CENEVRE ANLAŞMASI VE SURİYE’NİN GELECEĞİ

İbrahim Er

Hatırlanacağı üzere; 18 Aralık 2010 tarihinde Muhammed Buazizi isimli bir şahsın kendisini yakması ile Tunus’ta ilk kıvılcımı çakan Arap Baharı, on dört ay gibi kısa bir sürede Afrika’nın kuzeyi ile doğusu, Arap Yarımadası ve Ortadoğu’dan meydana gelen büyük bir coğrafyada yirmiden fazla ülkeyi etkisi altına almıştı. Her biri birer İslam toprağı olan bu beldeler içerisinde Tunus, Libya ve Mısır’da bu kıyamın neticesi olarak her biri en az çeyrek yüzyıllık olan zalim yönetimler son bulurken, diğer beldelerde bu kıyamın etkileri ve neticeleri daha hafif olmuştur. Tamamen İslami talepler içeren ve İslami duygularla daha da güçlenen bu kıyamın başlamasının ardından harekete geçen Batı, ajanlarının yardımıyla bu ayaklanmaları İslami eksenden uzaklaştırarak, bir takım siyasî değişiklikler ve ekonomik iyileştirmelerle birçok beldede hafifletmeyi başarmıştır. Ancak Suriye müstesna…

Şüphesiz hiç kimse, Tunus’ta çakan ilk kıvılcımdan sonra başlayan bu ayaklanmaların, yaklaşık bir yıl sonra Suriye’ye kadar uzanarak şanlı bir kıyama zemin oluşturabileceğini ve o şanlı kıyamın da İslami bir inkılap ile sonuçlanma noktasına gelebileceğini o günlerde tahmin edemezdi. Bu nedenle başta ABD olmak üzere, Batılı kâfirlerin Suriye üzerindeki askeri ve siyasî açıdan uygulamaya çalıştıkları planlar bugüne kadar bir sonuç vermedi. Bu planlar her defasında zalim Esad yönetimine karşı İslami bir duruşla dimdik ayakta duran “muhalif” Suriye Müslümanlarına ve ellerindeki sınırlı imkânlarla teslim olmaya ve gayri İslami çözümlere boyun eğmeye karşı şehadeti çoktan tercih etmiş olan mücahidlere takılmıştır.

Bu durum Esad ve zebanileri olan şebbihaların Müslüman Suriye halkına karşı çocuk, kadın ve yaşlı demeden uygulamış oldukları kıyımı bugünlere kadar arttırarak devam ettirmiştir. Bu katliamlar, ABD’nin kıyamı bastırmaya yönelik ilk hamlesidir. Bunun için bölgede görünürde düşmanı ancak gerçekte ise çok önemli bir müttefiki olan İran’ı kullanmaktadır. Bu saldırılarda şu ana kadar Esad ve ordusunu İran üzerinden desteklerken, savaşan unsurlar olarak da Hizbullah ve PYD gibi varlıkları takviye güç olarak devreye sokmuştur. Hatta son dönemde Rus paralı askerleri bile Suriye ordusu ile birlikte direnen Müslümanlara kurşun sıkmaya başlamışlardır.

ABD, İran üzerinden Esad yönetimini desteklerken Türkiye üzerinden muhalifleri desteklemiş ve bu kanaldan İslami direnişe fitne sokarak, Özgür Suriye Ordusu üzerinden mücahitlerin kontrolünü sağlamayı hedeflemiş ve Suriye Ulusal Konseyi/Koalisyonu ile Esad’a alternatif olabilecek ve demokratik sürecin başlamasını sağlayacak bir yönetim için bütün gücünü kullanmıştır. Özetle durum Suriye üzerinde bu şekilde gelişmiştir. Ancak ne mutlu ki, Esad ordusunun bütün vahşiliğine karşın dimdik ayakta duran Müslümanlar, Özgür Suriye Ordusu ve Ulusal Konsey üzerinden oynanan siyasî oyunlara gelmemiş, ortaya koymuş oldukları kararlı duruşlarıyla planlananların aksine safları karıştırmayıp daha da netleşmesini sağlamışlardır.

İşte ABD’nin Suriye üzerinde elde etmek istediklerine karşın maruz kaldığı durum kısaca bu şekildedir. Ancak durum ABD açısından Suriye üzerindeki stratejisini zora sokma adına yalnızca bu hususlardan ibaret değildir. Zira Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi ve ABD nüfuzunun bölge üzerine tamamen hâkimiyeti konusunda başından beri sürekli olarak engel teşkil etmeye ve ABD’nin projelerini sekteye uğratmaya çalışan Avrupa gerçeğini de unutmamak gerekiyor. ABD, Suriye üzerinde iki koldan yani Türkiye ve İran üzerinden siyasî ve askeri unsurlarla sonuca gitmeye çalışmaktadır. Bu nedenle de on binlerce Müslümanın Esad güçleri tarafından kıyılmasına göz yummaktadır. Avrupa ise “Suriye’nin Dostları” toplantıları adı altında tertiplediği toplantılarla; ABD’nin Esad rejimine, muhalefetin dolayısı ile İslami direnişin kıyımına yönelik zaman süresince sürekli olarak BM’yi göreve çağırarak müdahaleye zorlamış ve bunun için zemin oluşturmaya çalışmıştır. Bu konuda başı çeken İngiltere ve Fransa, Suriye’nin şekillendirilmesi konusunda ABD’nin tersine Esad yönetimini hiçbir şekilde muhatap kabul etmemekte ve geçiş hükümetleri ile bu sürecin aşılması konusunda ABD’ye muhalif projeler oluşturmak istemektedir. Dolayısıyla İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa’nın öncelikli hedefi Suriye’ye yapılacak bir müdahale ile ABD’nin Esad rejimi üzerine kurmuş olduğu Suriye projesini sekteye uğratmaktır. Bunun yolu ise askeri bir operasyonla veya bir geçiş hükümeti oluşturmak suretiyle Esad yönetimini devre dışı bırakmaktan geçmektedir.

Avrupa’nın Suriye sürecinin başından beri uygulamış olduğu bu stratejiye karşı ABD, Rusya ile anlaşma yoluna giderek kendisini Avrupa’nın çıkışlarına karşı yeni bir müttefikle daha da güçlendirme yoluna gitmiştir. Zira Rusya’nın Suriye konusundaki yaklaşımı Sovyetler Birliği döneminden bu yana aralarında var olan ekonomik ilişkiye dayanmaktadır. Suriye o dönemde Sovyetler Birliği’nin silah satabildiği ve sanayisini genişletebildiği ender ülkelerden birisi konumundaydı. Sovyetler Birliği yıkıldığında Suriye’nin bu ülkeye olan borcu yaklaşık 12 Milyar dolar civarındaydı. Rusya, Sovyetler Birliği döneminden kalma borcun 10 milyar dolarını silme karşılığında öncelikle bir türlü revize edemediği silah sanayisi için sıcak para sağlayacak önemli bir müşteri bulduğu gibi çok sayıda silah anlaşmasının yanı sıra enerji anlaşmalarına da imza atmak suretiyle Suriye ile olan ilişkilerini daha da geliştirmiş oldu. Şu anda Şam, Sovyetler Birliği döneminden beri Rusya'nın en büyük silah alıcısı konumundadır ve ordusunun envanterinde Rus yapımı beş bin tank, beş yüzden fazla uçak, kırk bir gemi ve çok sayıda askeri malzeme bulunmaktadır.

Ayrıca Suriye, bu ekonomik ilişkilerin yanı sıra Rusya'nın Akdeniz'de donanmasına ev sahipliği yapan tek üs olan Tartus Üssünü de bünyesinde barındırmaktadır. Kısacası Suriye, Rusya’nın yakın dönem politikaları sayesinde ticari, siyasî ve askeri alanda işbirliği yaptığı Ortadoğu’daki tek müttefiki durumuna gelmiştir. Bütün bunlar, Rusya’nın Suriye’de rejim değişikliğine ve oraya yapılabilecek müdahaleye karşı olmasına neden olan ve iki ülke arasındaki ilişkilerden kaynaklanan çıkarların sekteye uğramaması için mücadele ettiği hususlardır. Bu nedenle Rusya, Suriye’ye müdahaleye kesinlikle karşıdır ve bu konuda Avrupa ve ABD’nin Suriye üzerindeki projelerinin sürekli olarak karşısındadır. Rusya, bugün Esad yönetiminin en büyük destekçisi konumunda olup başta silah ve asker desteği olmak üzere rejime her türlü imkanı sağlamaktadır.

İngiltere ve Fransa’nın Suriye konusunda kendisini sürekli sıkıntıya sokması, ABD’yi Suriye konusundaki çıkarlarını ve zaaflarını bildiği Rusya ile 2012 yılının sonlarında anlaşma yapmaya sevk etti. “Esad’ın görev süresinin dolduğu 2014’e kadar başta kalmasını ve muhalefetin de içinde yer aldığı geçici hükümet kurulmasını öngören” bu anlaşmayla ABD; Avrupa’nın Suriye stratejisini, yanına bu stratejinin karşısında olan güçlü bir müttefiki alarak bir anlamda bertaraf ederken, Rusya’da böylelikle Suriye ve rejimine yönelik bir müdahalenin önüne geçmiş oldu.

Yapılan bu ittifakın ardından ABD’nin Suriye üzerinde eli daha da güçlendi ve her geçen gün Rusya’nın da açık desteğiyle Esad zaliminin Müslümanlar üzerindeki kıyımı şiddetlenmeye başladı. Ayrıca PYD ve Hizbullah gibi oluşumların da mücahitlere karşı taarruza geçtiği dönem bu anlaşma sonrasına denk gelmektedir. Bu anlaşmanın ardından müdahale gerekçesi olarak yalnızca Esad’ın kimyasal silah kullanması kalmıştır. Nitekim ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, bu anlaşmanın ardından Suriye'nin kimyasal silahlarını kullanmayı düşünmesinden büyük endişe duyduklarını söylemiştir. ABD Başkanı Barack Obama'nın, kimyasal silahları kullanması durumunda Suriye'nin sonuçlarına katlanması gerekeceğini söylediğini belirten Panetta: “Tüm dünya, gelişmeleri yakından izliyor. Eğer Esad rejimi, kendi insanları üzerinde kimyasal silah kullanırsa bu çok korkunç bir hata olur. Böyle bir eylemin sonuçlarının neler olabileceğiyle ilgili yorum yapmayacağım. Ancak kimyasal silahların kullanılması, bizim açımızdan kırmızıçizginin geçilmesi anlamına gelir.” ABD, bu açıklamalar ve ortaya koymuş olduğu “kırmızıçizgi” ile Suriye’ye müdahale konusunu kendi kontrolüne almayı başarmıştır.

Tarihler 21 Ağustos 2013’ü gösterdiğinde Guta’da gerçekleştirilen ve çok sayıda masum insanın ölümüne neden olan kimyasal saldırı ile Suriye’ye müdahale konusu yeniden gündemdeki yerini almıştır. Üstelik böyle bir saldırı, ABD’nin kendi tayin etmiş olduğu Suriye’ye müdahale konusundaki kırmızı çizginin de aşılması anlamına gelmiştir. Rusya ve İran bu kimyasal saldırının varlığını kabul etmekle birlikte bunun failini muhalif guruplar olarak açıklamışlardır. ABD ve Fransa’ya göre ise bu saldırının arkasında Esad rejimi vardır. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Türk istihbarat birimlerinin bu konudaki raporları doğrultusunda yapmış olduğu açıklamada, “Bu konuda atım vasıtaları ve atım mekânlarıyla bölgeler arasındaki açılar, izler açısından bakıldığında şüphe bırakmayacak şekilde rejimin sorumluluğu. Tamamıyla milli istihbarî değerlendirmelerimizdir. Diğer istihbarat birimleriyle yapılan temaslarda da genel olarak bu konuda mutabakat olduğu görülüyor.” şeklinde konuşmuştur. Muhaliflerin bu işin arkasında olma ihtimali yoktur. Dolayısıyla yapılan açıklamalar da göz önünde bulundurulduğunda bu saldırının Esad rejiminin işi olduğu görülmektedir. Dolayısıyla arkasında da Amerika vardır. Oysa Amerika bu zamana kadar Suriye’ye müdahale konusuna sıcak bakmayıp müdahaleden uzak durmuştu. Şimdi ise müdahaleye neden olacak kendi kırmızıçizgilerini aşan bir saldırıya göz yummuştur.

Kimyasal saldırının ardından hem İngiltere, hem de Fransa Suriye’ye müdahale konusunda harekete geçerek ABD’nin yanında müdahaleye destek vereceklerini açıklamışlardır. Ancak daha sonra İngiliz parlamentosu bu müdahaleye izin vermeyerek İngiltere’yi konunun dışında bırakmıştır. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ise, Suriye Ulusal Koalisyonu Başkanı Ahmet Jarba'yı kabul ettiği görüşmenin ardından, “Suriye'de siyasî çözüm için ne gerekiyorsa yapılmalı. Bunun için Suriyeli muhaliflerin özellikle askeri açıdan gerekli güce sahip olup, tek alternatif olarak ortaya çıkması gerekir” şeklinde açıklama yaparak müdahaleye sıcak bakmadığını vurgulamıştır. Böylelikle müdahale konusunda bu iki geri adımın ardından ABD yalnız kalmıştır.

Başkan Obama’da kimyasal silah kullanımının hemen ardından Suriye’ye yönelik müdahale mesajları vererek konuyu kongreye götüreceğini belirtmiştir. Obama, “Suriye'de rejim hedeflerine yönelik ABD'nin harekete geçmesi kararını aldım. Bizim müdahalemiz sınırlı olacak. Bölgede askeri olarak varlığımız konuşlanmış durumda ve ne zaman istersek de vurmaya hazırız. Yarın da olabilir, bir haftaya da olabilir, bir ay da olabilir” şeklinde konuşmuştur. Bu konuşmadan da anlaşılacağı üzere müdahale sınırlı süreli olacaktır ve zamanı belli değildir. Böylelikle ABD, Fransa ve İngiltere’nin geri adımlarına karşı öncelikle müdahale konusunda kendisine yönelik oluşan beklentilere karşı bir zaman kazanma hamlesi gerçekleştirmiştir. Zira ABD bu süreçte ve özellikle de tek başına müdahalede bulunmayacaktır. Bu kimyasal saldırıyla birlikte ABD, Fransa ve İngiltere üçgeninde yaşananlar ziyadesiyle önemlidir. Buna göre; İngiltere ve Fransa ABD’yi müdahale konusunda tek başına mı bıraktı? Yoksa ABD bu kimyasal saldırı olayının akabinde bu ikisini gafil mi avladı? Öncelikle bu iki hususu iyi irdelemek gerekir.

Kimyasal saldırıyı Esad’a bağlı birliklerin gerçekleştirmesi, bu saldırının arkasında doğrudan ABD’nin olduğunu gösterir. ABD bu saldırıyla Suriye’ye müdahale ortamını oluşturmayı değil, Avrupa’yı saf dışı bırakmayı hedeflemiştir. Zira saldırı gerçekleşir gerçekleşmez ABD, Akdeniz’de Amerikan donanmasına ait dört savaş gemisini acele bir şekilde konuşlandırdı ve ardından da İngiltere ve Fransa’yı müdahale ortamına çekmeye çalıştı ki, onlar bu konuya hazırlıksız yakalandıkları için geri adım atmak zorunda kaldılar. Oysa Suriye’ye müdahale konusunda bu zamana kadar en büyük hırsı onlar gösteriyorlardı. Onlar bu geri adımla sürecin dışında kalırlarken, ABD’de Rusya ile Cenevre anlaşmasını yaparak sürece yeni bir boyut kazandırmış oldu. Bir anlamda Suriye ile ilgili yeni süreçte İngiltere ve Fransa’yı konunun dışına itmiş oldu.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, üç gün boyunca devam eden Suriye'nin kimyasal silahlarının denetlenmesi konusunda yaptıkları görüşmelerin ardından 14.09.2013 tarihinde bir basın toplantısı düzenleyerek görüşmelerin içeriğini anlattılar. Bakan Kerry yaptığı açıklamada, Suriye'nin kimyasal silahlarının denetlenmesi konusunda altı maddelik bir plan üzerinde anlaşma sağladıklarını bildirdi. Kerry'nin açıkladığı plan, Suriye'nin kimyasal silahlarının kimyasal silah uzmanları tarafından denetlenmesinin yanı sıra yok edilmesini de kapsamaktadır. Bu plana göre, Suriye bir hafta içinde elindeki kimyasal silahların detaylı listesini bildirecek ve uzmanlar da en geç Kasım ayına kadar çalışmalara başlayacaktır.

Sonuçta Cenevre Anlaşması, ABD’nin Esad yönetimine katliamları için yeniden zaman tanıması anlamına gelmektedir. Bu anlaşmayla birlikte Esad yönetimine müdahale için gerekli olan kimyasal silah kullanma gerekçesi de ortadan kaldırılmıştır. Dolayısıyla müdahale konusunu sürekli olarak BM’ye taşıyarak ABD üzerinde baskı oluşturmaya çalışan Avrupa’nın elindeki koz da alınmıştır.

ABD bu anlaşmayla Esad’ın önünü yeniden açmak suretiyle İslam’a ve Müslümanlara karşı kinini bir kez daha ortaya koymuştur. Çünkü Esad’a zaman verilmesi demek, katliamlarına devam etmesini istemek demektir. Artık onlar bu anlaşmayla, Rusya’nın da açık yardımını alarak kendilerince muhalifleri tamamen yok etmenin adımını atmışlardır. ABD, müdahale konusunu da açık bir şekilde ortaya koymuştur. Sınırlı müdahale: yani zaman ve bölge olarak sınırlı süreyle nokta hedeflerin vurulacağı müdahaledir. Kısacası hedefi bir türlü durdurulamayan ve boyun eğdirilemeyen mücahidlerdir. Hedefi; İslami hayatın başlatılmasının önüne geçebilmek, Hilafet’in yeniden geri dönmesini önleyebilmektir.

Cenevre Anlaşmasıyla ABD’nin Esad’a müdahalede bulunmayacağı ve bu sürecin aşılmasında Esad’ın kendisi için ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Sonuçta ABD, bütün muhalif yapıyı Esad ve zebanileri üzerinden bitirmeyi hedeflediğini Rusya ile anlaşarak tüm dünyaya yeniden göstermiştir. Dolayısıyla Suriye’de bugün için siyasî bir çözüm söz konusu değildir. Zira ABD böyle bir çözüme Müslümanların kanmayacağını çok iyi bildiği gibi, bu siyasî çözümle kendi nüfuzunun devamlılığını sağlayacak bir yapının olmadığının da farkındadır.

Bu süreç sonunda Türkiye yönetimi yine her zamanki gibi saldırılarda ölen insanlar üzerinden demagojik söylemlerini, Esad yönetimine yönelik sözlerini ve beklentilerini yutmak zorunda kalmıştır. Ardından da Dışişleri Bakanlığı üzerinden Cenevre sürecinin takipçisi, arabulucusu ve hayata geçirilmesi hususunda etkin bir aktörü haline gelmiştir. Hatta son günlerde Suriye’deki muhalif guruplar için terörist kelimesini de sıkça kullanmaya başlamıştır. Sonuçta Türkiye, bu güne kadar ABD’nin Suriye’de Esad eliyle yaptırmış olduğu katliamlara seyirci kaldığı gibi, bundan sonra da seyirci kalacağı konusunda kararlı bir görüntü ortaya koymuştur. Cenevre Anlaşması’nın öncesi ve sonrasında yaşamış olduğu ikilemlerin tesellisi ise, hava sahasını 2 km geçen bir Suriye helikopterini vurmak suretiyle yeni angajman kurallarına uyduğunu göstermek olmuştur.

Sonuçta buraya kadar anlatmaya çalıştığımız husus, Cenevre Anlaşmasıyla Suriye’de oluştuğu gözlemlenen yeni sürecin özetidir. Küfür tek millettir ancak menfaatleri doğrultusunda mücadele etmeleri ve çekişmeleri de doğaldır. Onlar İslam’ı bir tehdit olarak algıladıkları, İslami hayatın başlama tehlikesini hissetmeye başladıkları anda, aralarındaki husumeti bırakarak hemen ortak hareket etmeye başlarlar.

Biz burada kâfir Batı’nın Müslümanların toprakları üzerindeki oyunlarından, tuzaklarından, bu konuda yapmış oldukları mücadelelerden ve çıkar savaşlarından bahsetmeye çalıştık. Özellikle, ABD’nin planlarından ve bu planları hayata geçirirken rakiplerini nasıl safdışı bıraktığından bahsetmemiz, Suriye’deki Müslümanların aciz kaldığı, ABD ve tuzakları karşısında zayıf düştüğü anlamına gelmez. Bilakis onların ne kadar güçlü olduğunu ve nasıl bir duruş sergilediklerini gösterir. Asıl ABD’nin bu kadar çok saldırması ve bu kadar çok strateji değişikliğine gitmesi kendi çaresizliğindendir.

Suriye’de üç yıldır olduğu gibi onların bu yeni planları da Müslümanların dik duruşu karşısında eriyip gidecek ve İslam Ümmeti kendi asli devletine yani Hilafete kavuşacaktır Allah’ın izniyle. 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz