ALLAH'IN YARDIMI

Fuad Hamidoğlu

Bu soru aklımıza ne zaman gelir? Genelde; zulmün, haksızlığın, vahşetin çok şiddetlendiği, yabancı ve yerli kâfirlerin ve zalimlerin Müslümanlara karşı bir olup onları yok etmeye çalıştığı ve Müslümanların kendilerini bu durumda aciz, savunmasız ve yapayalnız hissettikleri ve ümitsizlik gibi bir durum olduğu vakit gelir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:


“Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalana çıkarıldıklarını sandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. (Fakat) suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilmez.” (Yusuf 110)

Allah’ın yardımı ve nusretinin ne zaman, ne şekilde ve kimlere geleceğini ancak vahiy olan Kur’an-ı Kerim ve Rasulullah’ın Sünneti’nin ışığı altında en doğru ve en sağlam metotla anlamak mümkün olabilir. Bu sadece hak eden, çalışan ve aranan özelliklere sahip olan mümin kullara yönelik olup ilahi bir destek olarak Allah’ın yardımı ve nusretinin bize kapalı olan bilmediğimiz yönü de vardır, bize açık olup bilmemiz gereken yönü de. Konunun başlığından da anlaşılacağı üzere soru iki şıktan oluşuyor:

Birinci şık; nusretin ne zaman geleceği ile alakalı,

İkincisi ise; bu nusretin nasıl gerçekleşeceği ile alakalıdır.

İlahi nusretin ne zaman ve nerede geleceği gaybî ve itikadî bir husus olduğu için bilmemiz de imkânsızdır. Zira Rasulullah kendisine vahiy geldiği halde Medine’ye hicret etmesi gerektiğini ve orada ilk İslam Devleti kuracağını bilmiyordu. O İkinci Akabe Biatı’ndan kısa bir süre önce Taif’e giderek İslam’ın hâkim olması için uygun bir ortam aramaya gitmişti. Medine’de tam aradığı ortam kendisine vahiy edilmiş olsaydı Taif’e gitmezdi. Bu bağlamda Allah’ın nusreti ile ilgili sorunun birinci şıkkıyla kafamızı yormamız doğru olmaz. Sadece Allahu Teâlâ’nın mutlak anlamda, ona iman edip hakkıyla tevekkül eden mümin kullarına yardım edeceğine, onları asla ve asla yalnız bırakmayacağına ve nusretini onlara kesin olarak göndereceğine tam teslimiyetle iman ediyoruz. Bu bizim için adeta bir akide ve inançtır. Öyle ki bunu inkâr eden, hafife alan ve bütün bunları bilerek yapan kişi kâfir olur maazAllah. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:


“Biz, sonra peygamberlerimizi ve aynı şekilde iman edenleri kurtarırız. İnananları üzerimize bir borç olarak kurtaracağız.” (Yunus 103) Ve şöyle buyurmuştur:


“Şüphesiz Rasullerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” (Gafir/Mü’min 51)

Sorunun ikinci şıkkı ise; yani ilahi yardım ve nusretin nasıl gerçekleşeceği meselesi ise hem bilmemiz gereken hem de ameli olan bir husus olduğu için delilleriyle birlikte detaylı olarak inceleyeceğiz inşaallah.

Şu kadarını söylememiz gerekir ki Allah’ın yardımı ve nusreti bir sonuçtur bu sonucun bir takım sebepleri vardır. Eğer biz bu sebepleri yerine getirirsek sonuca varmamız mümkün olabilir. Çünkü Allahu Teâlâ insan, hayat ve kâinatı sabit ve belli bir nizam üzere yaratmıştır. Bizde mükellef olduğumuz için Allah’ın yardım ve nusret sonucuna götüren yolları, gerekli hazırlıkları ve sebepleri bilip bu doğrultuda azami gayret içerisinde olmamız gerekiyor. Bu konuyu vahiy terazisinde tarttığımızda Allah’ın yardımı ve nusretinin gerçekleşebilmesi için İslam’ın emrettiği ve gerekli kıldığı müminlerde bulunması gereken şer’i şartların bulunduğunu görürüz:

1- Her şeyden önce darda ve bollukta da yardım edenin sadece ve sadece Allah olduğuna iman etmek gerekir. Yardımı Amerika’dan veya demokraside değil sadece Allah’tan ummak ve beklemek gerekir.


“Zafer –ilahi yardım ve nusret-, yalnızca Azîz ve Hakîm olan Allah katındandır.” (Enfal 10, Âli İmran 126) Ayrıca Allah’ın mutlak bir şekilde mümin kullarına sahip çıkıp yardım edeceğine iman etmek gerekir: 


“Müminlere yardım etmek üzerimize borçtur.” (Rum 47)

2- Allah’ın nusreti bizim O’na yardım etmemize bağlıdır:


“Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed 7) Bu ayetten şöyle de anlaşılabilir; eğer biz Allah’ın dinine yardım etmezsek o da bize yardım etmeyecektir. Çünkü biz onun nusretini hak etmedik. Allah’ın dinine yardım etmek ise ancak İslam’ı hâkim kılmak için Allah’ın emrettiği gibi çalışmak ve vahiy merkezli metodu takip etmek ile olur.

3- İslamî hayatı başlatacak olan İslam Devleti kurmak amacıyla peygamber metodunu izleyerek en ufak bir taviz vermeyen, bıkmadan usanmadan çalışan bir teşkilatın olması gerekir ve bu amacı günümüzde gerçekleştirmeye çalışan bir teşkilatın olup olmadığını araştırıp derhal içerisinde yer alarak çalışmak gerekir. Zira Allahu Teâlâ yardımı ve nusretini yan yatıp oturanlara değil bu uğurda mücadele eden ve vahiy metodunu takip edenlere nasip eder. Zira Allah’ın dinini hâkim kılacak, İslam’ın emrettiği İslamî hayatı başlatacak olan İslamî bir devletin kurulması için çalışan İslam’ın gerekli hükümlerine kayıtlı İslamî bir grup veya teşkilat bulunmuyorsa bütün Müslümanlar günahkârdırlar. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:


“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran 104) Ayrıca bu teşkilatın sadece hayr olan İslam’a davet etmesi, kötülük olan laiklik ve demokrasi gibi İslam dışı her türlü fikir ve düşüncelerde asla çözüm aramaması, İslam dışı ve ona aykırı ve yabancı olan fikir, düşünce ve projelerin literatüründe asla yer almaması gerekir.

4- İslam davasını taşıma nedeniyle ızdırabın ve sıkıntının şiddetlendiği vakit sadece Allah’a yönelip yardımı ve nusreti ondan istemek suretiyle sadece ona yalvarıp yakararak dua etmek gerekir. Zira sıkıntıyı gideren ve ibadete tek layık olan Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:


“Onlar mı hayırlı yoksa darda kalana kendine yalvardığı zaman karşılık veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hâkimleri kılan mı?” (Neml 62)

Ayrıca Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de böyle yapmıştır:

“Habbab bin Eret şöyle anlatıyor: “Bir gün Rasulullah Kâbe’nin yanında kendi cübbesine yaslanırken yanına gelerek halimizi şikâyet edip bizim için nusret istemeyecek misin, dua etmeyecek misin?” dedik. Dedi ki: “Sizden öncekiler tutuklanıp yerde bir çukur eşerek ona atılıyordu, sonra başına bir testere konuluyor, boydan boya ikiye ayrılıyordu, eti ve kemiği parçalanarak vücudu demir testerelerle taranıyordu da yine dininden vazgeçmiyordu. Allah’a yemin ederim ki bu iş öyle tamamlanacak ki bir yolcu Sana’dan Hadramaut’a yolculuk yaparken Allah’tan başkasından korkmadığı ve sürünün başında kurdun olduğu güvenli ve huzurlu bir ortam olacaktır fakat siz acele ediyorsunuz.” (Buhari 6544) Burada dua etmek, çalışmaya ara vermek veya oturup İslam davasını taşmayı bırakmak veyahut Allah’ın yardımı ve nusretini oturarak beklemek anlamına gelmez. Dua tek başına değil ancak amel etmekle beraber olur.

İlave olarak bugün Suriye, Irak, Mısır ve diğer memleketlerde Müslümanların topyekûn yaşadığı ızdırap ve çektiği acılar onları olgunlaştırmakta ve adeta Allahu Teâlâ onları dünyaya liderlik yapması için yetiştirmektedir. Zira Yusuf peygamber çürümesi için zindana atıldı fakat o oradan olgun ve daha dayanıklı olarak çıktı, üstelik Mısır’ı ve Mısır halkını istediği gibi yöneterek.

5- Yabancı kâfirlerin ve yerli münafık ve zalimlerin Müslümanları topyekûn hedef alarak yok etmek için bir araya gelmeleri İslam Devleti’ni kurmak için çalışan Müslümanların korkmasına değil tersine Allah’a olan iman ve güveninin artmasına vesile olması gerekir:

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللّهِ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءهُ فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ

“Bir kısım insanlar, müminlere: "Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!" dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve "Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!" dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah'ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah'ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” (Âl-i İmran 173-175)


“Müminler ise, düşman birliklerini gördüklerinde: İşte Allah ve Rasûlü'nün bize vadettiği! Allah ve Rasûlü doğru söylemiştir, dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allah'a bağlılıklarını arttırdı.” (Ahzab 22)

6- Allah’ın yardımı ve nusretinin bize yaklaşabilmesi için İslam’ı hayata hâkim kılmak için çalışan İslamî teşkilatın içerisinde yer alan ve İslamî şahsiyete sahip olan bireylerde bulunmaması gereken hastalıklar ile birlikte bulunması gereken güzel hasletler de vardır. Onlarda bulunmaması gereken hastalıklar; birbirlerine ve diğer Müslümanlara karşı hükümsüz infaz ederek önyargılı davranmak, onlara karşı kalbinde nefret ve kin taşımak:


“Bunların arkasından gelenler şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” (Haşr 10) Veya hakaretvari, incitici ve aşağılayıcı sözler sarf etmek, dedikodu ve haset etmek:

 Abdullah bin Mesud’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:


“Mü’min; namuslu kadınlara zina isnadında bulunan, lanet eden, kötü söz söyleyen ve küfreden bir kimse değildir.” (Buhari, Ahmed, İbni Hibban ve Hâkim) Çekememezlik ve çekişmektir:


“Allah ve Rasulü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 46)

İşte bunlar dava adamında bulunmaması gereken ve aynı zamanda Allah’ın yardımı-nusretini geciktiren özelliklerdir.

Ancak dava adamlarında bulunması gereken, hatta Allah’ın yardımı ve nusretini yaklaştıran güzel hasletlere gelince; iyilikte yarışıp sevgi beslemek, kötülükte ise hakkı ve sabrı tavsiye ederek nasihatte bulunmak, çünkü mü’min mü’minin aynasıdır. Bununla birlikte mütevazı olmak, mis gibi kokan hayırlı sözler sarf etmek, yardımcı, düzeltici ve yapıcı olmak ve hayırda yarışanlardan olmaktır. Zira dava adamlarına ancak bu özellikler yakışır. Arıtma mekanizmasına sahip olan dava adamları vücutlarında hiçbir hastalığı uzun süreli barındırmaz, aksine bu hastalığı büyümeden hemen dışarıya atarak içini her zaman ayna gibi tertemiz tutar. Yani özet olarak Allah’ın yardımı ve nusretini ancak; takvalı, arınmış, içerisinde cürüm olmayan, zulüm olmayan, kin olmayan ve haset olmayan pırıl pırıl bir kalp ile karşılamak gerekir. İşte dava adamları bu güzel hasletlere sahip oldukları zaman Allah’ın yardımı ve nusretini en güzel şekilde hem karşılamaya hem de ağırlamaya gönül rahatlığıyla hazırdırlar diyebiliriz.

Siz de ey Müslümanlar Allah’ın bu kıymetli misafirini ve güzel hediyesini karşılamaya hazır mısınız? Rabbim bizi o kullardan eylesin.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz