Sekülerizm Tarihinde Kemalist Türkiye-1

Mehmet Sıddık Gök

 Sekülerizm: Dünyacılık (dünyayı sevme, ahireti unutma) olarak bilinir. Genel olarak laiklikle eş anlamlı bir kavramdır. Türkçeye Fransızcadan geçmiş bir sözcüktür. Temel anlamı, dine dayanmama ve din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlanır. Laikliğin tarihçesine baktığımızda ilk, orta ve yeniçağlarda kurulan devletlerin hepsi dinsel temellere dayanıyordu. Egemenlik, dine dayanınca din adamları devlet yönetiminde etkindi ve dinsel kurallarda yönetimde temel ilkeleri oluşturuyordu. Statik ruhani kuralların düşünce özgürlüğünü boğması, dolayısıyla ilerlemeyi durdurması yüzyıllarca süren Ortaçağ karanlığına yol açmıştı. Eski çağlardan beri din insanın günlük yaşamında, toplumsal düzeninde ve devlet yönetiminde etkili olmuştu. Özellikle Hıristiyanlık, Ortaçağ Avrupa sonlarına kadar her alanda etkili olmuştu. Papalar, krallara hükmedebiliyor, papaz, rahip ya da keşiş gibi din adamlarının, Hıristiyan dinin kurallarına göre insanın yaşamını yönlendirebiliyorlardı.

16. yüzyıl da ise dinde reform olmaya başladı. Edebiyat, sanat ve bilim olarak adlandırılan Rönesans dönemiyle birlikte, bir atılım dönemi de 15. yüzyıl ve 16. yüzyılda gerçekleşti. Böylece Hıristiyanlık dünyasında, din yaşamın birçok alanında etkisini yitirmeye başladı. Özellikle eğitim ve öğretim alanında yenileşme odu. 1789 Fransız ihtilaliyle birlikte, laiklik yavaş yavaş devletin bütün kurumlarında ve toplumda kendini kabul ettirdi. Laikliğin bu şekilde bütün kurumlara girmesinin temel nedeni, dinsel statüdekilerin halkı sömürmeleriydi. Halkın, eğitim-öğretim ve düşüncelerini engellemeleriydi. Hatta cennetten toprak satarak, aforoz ederek, halkı her alanda perişan etmeleriydi. Birçok bilim, sanat adamını düşüncesinden dolayı idam etmeleriydi. Halkın düşünce hürriyetleri diye bir alternatifleri yoktu. Artık din sadece ruhani bir alanda varlığını sürdürecek, hayata kesinlikle müdahale etmeyecekti. Böyle bir uygulamaya gidilmesinin temel nedeni, bozulmuş Hıristiyan dininin, din adamları tarafınca menfaat olarak kullanılmasıydı. Avrupa’da dinde yenilikler gerçekleşirken, İslam âleminde böyle bir reform gerçekleşmemişti. 16. yüzyılda İslam Devleti’nin temsilcisi olan Osmanlı Hilafet Devleti, dünyada süper güç durumundaydı. İslam Devleti, süper güç bile olmasaydı, bu kavramı almaya neden olacak bir durum yoktu. Çünkü İslam dini, hayatın her alanına çözüm getirmiş; siyasi, iktisadi, içtimai ve cezai alanda hayata mükemmel çözümler sunmuştu.

Peki, ne oldu da bu derece mükemmel olan dinin, hayattan arınmasına sebep oldu? İngilizlerin kurduğu yeni Osmanlılar (Jön Türkler) olarak bilinen İttahat Terakki Cemiyeti, Osmanlının hukuki, siyasi ve askeri gücünü kırmak için her alanda rezilce çalışmışlardır. Osmanlı Hilafet Devleti’nin hukuki gücünü kırmak için Tanzimat ve Islahat Fermanlarını yayınladılar. Siyasi gücünü kırmak içinde, İslamiyet’in siyasi dehasıyla Avrupa’yı titreten Halife Abdülhamid’i tahttan indirdiler. Oysaki batılılar bile siyaseti Halife Abdülhamit’ten öğrendiklerini söylerler. Alman İmparatoru Wilhem, Halife Abdülhamid’in nefretiyle dolu iken, siyaseti ondan öğrendiğini söyler. Prens Bismarck ise dünyada 100 gram akıl varsa %90 Abdülhamit’te, %5 bende, %5 ise bütün siyasilerdedir der ve Abdülhamid’i, asrın en büyük siyasi dehası ilan eder. O halde soruyorum, bu dehayı tahtan indirenlerde % kaç akıl vardır? Hâlbuki Halife Abdülhamid, Osmanlının 300 milyon dış borcunu 30 milyona indirmişti. Mason İttahat Terakki ise (1909-1918) 9 yıllık dönemde, Osmanlının 30 milyon dış borcunu 400 milyona çıkararak, Osmanlının ekonomi gücünü kırarak, Batıya bağımlı hale getirmeyi başarmıştı. Üstad N. Fazıl, Abdülhamid’e hakaret (kızılsultan) edenlere şöyle cevap veriyor: “36 Türk hükümdarı arasında belki en büyüğü ve tarihi hakkı muazzam bir zat mevzuunda Yahudi, dönme, mason, kozmopolite ve emperyalizme ajanlarıyla el ele, İttihat ve Terakki eşkıyasının imal ettiği ve Cumhuriyet rejimi boyunca devamına şahit olduğumuz yalancı tarihe paydos! .. Dünyada her şeyin sahtesi görülmüş, fakat ilim ve tarihin devamlı yalancısına rastlanmamıştır!” (Necip Fazıl: Ulu Hakan 2 Abdulhamid Han).

İttahat Terakki, Trablusgarb Savaşı ve Balkan Savaşlarını kaybetmemize neden olduğu gibi, 1913 yılında, Babı Ali baskınını yapıp hükümeti ele geçirerek, Abdülhamid’in 33 yıllık faaliyetlerini dile getiren 500 yıllık kütüphaneyi (İstanbul’da) yakmış sonrasında ise Birinci Dünya savaşına girecek hiçbir neden yokken, sırf Alman hayranı ve ajanı olan Enver Paşa önderliğinde savaşa girilmiş, Osmanlının parçalanmasına neden olmuştur. (Kemal Arkum: İttahat ve Teraki sy 87) Bu ajanlar, Sarıkamış’ta binlerce İslam askerini şehit ederek, Osmanlının askeri gücünü kırmıştılar. Mondros Antlaşmasını da imzalayarak (Rauf Orbay), Osmanlı İslam Devleti’nin toprağını satarak, savaş sonunda ise ülkeden Alman gemisiyle utanmadan kaçtılar. Sonuç olarak Osmanlı İslam Devleti, bu hainler yüzünden yenilmişti.

4 Temmuz 1918 yılında, Halife Vahideddin ateşten gömlek giymişti/giydirilmişti. Mondros Antlaşması’nın maddelerini görüp de yırtan ilk kişi, Halife Vahideddin’dir. Mondros Antlaşması’ndan sonra, İtilaf Devletleri bütün yurdu kuşatmış, işgal etmekteydi. Halk kendi bölgesini savunmaya başlamıştı. Anadolu’daki halk, âlim, hoca, medrese talebeleri önderliğinde savaşıyordu. Ama düzensiz birlikler halinde. Vahideddin kendi Anadolu’ya gitmek, Kuvayı Milliye’yi birleştirmek istiyordu. Ama gidemezdi. Çünkü işgal altındaki İstanbul (Hilafetin merkezinin) İngilizler tarafından işgal edilip, saf dışı bırakılıp, Osmanlı İslam Devleti’ne son verebilirlerdi. Bir diğer neden ise, çıkan bir habere göre, İngilizler Ayasofya’ya çan takma niyetindeydi. Bu çan takma haberinden sonra, Halife Vahideddin, emrindeki ve onu korumakla görevli 700 kişilik askeri Ayasofya önüne menzilleyerek; bırakın benim hayatı mı siz Ayasofya’yı koruyun, en ufak bir İngiliz müdahalesi olursa, emir beklemeden son kurşuna kadar savaşın emrini vermişti. (İsmail Çolak: Son Osmanlı Vahdettin syf 42) Ama birini Anadolu’ya göndermeliydi. Bu, kim olabilirdi. Seyit Abdulhakim ve diğer ulemanın görüşünü alan Halife Vahideddin, kesin karar aldı. Milli mücadele Anadolu’da başlamalıydı. Ama kimin gönderileceği kesin değildi. Halife Vahideddin, Serasker Feyzi Paşadan, Milli Mücadeleyi başlatacak kumandanların isimlerini ister. Feyzi paşa, 10 komutanın ismini verir, ama bunların içinde M.Kemal yoktur. Halife Vahideddin Feyzi Paşaya, niye listede M.Kemal yok diye sorunca? Feyzi Paşa: M.Kemal Cumhuriyetçidir, Halife ve Saltanat yanlısı değil, ondan listeye almadım der. Halife Vahideddin, M.Kemal, milleti mi teşkilandırıp, vatanı kurtaracaksa, Kuvayı Milliyeyi başarıya götürecekse, göndermekten başka çare yok der. Halife Vahideddin’in M.Kemal’i Anadoluya göndermesinin temel nedeni ise M.Kemal ile Almanya gezisinde, M.Kemal’in Vahideddin’in güvenini kazanması ve askeri alanda başarılı olduğunu düşünmesidir. Lakin M.Kemal’in 1917 yılında Filistin, 1918 yılında Suriye cephelerini, izin almadan terk eden, 120.000 askeri başsız bırakıp süngülenerek öldürülmelerine neden olan ve 60.000 askerimizin esir alınarak Mısır´a gönderilmesine neden olan fakat bu gerçekleri değil de, tam tersini telgrafla saraya bildiren kişi olduğunu Halife Vahideddin fark edememiştir. Bu gerçeklerden bihaber olan Vahideddin de başarılı, muzaffer komutan zannettiği M.Kemal´i Anadolu’ya göndermek istemiştir. (Erciyes Tarih Bölümü Öğretim üyesi (T.T.K. Başkanı) Prof. Dr. Metin Hülagü: Son Padişah Vahdeddin)

Dönem Pontuslulara karşı Kuvay-ı Milliyecilerin aman verdirtmediği bir dönemdir. Pontuslularda, İngilizlerden yardım istemektedirler. Bunu bahane eden Vahideddin, İngilizlerden M.Kemali Anadolu’ya göndermek için izin ister. Aslında Vahideddin’in niyeti Kuvayı Miliye’yi başlatmaktır, Pontus meselesini bahane etmiştir. İngilizlerin bu art niyetinden Vahideddin’in bihaber olmaları da normaldir. M.Kemal ise Anadolu’ya gitmek istemez, Anadolu’ya gitmesini sağlayan ise Kazım Karabekir’dir. Karabekir, 19 Nisan 1919 da Trabzon’a çıkar ve dağınık birlikleri tek çatı altında birleştirmeye çalışarak, orduya komutanlık eder. (Kazım Karabekir: İstiklal Harbimizin Esasları) M.Kemal için izin alan Halife Vahideddin, M.Kemal’e 40 bin tl vererek Anadolu’ya gönderir. Tarihçi Kadir Mısıroğlu 40 bin TL’nin Halife Vahideddi'nin kendi parası (savaş atı satarak temin etmişti) olduğunu belirtir ve devlet olarak 400.000 bin tl daha verilerek M.Kemal’in Anadolu’ya gönderildiğini anlatır. M.Kemal Vahideddin'in huzurunda, Halife ve Saltanata bağlı kalacağına, Kuvayı Milliye’yi başarıya götürmek için çalışacağına –Kur’an’a el basarak- yemin ederek, 19 Mayıs 1919’da Samsuna çıkar.

 Çok büyük yetkilerle Anadolu’ya giden M.Kemal’in, Halifenin izni ile gönderildiği halk tarafından çoktan öğrenilmiştir. M.Kemal, Anadolu’da Hilafet ve Saltanatı kurtarmak için geldiğini söylemesiyle, halkı kısa bir zaman dilimde tek çatı altında toplamayı başarmıştır. En büyük slogan şüphesiz Hilafettir. Tarihçi Yavuz Bahadıroğlu, Kayıt Dışı Tarihimiz kitabında; “Gerçekten de İstiklal savaşımızın motivasyon kaynağı Hilafettir. Dağıtılan tüm bildirimlerde ve yapılan tüm konuşmalarda, Halifeyi kurtarma misyonu ön plandaydı. Yıllar boyu süren savaşlardan yorgun düşmüş bir milleti, tekrar ayağa kaldırıp zafere ulaştıran motivasyon kaynağı şüphesiz Hilafettir. Eğer Hilafet ve Halife sloganları olmasaydı, yorgun bitkin Müslüman Anadolu halkının savaşacak gücü yoktu. Hilafet söylemleri Anadolu halkına heyecan vermişti.” ifadelerini kullanmıştır. M.Kemal Anadolu’dayken, Vahideddin ona Hattı Hümayun gönderek; “Hilafet, Saltanat ve hükümet kararıyla tayin olduğunu mıntıka da asayişi sağlayarak ve aykırı hallerin meydana gelmesini engelleyerek, topyekün korkulu şeylerin define ceht ve gayret gösterek, milletin saldırgan ellerden kurtulmasını sağlamak için tek vücut halinde davranılmasını selamımla bereber, asker, memur ve halka bildirilmek üzere idare et.” (Kemal Arkun: Sultan Vahideddin Han syf 155) şeklinde bildirmiştir. Bu bildiriyi öğrenen İngilizler, İstanbul’da evleri ateşe verdiler. İngilizler, artık Halife Vahideddi'nin Kuvayı Milliye için, M.Kemal’i Anadolu’ya gönderdiğini öğrenmiştiler. İstanbul hükümetine baskı yaparak, M.Kemal’in geri çağırılmasını istediler. Bu arada Halife Vahideddin, M.Kemal’e gizli bir belge göndererek, görevinden ayrılmasını bildirdi ve artık M.Kemal kongrelere sivil katılacaktır.

M.Kemal, Amasya Genelgesi ve Erzurum Kongresinden sonra Halifenin üzerine düşen görevi yapmadığını bildirerek müthiş derecede, Halife ve İstanbul hükümeti aleyhine çalışmaya başlar. Bunun temel nedeni ise; 1920 Erzurum Kongresinde, İngiliz Yarbayı Rawlinson’un yaptığı bir tekliftir. Cumhuriyeti ilan edin, İngiltere size yardım edecektir. Kazım Karabekir, bu teklifin halkın ve İstanbul hükümetini aleyhlerine kışkırtmaya yönelik bir oyun olduğu fikrindeydi ve uyanık olunmalıydı (Mustafa Armağan: Kazım Karabekir Gözünde Yakın Tarihimiz syf 131) Ancak Kazım Karabekir’e kulak vermeyen M.Kemal, Cumhuriyeti ilan etme yoluna koyulmuştu. Erzurum Kongresinden sonra, M.Kemal Halife’den bağımsız kararlar almaya başlar ve milli iradeden bahseder. Yani artık halkın egemenliğine geçişin işareti verilmiştir. Artık İtilaf Devletleri yurttan çekilme kararı almıştır. Çünkü yeni bir sitemin temeli atılmalı ve meşru sayılmalıydı. 1. Dünya Savaşında İngiltere, Fransa, İtalya vb. (İtilaf Devletleri) ile savaştığımız halde Kuvayı Milliye’ce hiçbiriyle savaşılmamış, tek kurşun bile atılmamıştı. Sadece Yunanlılar ile savaşılmıştı. İngilizler, Ankara meclisine; İstanbul’u işgal ettiği halde isteklerinin kabul edilmesi halinde, yurttan çekileceklerini bildirmişlerdi. Artık Osmanlıyı yok edip yeni bir devlet kurulmalıydı. Lozan Antlaşmasına, İstanbul ve Ankara hükümeti birlikte çağırılıp, Ankara hükümetinin atacağı adımlarda meşru hale getirilmeye çalışıldı. Bunun için ilk önce Saltanatı kaldırdılar. M.Kemal ve adamları İngilizleri arkalarına alarak, Halife Vahideddin’i İngiliz gemisiyle Malaya gönderdiler. Bunu, İngilizler çoktan tertiplemişti. Luort Corjon, Anadolu harekâtının başarıya (kendi istedikleri gibi) gidilebilmesinin tek yolu Halife Vahideddin’in yurt dışına sürülmesidir der. Vahideddin haindir diyenlere, Üstad Necip Fazıl Vatanperver Vahideddin kitabında şöyle cevap veriyor: “Vahideddin hain değildir. Bilakis vatanperver ve Türk İstiklal savaşını kazanmamıza sebep oldu. Eğer o olmasıydı, İstiklal savaşı olmayacaktı. Aynı kitapta Üstad; Vahideddi’nin ince siyaset yollarına başvurarak, kurtuluş tohumu atmış, Anadolu’ya uyanış ve kurtuluş için her türlü imkanı sağlayıp M.Kemal’i Anadolu’ya göndermişti.” Vahideddin’in Anadolu’ya geçmemesinin nedenini ise; Üstad N. Fazıl: “İngilizler bütün bir ecdadı, hazinesini mahvedeceğini, yağmalayacağını ve şehrin bir daha alınmayacağını bildiği için, yüreği yana yana Anadolu’ya geçmemiş ama Anadolu harekâtını maddi ve manevi bütün imkanlarıyla desteklemiştir. Ona, kim vatan haini diyorsa, kendisi vatan hainidir.” (Necip Fazıl: Vahideddin) şeklinde açıklar.

Bu tarihi olayları anlatmamın nedeni, Cumhuriyet tarihi boyunca Halife ve Hilafete laik Kemalistlerin hain, ajan, işbirlikçi demeleriydi. Nasıl olurda, M.Kemal’i Anadolu’ya gönderen, kendi parasıyla 40.000 TL veren Halife Vahideddin hain olabilir? Sultan Vahideddin hain mi? Değil mi? konulu bir programa konuşmacı olarak katılan laik Kemalist Erdoğan Aydın, laik Kemalist Ankara Türk Dili, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Başkanı Prof. Dr. Yavuz Ercan ve Üstad Kadir Mısıroğlu bu konuyu tartıştılar. Kemalistler, Vahideddin’in hain olduğunu kanıtlayacak herhangi bir belge ortaya koymadıkları gibi Kadir Mısıroğlu’nun Vahideddin hain olmadığını bütün tarihi belgelerle kanıtlamasına rağmen biz, Vahideddin’e hain değil dersek, o zaman M.Kemal’e hain dememiz lazım ki bizim bunu kabul etmemiz imkânsızdır. Sonuç itibariyle Halife Vahideddin hain değil, gerçek bir kahramandır, ülkeden kaçmadı, zorla kaçırılmıştır şeklinde itiraf etmek durumunda kalmışlardır.

Evet, Halife, apar topar yurt dışına sürüldükten sonra, M.Kemal meclise danışmadan İsmet İnönü’yü Lozan’a göndermişti. Lozan’dan dönen İsmet İnönü’yü, Eskişehir tren garında, M.Kemal ve Latife hanım karşılar. M.Kemal İnönü’ye; İngilizler bizden ne istediler diye sorunca? İnönü: 4 büyük madde istediler. Bunlar 1. Hilafet ilga edilmeli 2. Halifenin malına el konulmalı 3. Halife ve ailesi yurt dışına gönderilmeli 4. Türkiye Laik Cumhuriyet olmalıdır (Latife Hanım: Lozan Antlaşması ve Gizli Maddeler Anı kitabı) der. Ne hazin değil mi önce milli mücadelede Yunanlıyla savaş, sonra git İngilizlerle antlaşma yap. Bu maddeleri gerçekleştirmek çok zordu. Hatta imkânsızdı. Çünkü birinci Büyük Millet Meclisi, Hilafet ve Halife yanlısıydı ve İslam için mücadele etmişlerdi. Bunların en büyük savunucusu ise Kazım Karabekir’di. Ondan çoğunluğu kendi yanına çekmek için, Birinci Büyük Millet Meclisini kapatıp İkinci Büyük Millet Meclisini açarak mecliste çoğunluğu elde ettiler. İkinci Meclis açılır açılmaz, 23 Nisan 1923 yılında Cumhuriyeti ilan etme yoluna gittiler. 22 Kasım 1922' den beri devam eden Lozan görüşmeleri, 24 Temmuz 1923 yılında resmi olarak imzalandı. Lozan’da sadece 4 büyük madde istenmemişti. Kıbrıs, Suriye, Batum, Batı Trakya, Musul, Kerkük ve Süleymaniye İtilaf Devletlerine bırakılmıştı. (Yavuz Bahadıroğlu: Kayıt Dışı Tarihimiz)

Ve bunca maddi ve manevi kayıptan sonra, Lozan’a çıkıp başarı demek ne kadarda akıl mantık dışıdır değil mi? Kimine göre Lozan başarı, kimine göre hezimet ise de bana göre; İslam Ümmetine yapılan en büyük ihanettir. Sonuç olarak İngilizlerin istediği 4 maddeden biri (Cumhuriyetin ilanı) gerçekleşmişti; ama Ankara Hükümeti Hilafeti kaldıracak cesareti bulamadı. Çünkü Hilafeti kaldırmak onların sonu olacaktı. 1923 yılından sonra, mecliste geri kalmışlığımızın nedeni İslam olarak dile getirilmeye başlanarak, İslam aleyhine konuşulmaya başlanılmıştı. Kazım Karabekir, İsmet İnönü’nün ve diğerlerinin bu şekilde hareket etmesinin Lozan’dan sonra başladığını biliyordu. Artık komutanların araları açılmış, kimin hangi safta olduğu beli olmuştu. Mecliste büyük çoğunluğu elde eden bu laik kesim, 3 Mart 1924 Hilafeti ilga ettiler. Halife ve Osmanlı ailesini yurt dışına gönderdiler ve Halifenin malına el koydular. Lozan’da istenen 4 büyük madde nasılda aşama aşama gerçekleştirilmiş değil mi? Hilafetin kaldırıldığını, Kazım Karabekir haberlerde (İstanbul’da) öğrenmişti. Müdahale etmek istedi ama artık çok geçti.

Hilafetin ilga edilmesi İslam Ümmetinin başının kesilmesi demektir, artık Müslümanlar başsız kalmıştı. Allah Rasülünün; “Halife bir kalkandır; ancak onun arkasında savaşılır, onun arkasından korunur.” hadisine ihanet edilmişti. Artık bizi koruyacak bir kalkanımız kalmadı. Sömürgeci kâfirler, o günden sonra İslam Ümmetini katletmeye başladılar, mallarını mülklerini, servetlerini çaldılar, hâlâ da çalıyorlar. Binlerce Müslüman kadının ırzına geçtiler. Yemen, Hicaz, Çeçenistan, Afganistan, Pakistan, Cezayir, Keşmir, Irak, Filistin vb. ve hâlâ devam eden Suriye katliamında Müslümanlar kâfirler ve işbirlikçileri tarafından katledilmekte. Bu katliamların sorumlusu, şüphesiz Hilafeti kaldıranlardır. Mustafa Armağan, “Hilafetin İlga Edilmesini İngilizler mi istedi” yazısında şunları söyler: “Artık İngiltere ve müttefiklerinin, baskı ve zorlamaları yüzünden Hilafetin kaldırıldığını açıkça söylenilmeli, bunun çok isteniyorsa, o günler için zorunlu olduğu, başka bir türlü bu devletin yaşatılmayacağını itiraf edilmeli ki toplumda gerçekleri bilsin.” Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor” kitabında: M.Kemal ile Kazım Karabekir’in, arasının açılmasının en büyük nedeninin M.Kemal’in 1923’te Karabekir’e “Dini ve namusu olan bir millet asla kalkınamaz yok olmaya mahkûmdur. Onun için dini ve namusu kaldırmalıyız ki kalkınalım” sözü olduğunu anlatır. 1925’te ise Şeyh Sait, Hilafeti geri getirmek için kıyama kalkışmışsa da hıyanete uğramasından dolayı başarılı olamamıştır.

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz