşebilsin, düzene uymayanlar muhakeme edilebilsin ve hayat ve toplum mündemiç seyretsin.

Toplumda var olan her bir ferdin aynı fikirleri benimsemesi muhakkak ki düşünülemez. Ancak birlikte yaşayabilmek ve alakaları devam ettirebilmek için her bir ferdin toplumun egemen çoğunluğunun fikirlerine uyması gerekir. Zira her toplumda egemen çoğunluk devleti elinde bulundurur ve benimsenen fikirleri ideolojik bir kalıpla bir nizam halinde toplum üzerine uygular. Uygulanan nizamı benimsemeyen fertlerde ya o toplumda yaşamaz ya da kendi fikirlerinden feragat edip uygulanan nizama boyun büker. Ya da kendi fikirlerinin egemen olması için toplumu değiştirmeye çalışır…

Konunun iyi anlaşılması için bu kadar açıklama ve mukaddimeden sonra şimdi esas konumuz olan din ve laiklik hususuna geçebiliriz. Öncelikle bilinmesi gerekir ki din genel bir tanım olup bütün dinleri içine aldığı ve bu dinlerinde birbirinden felsefe olarak çok farklı olduğu için burada dinden kastettiğimizin İslam olduğunu başlıkta da parantez içerisinde ifade ettim. Zira içerisinde yaşadığımız nüfusun %97’si Müslüman, üzerinde yaşadığımız topraklarda İslamî topraklardır. Fakat ne hikmetse egemen çoğunluğun benimsediği din İslam hayatta egemen ve uygulanır değil. Bunun sebebi İslam’ın hayatın tamamına intibak ettiğini Müslümanların bilmeyişi belki de bildiği halde bilmezlikten gelmesidir diye düşünüyorum. İslam’ın yerine devlet eliyle ideolojik bir kalıpla hayatta alakaları düzenleyen laikliğin uygulandığını görüyoruz. Hâlbuki İslam’ın da, laikliğinde intibak ettiği ve düzenlediği şey bu hayatın tâ kendisidir. Fakat birileri İslam’ın ahiret işlerini düzenlediği hayat işlerinin insanın tercihine bırakılmış olduğu yalanını uydurarak hayat işlerinde laikliği referans alan bir devlet icat edip din ile hayatı birbirinden ayırmıştır.

Bunun için insanın eğer isterse özel hayatında ve ahiretle alakalı konularda İslam’ı referans alabileceği, fakat hayat işlerinde laiklik esasına göre hareket eden devlete inancını karıştırmayacağı zehrini biz Müslümanlara zerk ettiler. Müslümanların uyanmaması içinde bu sözlerini laiklik tanımını yumuşatarak, siyasetin kötü bir şey olduğunu söyleyerek süslediler. Mesela laiklik esasta “din ve hayat işlerinin birbirinden ayrılması” anlamına geldiği halde onlar; “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak yumuşattılar. Hâlbuki iki tanım arasında hiçbir fark yoktur, lakin ikincisi kulağa hoş gelmektedir.

Bundan dört yıl evvel okuduğum din ve laiklik adlı bir kitapta laiklik ile İslam’ın çelişmediğini yazar ısrarla örnekler vererek anlatmaya çalışıyordu. Mesela medeni nikâhla evlenen çiftlerin şer-i nikâhta kıydırabileceğini, mirası devletin yasalarına göre resmi olarak taksim ettikten sonra kendi aralarında şer-i olarak taksim edebileceklerini, içki, kumar ve zina gibi İslam’ın haram kıldığı şeylerin yasal olarak serbest olsa da insanların bunları yapmak zorunda olmadıklarını, dolayısıyla laiklik ve İslam arasında bir çelişki olmadığını anlatıyordu.

Şimdi bu yazara sormak lazım; devlet hırsıza gerekli hapis cezasını verdikten sonra bir de onun elini kesebilir miyiz? Ya da içki içeni, zina edeni vb had cezalarıyla cezalandırabilir miyiz? Ya da devletin bastığı paranın yanında birde şer-i para basıp tedavüle sokabilir miyiz, devletin yaptığı anlaşmaları İslam’a uymadığı için iptal edebilir miyiz, ‘İsrail’ ve ABD gibi fiili harbi olan devletlerin elçilerini İslam haram kıldığı için kovabilirmiyiz? Soruları daha çoğaltmak mümkün ancak aklı olup düşünen, kulak verip dinleyen için yeterlidir.

Daha net bir dille laiklik ve İslam’ı anlamak için laiklik çerçevesinden mi İslam’a bakacağız yoksa İslam akidesinden mi laikliğe bakacağız? Şunu belirteyim ki hem İslam hem de laiklik hayata bakış açısıdır ve siz hangisinden bakarsanız o şeyin müntesibi olmuş olursunuz. Biz İslam akidesinden bakarak laikliği anlamaya ve anlatmaya devam edeceğiz inşaAllah.

Yukarıda söylediğim yumuşak tanımdan hareket etsek bile laikliğin İslam ile çeliştiğini hemen anlayabiliriz. Düşünelim, mademki laiklik din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır, o halde devlet işleri nelerdir? TBMM’nde kabul edilip devletin benimsediği yasalar nelerle alakalıdır? Ya da yargının karara bağladığı davalar nelerle ilgilidir?

Devlet işi denilen şeyler yukarıda açıklamaya çalıştığım alakaları, bu alakalardan doğan davranışları ve dolayısıyla hayatı düzenleyen işlerdir. Devlet sosyal hayat denilen davranışların esas cereyan ettiği insanlar arasındaki alakaları düzenlemektedir. Bu yüzden devlet işi evlenme ve boşanma işidir, alışveriş, kiralama ve şirketleşme işidir. Devlet işi; eğitim-öğretim, çalışma düzeni, davalara bakma ve suçluları nasıl cezalandıralım işidir. Devlet işi; mirası dağıtma, para basma ve velayet gibi iç işleri olduğu gibi, başka devletlerle anlaşma yapma, elçiler kabul edip diğer ülkelerde elçilikler açmak ve savunma gibi dış işleridir. Kısa ve özlü bir şekilde devlet işi hayat işidir, yani kısaca devlet hayatı düzenlemektedir.

Camilerin açık olması, ahlak ve bazı başka konularda İslam’a uygun hareket edebilmemiz ise genelde ferdi ve soyut neticeleri olan davranışlarla ilgilidir ve devlet bu alanı da Diyanet İşleri üzerinden kontrol altında tutmaktadır.

Göklerin ilahlığı Allah’a, yerin ilahlığı insana, ibadetin mabutu Allah, ekonominin Şari-i devlet, yağmurlar yağdıran, yaratan Allah, kanun koyan, düzenleyen insan! Ahlak işlerini Allah, kıyafet işlerini insan, İslam medeniyeti eksik, muasır Batı medeniyeti kâmil öyle mi? Devleti kandırmayın, vergide hile yapmayın “bizi aldatan bizden değildir” hadisini hutbelerde okutup, faiz almaya-vermeye gelince “devletin dini olmaz” diyeceksiniz öyle mi?


“Öyleyse bu insafsız bir taksimdir.” (Necm 22)

Son sözüm dostlarım; yerde de ilah, gökte de ilah Allah Subhanehu ve Teâlâ’dır. İbadeti olduğu gibi ekonomiyi, kadın-erkek ilişkilerini, ukubatı ve devletlerarası ilişkileri de düzenleyen Allah Subhanehu ve Teâlâ’dır.


“Hem o odur ki gökte de ilâh yerde de ilâhdır ve O Hakîm ve Alîmdir.” (Zuhruf 84)

Bazı işlerle ilgili fikirleri laiklik esasına göre, diğer bazı işlerle ilgili hükmü İslam dinine göre düzenlemek günümüzde olduğu gibi davranışlar arasında tutarsızlığa sebep olmaktadır. Bu nedenle kredi kartıyla kurban kesene, hac ve umre yapana rastlanılmaktadır. Bu nedenle beş vakit namazını kaçırmayan bir Müslümanın İslam’ın haram kıldığı bir ticaretinin olduğuna rastlıyoruz ve hakeza…

İslam ve laikliğin intibak ettiği şey hayattan başka bir şey değildir ve biri diğerini asla kabul etmez. Ayrıca İslam akidesinden bakınca laikliğin bir küfür nizamı olduğu, Müslümanın onu benimsemesinin, ona davet etmesinin haram olduğu anlaşılmaktadır. Tabi bundan laikliğe inananlar müstesnadır. Zira laikliğe iman eden onun müntesibi olur. Böyle biri İslam’ın bazı taleplerini yerine getirse de Allah ile bağı kalmamıştır.


“İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir İlâh’dır; onun için yalnız benden korkun.” (Nahl 51)

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz