İNSANLAR NE DER DÜŞÜNCESİYLE YAŞANAN BEDBAHT BİR HAYAT!

Sümeyye Avcı

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor:

"Amellerinizi Allah için halis kılınız. Zira Allahu Teâlâ ancak kendisi için ihlâsla yapılan ameli kabul eder."[1]

İhlas ancak, insanların görüşlerini, rızasını veya öfkesini hesaba katmadan sadece ve yalnızca Allahu Teâlâ’nın rızasını düşünüp bu doğrultuda yaşandığı vakit hâsıl olur. Burada insanın hayatını yalnızca Allahu Teâlâ’yı razı etmeye adaması ve her ne olursa olsun O’na olan sadakatinden vazgeçmemesi esastır.

Yapılan hayırlı işler veya ibadetler Allah’ın dışında bir başkasının sevgisini, hoşnutluğunu, takdirini, beğenisini veya ilgisini çekmek için yapılırsa bu noktada ihlas kaybolur. Saflık ve temizlik yok olur. İhlasın kaybolduğu yerde riya ortaya çıkar. Riya ise yapılan ameli boşa çıkartır. Her ne kadar o amel için çaba gösterilse de, kan ter içinde kalsa da, zamanından, malından, eşinden, sevdiğinden, evladından fedakârlık yapsa da bu durumu değiştirmez. Burada asıl olan niyettir ve işlenen amelin kim için yapıldığıdır. Sadece Allahu Teâlâ’nın rızası için olduğunda ihlas, başkalarının rızası gözetlendiğinde ise riya olur. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَأَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًا لاَّ يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِّمَّا كَسَبُواْ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

“Ey iman edenler, Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanmadığı halde, malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve gönül yıkmak suretiyle hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylelerin durumu, üzerine biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah kâfirleri doğru yola iletmez.”[2]

Evet, birilerine duyurmak maksadı ile işlenen amellerin, âlim denilsin diye öğrenilen ilmin, çok aktif denilsin diye taşınan davanın, cömert denilsin diye yapılan hayırların, hafız denilsin diye okunan Kur’an’ın, toplumda sevilsin diye yapılan dürüstlüğün Allah katında hiçbir kıymeti ve değeri yoktur. Böyle davrananların eline yorgunluktan, zaman kaybından başka hiçbir şey geçmeyecektir. Allahu Teâlâ bu durumu üzerinde biraz toprak bulunan düz bir kayaya benzetiyor ve sağanak bir yağmur sonucu silinip gitmesiyle, kaya yüzeyinin çırılçıplak kalmasına benzetiyor. Hatta daha da ağır bir sonuç var ki, o da böyle yaşayanların Cennet’in kokusunu dahi almayacak olmalarıdır. 

Ebu Hüreyra RadiyAllahu Anh’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor; “Aziz ve celil olan Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya yarayan bir ilmi, sırf dünyalık elde etmek için öğrenen kimse, Kıyamet Günü Cennet’in kokusunu bile alamaz.”[3]

Yine başka bir hadiste Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet Günü hesabı ilk görülecek kişi, şehit düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allah Teâlâ ona verdiği nimetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu itiraf eder. Cenâb-ı Hak: Peki, bunlara karşılık ne yaptın? buyurur. Şehit düşünceye kadar senin uğrunda cihad ettim, diye cevap verir. Rabbimiz: Yalan söylüyorsun. Sen, babayiğit adam, desinler diye savaştın, o da denildi, diye buyurur. Sonra emrolunur da o kişi yüzüstü Cehennem’e atılır. Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur‘an okumuş bir kişi huzura getirilir. Allah ona da verdiği nimetleri hatırlatır. O da hatırlar ve itiraf eder. Ona da: Peki, bu nimetlere karşılık ne yaptın? diye sorar. İlim öğrendim, öğrettim ve senin rızan için Kur'an okudum, cevabını verir. Rabbimiz: Yalan söylüyorsun. Sen âlim desinler diye ilim öğrendin, ne güzel okuyor, desinler diye Kur'an okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi, diye buyurur. Sonra emrolunur o da yüzüstü Cehennem’e atılır. (Daha sonra) Allah'ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allah  verdiği nimetleri ona da hatırlatır. Hatırlar ve itiraf eder. Peki ya sen bu nimetlere karşılık ne yaptın? buyurur. Verilmesini sevdiğin, razı olduğun hiç bir yerden esirgemedim, sadece senin rızanı kazanmak için verdim, harcadım, der. Rabbimiz: Yalan söylüyorsun. Halbuki sen, bütün yaptıklarını ne cömert adam, desinler diye yaptın. Bu da senin için zaten söylendi, buyurur. Emrolunur bu da yüzüstü Cehennem’e atılır.”[4]

 Birçok insanın hayat ölçüsü diğer insanlar olmuştur. Bir diğer adıyla "el ne der" düşüncesi kazılmıştır beyinlere. Öyle ki, bir şey alınırken, giyilirken, söylenirken dahi elalemin bakış açıları hesaba katılır. Allah’a kulluktan sapma diye nitelendirebileceğimiz bu tür bakış açısı insanları Cehennem’e sürüklemektedir.

Asılda bu kadar ciddiyet arz eden bir meselede birçok Müslümanlar bilmeden veya farkında olmadan büyük bir hata yapmaktadırlar. Şöyle ki evlatlarımızı eğitirken çoğu zaman farkında olmadan bu düşünceyi yerleştiririz. Mesela; "Eğer yaramazlık yaparsan insanlar bu çocuk ne kadarda yaramaz der." veya "İnsanlar senin hakkında kötü mü konuşsun istiyorsun?" yahut ta "Falanca bunu yaptığını görürse, seni bir daha asla sevmez." vs. bu ve buna benzer örnekler çoğaltılabilir. Bu durum kulağa çok basit gelebilir ama dikkat edin, sarf ettiğimiz bu sözler, evlatlarımızın ilerideki ölçüsünü belirliyor. Böylece çocuklar belirli bir yaşa geldikleri zaman amellerini başkalarının isteklerine, düşüncelerine göre belirlerler. Bugünkü insanların ölçülerini belirlediği gibi… Çocuklar yanlış bir şey yaptıklarında onları o yanlıştan alıkoymak için verilen cezalar dahi insanların ne diyeceklerini hesaba katarak yapılıyor.

Bugün ki Müslümanların bakış açılası maalesef diğer insanların bakış açıları olmuştur. İnsanların düşüncelerine göre yaşantılarını belirleme konumuna geldiler. Bu durumda belki de farkında olmadan, aslında kendi hayatlarımızı değil başkalarının istediği hayatı yaşar duruma gelindi. 

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, evlenileceği zaman dahi başkalarının düşünceleri hesaba katılır. Evleneceği kişiyi seçerken insanların nazarında kabul edilir mi, tepkileri nasıl olur diye düşünülür. O eş ne kadar hayırlı olursa olsun önce çevresi tarafından kabul edilip edilmeyeceği düşünülür. Düğün yapılırken tamamen insanların istediği gibi organize edilir. Erkek hanımına her konuda yardımcı olduğunda, ona güzel sözler söylediğinde sırf etrafında duyduğu “Ne kadar kılıbıksın.” benzeri sözlerden dolayı bu hayırlı işi terk edebiliyor. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hayatını örnek alması gerekirken insanların bozuk değer yargılarını örnek alabiliyorlar.

İnsanlar farkında veya değil, öyle bir duruma getirilmiş ki, sırf başkaları için ne acılarını, ne sevinçlerini, ne sevgilerini ne de üzüntülerini yaşayabiliyorlar. Bir robot misali hep başkalarına göre dizayn edilmiş bir yaşantı sergileniyor.

Toplumun bu çarpık düzeni kolay kurulmadı. Cumhuriyet’in ilanından sonra toplumu topyekûn değiştirme yani bozma inkılâpları gerçekleştirildi. İslam’dan kaynaklanan kültürleri unutturuldu ya da yasak edildi. Bundan sonra Müslümanların zihinlerine ferdiyetçi bir yaşam, menfaatçi bir anlayış yerleştirildi. Fakirlik izzetsizlik sayıldı. Kapitali elinde bulunduranlar saygın kişi unvanını aldı. Bu şekilde Batı menşeili düşünceler sürekli toplum içerisinde işlenerek zihniyet bozuldu. Yetişen yeni nesil babasının sakalından, annesinin başörtüsünden utanır hale geldi. Toplum tarafından kınanacakları, geri kafalı denileceği korkusuyla İslam’dan uzaklaşır oldular. Hiç düşünmeden toplumun zehrini içerek, akıllarını toplumun fasit değer yargılarına odaklı kullanmaya başladılar.

Burada ölçü kişinin kendisi veya diğer insanların heva ve hevesleri değil tamamen helal ve haram olmalı. Yapılacak olan işin helal mi haram mı ona bakılması gerekiyor. Helalse yapılır değilse terk edilir. Aslında mesele bu kadar basit. Tabii ki bazen helal olmasına rağmen yapılacak olan iş fitne fesada sebebiyet verilecekse en güzeli o işten vazgeçmektir. Aksi takdirde Rabbimin helal kıldığını bir başkası neden haram kılsın? Bir başkası için o helalden neden vazgeçilsin? Rabbim dünyadaki tüm nimetleri bizler için yaratmış. Bizler bu güzel nimetlerden başkaları için neden vazgeçelim?

Yukarda insanların düşüncelerinin hesaba katılmasının çoğu alanda yanlış olduğunu söyledim. Akla “Peki doğru alan nedir?” diye bir soru gelebilir. Buna kısa bir izah getirmekte yarar var:

İnsanların düşüncelerini şu alanda hesaba katabiliriz; Mubah olan alanlarda insanların o mubaha haram olduğuna dair bir bakış açısı varsa o amel terk edilebilir. Kişi bunu yaparken dahi bunu insanlara yaranmak için değil yine Allah’ın rızasını gözetmek için yapar. Örnek verecek olursak; sigara içen biriyseniz ve bulunduğunuz ortamda sigaraya haram bakışı varsa orada sigara içmekten vazgeçebilirsiniz. Şu an bulunduğumuz toplumda insanların ne kadar ön yargıyla yaklaştıklarını biliyoruz. Haram diye zannedilen bir mubahı yapmamız İslami kimliğimiz hakkında bir zanna sebebiyet verebilir ve sonucunda “Ne geliyorsa bu dincilerden geliyor.” sözüyle karşı karşıya kalabiliriz. Bizim böyle bir ortamda bu ve buna benzer mubahlardan kaçınmamızın sebebi insanların takdiri için değil, aksine fitne fesadın ortaya çıkmasını engellemek içindir.

Hayatın her alanında ama her alanında amaç Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın rızası olmalıdır. Bunun dışına çıkılmamalı ki, insanlar saflığını temizliğini koruyabilsinler. İnsanları memnun etmeye hayatınızı adarsanız şunu bilin ki, insanları asla ama asla razı edemezsiniz. Hadi birini razı ettiniz, birisinin sevgisini kazandınız, peki ya diğerleri? Bir de şöyle bir melese var ki, bizler ne kadar istesek de, ne kadar mücadele etsek de başkalarının sevgisini, rızasını, ilgisini kazanamayız. Rabbimiz istemediği sürece kimsenin gönlünü kazanamayız. Bakın Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ne buyuruyor:

Ebu Hüreyra’dan rivayet olunduğu üzere Rasulullah şöyle buyurdu:

“Yüce Allah bir kulunu sevince Cebrail Aleyhi’s Selam’a: Ben falanı sevdim, sen de sev, der. Bunun üzerine Cebrail Aleyhi’s Selam da onu sever ve gökte meleklere: Allah falanı sevmiştir, siz de seviniz! diye nida eder. Artık göklerdekiler de onu sever. Sonra yeryüzünde de onun için bir sevgi yerleşmiş olur. Ve devamında şöyle buyuruyor: Allahu Teâlâ bir kula buğzettiği zaman, Cebrail Aleyhi’s Selam’a: Ben filanı sevmiyorum, onu sen de sevme! diye emreder. Cebrail Aleyhi’s Selam da onu sevmez. Sonra Cebrail Aleyhi’s Selam gök halkına: Allah filan kişiyi sevmiyor, onu siz de sevmeyin, der. Bunun üzerine yeryüzündekiler de o kimseye karşı kin ve nefret uyanır.”

Görüldüğü üzere her ne kadar başkalarını razı etmek, başkalarının sevgisini kazanmak için amellerimiz sarf etsek de Rabbimiz dilemediği sürece kimsenin sevgisini dahi kazanamayız. Yani sözde başkalarının sevgisini kazanmak uğruna sergilediğimiz ameller amacına ulaşmayacağı gibi Allah’ın rızası hesaba katılmadan işlenen amelin de bir kıymeti olmayacaktır.

O halde Değerli Müslümanlar;

Günümüzde Müslümanların zillette olmasının nedeni basit kokuşmuş bâtıl olan ve İslam’ın düşmanı bulunan kapitalizm nizamı içerisinde yaşamaları ve bu sisteme rıza göstermelerinden ve bu nizamın ürünü olan bencillik etmek, övülmek, iyi desinler diye çaba sarf ederek aklını yanlış kullanmaktan kaynaklanmaktadır.

Zilletten kurtulmanın yolu öncelikle bu sistemleri ret edip fıtrata uygun tek doğru, Allah'tan gelen İslâm'ı hayatımıza hâkim kılmaktan geçer. Yaptığımız her amel Rabbimizi razı etmek için olsun. Ayrıca İslâm ideolojisinden kaynaklanan genel örfün yani fikir ve duygu atmosferinin oluşturulması, Müslümanların amellerinde şerî hükümlere uygun bir şekilde hareket edilmesi gerekliliğini anlamak olmazsa olmazlardandır.  Bunun dışına çıktığımız vakit Allah muhafaza hüsrana uğrayanlardan oluruz. İnsanların bakış açılarını hesaba katarak yaşamak bedbaht bir hayatı yaşamak demektir.

Rabbim bizleri her konuda kendisinin rızasını gözeten kullarından eylesin... (Amin)



[1] Ramuz el-Ehadis

[2] Bakara Suresi 264

[3] Ebu Davud

[4] Müslim, İmâre 152


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz