SARAY MOLLALARININ TEMEL VASIFLARI

Mustafa Çelik

Âlimler dirilmeden ümmet dirilmez. Âlimlerin dirilişi aynı zamanda zalim ve zorbalar karşısında ümmetin de direnişidir. Yeryüzünde “hakkı söyleme”, “hakkı gizlememe”, “hakkı söylemekten geri durmama” gibi hususlar bağlamında “Allah âlimlerden ahit aldı.” Allahû Teâla buyuruyor:

وَإِذَ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاء ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

"Allah, kendilerine kitap verilenlerden, onu mutlaka insanlara beyan edecekleri ve hiçbir şekilde gizlemeyecekleri hususunda söz almıştı."[1] Dikkat edilirse, Allahû Teâlâ kendini bilen âlimlerden söz ve misak almıştır: Allah onları kitabı açıklamak için seçmiş, onun manasını onlara açmış, onları nice öz beyanlarına mazhar kılmış ve en büyük emanetlerini vermiştir. Onlardan kitabını insanlara açıklamaları, onu gizlememeleri huşusunda söz almıştır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّا أَنزَلْنَا التَّوْرَاةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أَسْلَمُواْ لِلَّذِينَ هَادُواْ وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالأَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُواْ مِن كِتَابِ اللّهِ وَكَانُواْ عَلَيْهِ شُهَدَاء فَلاَ تَخْشَوُاْ النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلاَ تَشْتَرُواْ بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلاً وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Allah’a) teslim olmuş nebiler, onunla Yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabbe adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi. Çünkü bunlar Allah’ın kitabını korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat’ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu hâlde, siz de insanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir karşılığa değişmeyin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.”[2] 

لَوْلاَ يَنْهَاهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالأَحْبَارُ عَن قَوْلِهِمُ الإِثْمَ وَأَكْلِهِمُ السُّحْتَ لَبِئْسَ مَا كَانُواْ يَصْنَعُونَ

“Rabbânî âlimler ve bilginler, onları günah söz söylemekten ve haram yemekten nehyetmeli değiller miydi?"[3] Âlimler; Allah’ın arzında zaman çarkı dönüp durdukça, ebediyete kadar devam edecek olan tevhîd sancağının davetçileridir. Âlimliklerine ihanet edenlere “Ulemâ-i sû’” yani kötü âlimler denildiği gibi, “Saray Molları” da denilmiştir. Saray mollaları; ilim sahibi olmakla birlikte bu ilmini Allah için ve O'nun yolunda değil de dünyalık menfaatler, makam, mevki için öğrenen ve yine dünyalık için kullanan ve insanları sırat-ı müstakimden saptıran kimselerdir. Bundan dolayı haramlara ve bid’atlara fetva veren ve taraftar olan âlimlerin hepsi buna dahildir. Bu tarz insanlar her zaman olmuştur ve olacaktır. Zalim ve zorbaların nezdinde itibar görmek hesabına ilmin ketmedilmesi, dünyevi çıkarlar uğruna satılması neticesinde “Saray Mollaları” diye bir zümre ortaya çıkmıştır. Zalim ve zorbaların rızasını kazanmayı Allah’ın rızasını kazanmaya tercih eden ilim sahipleri, hakiki manada birer saray mollalarıdır. İlimleriyle, fetvalarıyla zalim ve zorba idarecileri destekleyen ilim sahipleri, ilmin namusuna tecavüz eden saray mollalarıdır.

Saray mollaları; Hilâfet’ten saltanata geçiş esnasında ortaya çıkmışlar, saltanat devrinde ise rüştlerini ispatlamış saltanat bekçileridir. Tarih sahnesine baktığımızda saray mollalarının hep Hilâfet düşmanları olduklarını görürüz. Bakınız bir hayli ilmi olan İzmir Mebusu Adliye Vekili Seyyid Bey, “Bugün Hilâfet’i kaldırarak İslâm tarihinde büyük bir inkılâp yapıyoruz.” diyerek başladığı konuşmasında; “Hilâfet’in dinî değil, siyasi bir konu olduğunu” ifade etmişti. Teklif lehinde uzun bir konuşma yapan Seyyid Bey, konuyla ilgili bir kitap kalem aldığını da sözlerine eklemişti.[4] Saray mollaları, Hilâfet düşmanları olarak hayat sahnesinde yerlerini almışlardır. İslâm ümmetinin Hilâfet’siz ve halifesiz kalmasında saray mollalarının rolü, tağutların rolünden farksızdır. Âlim postuna bürünmüş şeriat ve Hilâfet düşmanı saray mollalarının birçok vasıfları vardır. Bunlardan önemli olan bazılarını şöylece özetlemek mümkündür.

Saray Mollaları Güce Taparlar

Saray mollaları, Allah’a değil güce iman ederler. Haklıdan değil, kuvvetli olandan yana olurlar. Onların her dönem taptıkları ilahları farklı olur. Onlar her dönemin güçlü olanlarından yana olurlar. Onlar İslâm ümmetinin akidesine ihanet ederek köpekleşenlerdir. Rabbimiz buyuruyor: 

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِيَ آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا فَانسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَث ذَّلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

“Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz hâlde, onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat. Dileseydik o ayetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, ayetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler.”[5] 

Bu ayet-i kerimede gündeme gelen Belâm Bin Baura’dır. Bel’am, pek ehemmiyetli olmadığı düşünülse de aslında şeytani-tâğûti sistemin en önemli ayağıdır. Tabanın sesini kısmakla görevlidir. Fakat bunu zorlama ile değil, duygusal ve dinî sömürüyle yapar. Dinin bilgisini bilir sadece. Ahlâk-amel-eylem yönünü bilmez, bilse de zinhar yerine getirmez ve zaten görevi de budur: Halkın meydana çıkmasını önlemek. “Bel’am” ismi Tevrat’ta geçen bir din âlimine dayanıyor. Hz. Musa’yı satarak düşman kralının sarayına yanaşır. Orada ağırlanır, bol bahşişlere boğulur ve Hz. Musa aleyhine Allahu Teâlâ’ya dualar ederek insanları Allah ile aldatır. Hz. Ali, İbni Ömer, İbni Abbas, Mücâhid, İkrime ve müfessirlerin büyük çoğunluğu, yukarıdaki ayette geçen adamın, Beni İsrail ulemasından işte bu Bel’am Bin Baura olduğu görüşündedirler. Başka bir görüşe göre de ayette anlatılan adam, din bilgini Mekkeli Rahip Ebu Amir’dir. Mücâhid, Abdullah bin Amr ve Kelbî ise Ümeyye bin Ebi’s-Salt’tır derler. Said Bin Müseyyeb ise Ebû Âmir olduğu görüşündedir.[6] İsimlere takılmayın, çünkü bunların hepsinin ortak özelliği “devrin zalim egemenine yanaşan” işbirlikçi ve yalaka din âlimi tiplemesidir. Örneğin, Bel’am Bin Baura Moav kralının sarayında ağırlandığı gibi, Mekkeli Rahip Abu Amir de Bizans saraylarında ağırlanmıştır. Çünkü o da “sonsuzluk ağacını” ve “yıkılmayacak hükümranlığı” orada görüyordu. Şeytan onun da ayağını böyle kaydırmış ve hırsı aklını geçerek “egemene yanaşma” yolunu seçtirmişti. Mekkeli Rahip Ebu Amir, Suriye’ye gidip “arslanlı yollardan” geçerek Bizans “derin devleti” ile anlaştı. Bizans ordularını Medine’yi işgale davet etti. Böylece Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den ebediyen kurtulmuş olacak ve Medine’yi Bizans adına yönetecekti. Adamlarına haber salarak Medine’de peygamber mescidinin karşısına kendi “tapınağını” diktirdi. Bizans ordusu ile geldiğinde orada karşılanacaktı. Peygamberimiz bunun üzerine ünlü Tebük Seferi’ni başlattı. 30 bin kişi ile Suriye’de Ebu Amir’in ağırlandığı Bizans saraylarına doğru yürüyüşe geçti. Tebük’e gelindiğinde Bizans’ın işgal planından vazgeçtiği duyuldu. Peygamberimiz Medine’ye döner dönmez ilk iş olarak Ebu Amir’in tapınağını yıktırdı. İnsanlara zarar vermek için açılan bu yere “Mescid-i Dırar”[7] denerek Müslüman bilincin dimağına kazındı. O gün bugündür bu tür yerler bu isimle ve genellikle de “Bel’am” ile birlikte anılır. Bel’am; Firavun, Hâmân ve Kârun ile işbirliği hâlindedir ve o üçü Bel’am’a muhtaçtırlar. Bel’am, “kader” der, “sabır” der, “günah” der, “manası başka” der, “farklı bir anlamı var” der ve milletin tasavvurunu, düşüncesini değiştirir. Halkı, eleştiri, itiraz ve isyan edemez hâle getirir. Halk, yanlış öğrendiği din nedeniyle “yeter artık” diyemez duruma gelir. Çünkü öğrendiği yanlış bilgi buna engel olur. Bel’am’ın görevi tüm zamanlarda, Firavun, Hâmân ve Kârun’un direktifleri ve istekleri doğrultusunda, din yoluyla “halkın gazını almak”, “sesini kısmak”, “sivri yerlerini törpülemek” olmuştur.  Bel’am’ın köpeğe benzetiliş sebebi, köpeğin yüreksiz oluşundan dolayıdır. Te’vil ilmini bilen çoğunun görüşüne göre bu misal, kendisine Kur’an verildiği hâlde gereğince amel etmeyen herkes hakkında umumidir.[8] Bel’am halkın dinini-imanını hatta ilahını değiştirir ve onları şirk, küfür ve tuğyan yollarına sevk eder. Bel’am, küfür cephesine, keyfi, küfri ve cebri idarecilere dini istismar ederek Müslümanlardan köleler kazandırmaya çalışan melundur.

Saray mollaları, iktidar ve muktedir olan zalim ve zorbaların karşısında kuyruk yerine kendi başlarını sallarlar. “Sallabaşını, al maaşını” onların birbirlerine ve takipçilerine en mühim tavsiyeleridir.

Güçlüden yana olma ve zayıftan kaçma saray mollalarının en belirgin vasıflarıdır. Saray mollalarının en büyük marifetleri gücün sesine ayetlerin sesini boğdurmaktır. Zorbalığa ve zora niyetlenmiş olanlara cevaziyet fetvaları tedarik etmektir.

Saray mollaları; haramları mubah kılan mazeretlere mukabil, zalimlerin zulmünü mubah kılmak için fetva tedarik etmeye çalışan ilim sahipleridir. Günümüzde bunların örnekleri çoktur. Bakınız bunlardan biri sözde Kur’an ayetlerini tefsir ederken aniden kükreyerek şöyle haykırıyor: “O bizim Hocamız, o bir âlim. Yetiştirin de göreyim, hadi bakalım. Bir Fethullah Hoca yetiştirin, alnınızdan öpeyim. Fethullah Hoca’nın ayakkabısını yetiştirin, göreyim!” Her hâlde burada “yapın” demek istiyor; çünkü ayakkabı “yetiştirilmez”, “yapılır”. Bu şekildeki uçuk mudahaneler/yağcılıklar, güce ve güçlüye tapanların ifadeleridir. Adam güçlü olunca ayakkabısını kutsallaştırıyor, çevresindeki insanlara kıble diye gösteriyor. Aynı adam güçten düşünce bu sefer öbür güçlüden yana olup ihanetle suçluyor. Bu sözlerin sahibi her iki durumda da Allah’a değil, güce tapıyor. Saray mollalığının tipik bir örneğini ortaya koyuyor. Kendilerini nasıl isimlendirirlerse isimlendirsinler, ilkelerinden taviz vererek güçlüden yana olanlar korkak ve kaypak olurlar, güç merkezi değiştikçe onlar da tekrar tekrar dönerler.

Saray mollaları; İslâm ümmetinin çıkarı ile kendi çıkarları çatışsa, tereddütsüz olarak beklemeksizin ümmetin çıkarını değil, kendi çıkarını önceleyen ilim sahibi olmuş çakallardır. Asrımızda Saray mollaları; Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahabesi’nin İslâm’ı anlamalarına, tebliğ ve temsil etmelerine rağmen Allah’ın muradına muhalif bir din algısı oluşturmak için küresel bir yapılanma ve bu yapı üzerinden çaplı bir tahrif hedeflenmekteler. Allah’ın dinini yeniden yorumlama, amaca giden yolda örtülü bir tanımlama, bizim referanslarımızı bize karşı kullanmak için irdeliyor ve sorguluyorlar. Geliştirdikleri söylemlerinde isabetleri olsa bile, istikametlerinden söz etmek asla ve kat’a mümkün değil. Onlar sırat-ı müstakime kastetmiş katillerdir. 

Saray Mollaları Seyyar Kıblelidirler

Saray mollalarının kıbleleri seyyardır. Onlar hayatlarında Hıristiyanlaşma ile Yahudileşme temayülünü birleştirmiş olan döneklerdir. Onlar günün evvelinde inandıklarını günün ahirinde inkâr ederler. Rabbimiz haber veriyor:

وَقَالَت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ آمِنُواْ بِالَّذِيَ أُنزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُواْ آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi."[9] 

Saray mollaları; itikaden hünsa ve amelen de hasta olan ilim sahipleridir. Onlar ilimleriyle amel etmedikleri için yüklü merkeplere dönüşmüşlerdir. Allahu Teâlâ haber veriyor:

مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

“Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini inkâr eden topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”[10]

Saray mollaları; hak ve hakikat kürsüsünde, başkalarını da zülâm köşkünde gören ahmaklardır. Saray mollalarının Peygamber varisi âlimlerden en büyük farklarından birisi kendi içinde tutarlı bir akidelerinin ve de usullerinin olmayışıdır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor:

“İlim iki türlüdür. Kimi ilim kalptedir. İşte, fayda veren ilim budur. Kimi ilim de dil üzerindedir. İşte, yüce Allah’ın Âdemoğluna karşı delili de budur.”[11] Bu hadis-i şerifin şerhinde İmam-ı Kurtubî Rahimehullah der ki:

“İşte Bel’am ve benzerlerinin ilmi de bu kabildendir. Böyle bir ilimden Allah’a sığınır ve bize Hakka ulaşma muvaffakiyetini ve tahkik üzere ölmeyi lütfetmesini dileriz.”[12]

Saray mollaları, akide yetimlerinden sayılırlar. Onların sabit bir kıbleleri olmaz. Onların her dönemde farklı kıbleleri olurlar. Onlar, ilimleriyle İslâm ümmetini kıblesiz kılmaya çalışan kökten kötü âlimleridir. Döneklik, onların en büyük performanslarıdır. Saray mollaları, Müslümanlık iddiasında bulunmakla birlikte bâtılın her çeşidinden istifade etmeye çalışırlar.

Saray Mollaları İbareyi İdareye Tercih Ederler

Âlimlerin düşüşü, ümmetin düşüşüdür. Cahillerden reisler edinen, edindikleri cahil reislerden ilimsiz fetvalar alan bir ümmetin sapıklığı ve sapkınlığı garantilidir. Bu hususta Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

إِنَّ اللَّهَ لَا يَقْبِضُ الْعِلْمَ انْتِزَاعًا يَنْتَزِعُهُ مِنْ الْعِبَادِ وَلَكِنْ يَقْبِضُ الْعِلْمَ بِقَبْضِ الْعُلَمَاءِ حَتَّى إِذَا لَمْ يُبْقِ عَالِمًا اتَّخَذَ النَّاسُ رُءُوسًا جُهَّالًا فَسُئِلُوا فَأَفْتَوْا بِغَيْرِ عِلْمٍ فَضَلُّوا وَأَضَلُّوا

“Allahu Teâlâ, ilmi kullardan soymak suretiyle çekip almaz. Ancak ilmi, âlimleri almak suretiyle ortadan kaldırır. Allah hiçbir âlim bırakmayınca da, insanlar bir takım cahil başlar edinirler ve onlara sorular sorarlar, onlar da ilimsiz fetva verirler. Bu yüzden de hem kendileri saparlar hem de başkalarını saptırırlar.”[13] Saray mollaları; hep ibareyle uğraştılar idare ile hiç uğraşmadılar. Müslümanlara hep şu telkinde bulundular: “Bize lazım olan idare değil, ibaredir. Biz medreselerimizde ibarelerimizi çözelim. İdaremizi kim ele geçirirse geçirsin önemli değildir.” Bunlara tepki olarak bazı Müslümanlar da ibareyi inkâr ederek “Bize ibare değil, idare lazımdır. Biz ibareleri çözemesek de olur. Ne ile idare ettiğimiz önemli değil, önemli olan bizim idareci olmamızdır.” iddiasında bulundular. Altını çizerek diyoruz ki; ilimleri, rütbeleri ve unvanları ne olursa olsun, dinde ibareyi gerekli, idareyi ise gereksiz bularak ümmetin idaresini firavunlara terk edenler ulema değil, ulu âmâlardır. Hakeza egemenlik ihtirasına kapılarak dinde idareyi gerekli, ibareyi ise gereksiz görerek beşerî kanunlarla sevkü idare eden birer idareci olmaya çalışanlar da ümera değil, ukalalardır! Ulu âmâlar ile ukalalardan bu ümmete hayır gelmez. Ulema yerine ulu âmâlara, ümera yerine de ukalalara yenik düştüğümüz gün Hilâfet-i Şeriyye’yi kaybettik.

Saray Mollaları Ümmetin Gündemini Çalmaya Çalışırlar

Saray mollaları; egemen zorbaların tespit ve tayin buyurdukları takvime ve gündeme göre çalışırlar. Egemen müstekbirler ne buyuruyorlarsa, neye işaret ediyorlarsa onlar için doğru odur. Rabbimiz haber veriyor:

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَا أَطَعْنَا اللَّهَ وَأَطَعْنَا الرَّسُولَا وَقَالُوا رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا رَبَّنَا آتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَبِيرًا

“Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün ‘Keşke Allah’a ve Rasul’e itaat edeydik’ diyecekler. Yine şöyle diyecekler: Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.”[14]  

Saray mollaları, laklakan âlimleridir. Onların en büyük maharetleri, ümmetin gündemiyle oynamaktır. İslâm âlemi ne zaman zayıf düşse, ne zaman işgallere maruz kalsa Saray mollaları “Tevhid ümmetini” fer’i fıkhi meseleler üzerinden bir münazaraya gark ediyorlar. Hemen her asırda ümmet buna tanıklık etmiştir. Geçen asırlarda Müslümanlar kendi içindeki basit meseleleri büyük meseleler yapmış ve cühela ulema takımı da bu meselelere çözüm bulmak için kafa patlatmıştı(!).  Bugün basit güncel meseleleri tartışmıyor sözde laklakan uleması, aynı zamanda, Batı’nın tartışmamızı istediği konulara da kafa yormayı bayağı seviyor. Geçen asırda “İslâm Terakki’ye manidir” dediler ve bir asır vakitlerimizi işgal ettiler. Bugün de “İslâm ve terör” üzerinden bir asrımızı çalmak istiyorlar. Cakarta’dan Tanca’ya yine sözde laklakan ulema taifesi basit halkın sorularını ümmetin asli meselesiymiş gibi tartışıyor ve Batı’nın gündemimize soktuğu soruları bir hayli severek mülayimce tartışıyor. Görüldüğü üzere sadece toprakları değil, zihnimizi ve vakitlerimizi de işgal ediyorlar. Tarihte de aynı şey olmuştur. Moğol orduları, Abbasi Hilâfeti’nin merkezi olan Bağdat’ı kuşatmış ve halifenin teslim olmasını istiyorlardı. Müslüman filozof Nasırüddin Tusi de Moğolların safına katılmış ve Bağdat’ın işgal edilmesini bekliyordu. Bağdat’taki ulema ise işgali tartışması gerekirken, asıl meseleyi bırakıp “sineğin kanının abdesti bozup bozmayacağı” gibi çok mühim(!) bir konuyu tartışıyordu. Bir müddet sonra olan oldu ve Bağdat işgal edildi. Yüz binlerce Müslüman, kadın-çocuk denilmeden kıyımdan geçirildi ve on binlerce tarihî el yazması Fırat ve Dicle nehirlerine atıldı. Birçok İslâm âliminin kitabı ki, bunlar arasında İmam Gazali’nin kayıp tefsiri de bulunuyor, bu nehirlerde yok olup gitti. Müslüman olarak gündemsiz kalmak veya münkir ve müşriklerin tespit ve tayin buyurdukları gündemlerle meşgul olmak, baştanbaşa bir kayıptır.

Saray mollalarının en büyük arzuları, ümmeti malayani işlerle meşgul ettirmektir. Bugün Fas’tan Malezya’ya, Türkiye’den Endonezya’ya İslâm dünyasının gündemini işgal etmek için ortaya atılan konuların kahir ekseriyeti saray mollalarına aittir. Pakistan’da bir müftü “selfi çekmek ve sosyal medyada paylaşmak haramdır” diye fetva veriyor. Başka bir müftü “sakala şekil vermek haramdır” diyor. Hindistan’ın Kerala eyaletinde bir kadın toplu namaz kıldırıyor, ulema bunu tartışıyor. Başka bir tartışma konusu ise karı-koca aynı dizide oynar ve rol icabı dizide boşanırlar ise bu boşanma sayılır mı? Bir başka tartışma konusu da, bir kadından babası ve eşi aynı anda bir şey isterse kadın hangisini tercih etmeli? Aylarını aldı bu sorunun cevabı laklakan ulemasının… Malezya ve Endonezya’da ulema LGBT’yi tartışıyor, bunlara “sisters” denir mi? Perlis eyaletinde hocalar “bir kadın kocasının izni olmadan geziye çıkabilir mi?” sorusunu tartışıyor. Suudi’de kadın araba sürebilir mi, tartışması futbol maçı izleyebilir mi ve maçta slogan atabilir mi sorusuna dönüşmüş. Mısır’da bir zer/zevat çıkıp diyor ki, aynı iş yerinde mahremi olmayan biri ile çalışan kadın, adamı 5 kez emzirirse sütkardeşi olacağı için mahremi olur diye çıkış yapıyor. Fas’ta namazda eller serbest mi bırakılmalı yoksa bağlanmalı mı meselesinin yanı sıra ünlü hadis kitabı Buhari tartışma konularının başında geliyor. Hasıl-ı kelam İslâm dünyasında öyle meseleler tartışılıyor ki, bunları kaleme almaya veya konuşmaya hayâ edersiniz. Gayrimüslimler bile bu tartışmalara bakıp bakıp gülüyor bu ulu hoca(!)lara. Klasik İslâmi metinleri okumak veya anlamaktan aciz ya da anladığını iddia edenlerin ise onları bugüne taşımaktan tamamen yoksun bir güruh var. İslâm âleminin hakiki krizi burada başlıyor. Kimisi eski fetvalara sarılıyor, kimisi şaz fetvalar bulup ortaya çıkarıyor, kimisi de daha tanımadığı dünyanın Batı’dan neşet etmiş söylemlerine sarılıp kendince yeni fetvalara ihdas ediyor. Hakikatte hepsi birbirinin aynısı. Düşünsenize 2 asırdır ulema, Kur’an’daki “D R B” sözcüğünün dövmek mi, yoksa ayrılık manasına mı geldiğini tartışıyor. Hâlbuki yapılması gereken her iki taifeyi de “D R B” etmek değil mi? Ruhsuz küçük beyinler… Bugün gelenekçi veya modernist olduğunu iddia eden laklakan taifesi de bu girdabın içinde. Her iki taife de birbirine olan karşıtlıktan besleniyor ve ümmetin asli meselelerinden ümmeti fersah fersah uzaklaştırıyor. Gelenekçi-modernist kavgası tipik Şii-Vahabi kavgası gibi bir tartışma ve maalesef ikisi de birbirinden besleniyor.

كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

“Her hizib elinde bulunanla iftihar ediyor…”[15]

Saray Mollaları Hareket Fıkhını Bırakıp Evrak Fıkhına Sarılanlardır

İslâm, bir hareket ve bereket dinidir. İslâm fıkhı, bir hareket fıkhıdır. Harekete geçirmeyen fıkıh sahifeler arasında saklı kalan bir evrak fıkhıdır. Saray mollalarının en önemli vasıfları hareketle ilişkisi olmayan bir evrak fıkhı oluşturmaya çalışmalarıdır. Sadece kitapların yaprakları arasında kalan fıkha evrak fıkhı diyoruz. İslâm bizden hareket fıkhını istiyor. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor:

الْعِلْمُ خَيْرٌ مِنَ الْعَمَلِ وَمِلاكُ دِينِكُمُ الْوَرَعُ  والعالم من يعمل بعلمه وان كان قليل

“İlim amelden hayırlıdır, dinin kuvvetlenmesi ise takva iledir. Âlim, az da olsa ilmiyle amel edendir.”[16]

“Size mükemmel bir fıkıh âlimini haber vereyim mi? Allah’ın rahmetinden insanların ümidini kesmeyen ve merhametinden onları ümitsizliğe götürmeyen, Allah’ın tuzağından onları emin kılmayan ve dünyaya rağbet için Kur’an’ı bırakmayan kimsedir. Haberiniz olsun anlaşılmayan bir ibadette, üzerinde düşünülmeyen ilimde hayır yoktur.”[17]

Saray mollaları, antik fıkıh tüccarlarıdır. Onlar, ümmetin firavunlar karşısında diri kalan hücrelerini ölümcül kılmak için uğraşırlar. Onlara göre fıkıh, Allah yolunda Allah için cihad meydanına inmiş Müslümanları attan indirip tabuta bindirme ilmidir. İşte evrak fıkhı budur. Oysaki İslâm fıkhı; tabuta bindirilmek istenen Müslümanları ata bindirip cihada gönderen fıkıhtır. Hareket fıkhına göre Müslüman gece ruhban, gündüz fürsandır. Yani geceleri zahid, gündüzleri mücaddir.  Hareket fıkhının merkezinde “İhsan” vardır. “İhsan” mertebesine ulaşmak için çalışan insan, geceleri zahid gündüzleri mücahiddir.

Saray Mollaları Çok İlahlı Olanlardır

Saray mollaları; Allah’ın kendilerine nasip ettiği ilimle Allah’a başkaldıran sahte ilahları razı etmeye çalışan âlimlerdir. İslâm coğrafyasında çok ilahlı olmak manasına gelen laikliğe, demokrasiye dinde yer bulmaya çalışmaları, bunun en büyük alâmetidir. Onlar sürekli ehl-i bâtılın ehl-i İslâm’dan daha doğru, daha üstün olduklarını savunurlar. Rabbimiz haber veriyor:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ هَؤُلاء أَهْدَى مِنَ الَّذِينَ آمَنُواْ سَبِيلاً

“Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar cibte ve tâğûta inanıyorlar. İnkâr edenler için de, ‘Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.”[18]

Saray mollaları kalpleriyle ve kılıçlarıyla gâvurlardan yana olanlardır. İlim sahipleri olarak gâvurlar karşısında eziklik kompleksine kapılanlar, fiilen saray mollalarına katılanlardır. Saray mollaları; tipoloji görseli itibariyle, kuvveti delaletiyle, kuzu postuna bürünmüş dost görünen, kalbi gâvurdan yana olan İslâm’ın kisvesini taşırken, fiiliyle Rabbani yolu temsil etmeyen, teslimiyetini Rabbine değil, Allah’ın dışında edindiği müteferrik mürebbilerine yapan ilim sahipleridir.

Saray mollası; Müslümanların kültüründe “Bel’am” muhalif Müslüman bilinçte “saray ahundu (mollası)”, “zalimlerin âlimi”, “sultana yaltaklanan din adamı” karakterine tekabül ediyor. Saray mollaları, Müslüman toplumda rahip ve haham muamelesi görmek isteyen kimselerdir. Onların icra ettikleri misyon da haham ve rahiplerin misyonudur. Allahû Teâlâ buyuruyor:

اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Oysa bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.”[19] 

Allah’tan başka Rabler edinmek, saray mollalarının temel vasfıdır. Saray mollaları hem kendilerinin Allah’tan başka bir takım Rabler edinmeleri ve hem de kendilerinin de başkaları tarafından Rabler edinmelerini arzu etmektedirler. 

Saray mollaları; İslâm dinini farklı isimler altında mecrasından saptırma, özünü değiştirme ve çağdaş birtakım siyasi projelere alet etme maksadıyla icat edilmiş oluşumların başında bulunan ilim sahipleridir. Allah’ın dinine paralel bir din oluşturma gayreti içinde olan ilim sahiplerinin cümlesi saray mollalarıdır.

Saray Mollaları Allah İle Aldatırlar

Saray sultanları, meşruiyetlerini dinden almak için “yalaka din adamlarına” ihtiyaçları vardır. Onlar “ulu’l-emr” ayetleri okuyarak, “Allah ile aldatarak” halkı keyfi, küfri ve cebri egemene itaate çağırırlar. Saray mollası, “Allah ile aldatanın önde gideni”dir. Allahu Teâlâ buyuruyor:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ وَاخْشَوْا يَوْمًا لَّا يَجْزِي وَالِدٌ عَن وَلَدِهِ وَلَا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَن وَالِدِهِ شَيْئًا إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Hiçbir babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi aldatmasın.”[20]

Hasan el-Basrî talebelerine Basra Mescidi’nde ders verirdi. Ders esnasında oturma düzeni Hasan el-Basrî ortada, önünde de bizzat ders verdiği talebe olacak şekilde halka düzeniydi. Halkanın içinden dışına doğru talebeler Hasan el-Basrî'nin derslerini takip derecesine doğru yer alırdı. Yani düzenli talebeler içte, sadece dinlemek için gelen "Bir bakıp çıkacağız"cılar halkanın en dışında olurdu. Bir seferinde o, rivayetin otoritesini hakikatin otoritesine tercih eden, bu yüzden de sahih-sakim demeden her rivayete sarılan, bulamayınca da uyduran lehvel hadis meraklılarını kastederek, "Bunları halkanın haşvine/en dış katmanına atın." demişti. Bu tarihten sonra bu eğilimin mensupları “Haşviyye” olarak anılacaktır. Haşviyye, “İlmi, zalimlerin saltanatının bekasının malzemesi olarak kullananlar, zalim ve zorbaların icraatlarını toplayıp salih amel diye ümmete pazarlayanlar”dır. Haşviyyeciler o günden bugüne kadar varlıklarını çeşitli ekoller vasıtasıyla sürdürmüştür. Bugün de mebzul miktarda ve hatta Müslümanlık iddiasında olanlar arasında bariz çoğunluğu oluşturacak sayıda "dini yenileme meraklıları" vardır. Bunların en ayırt edici özelliği yukarıdaki tanımda da belirtildiği gibi Allah’ın dinini keyfi, küfri ve cebri olanların arzularına göre yorumlamak, Allah’ın diniyle idare olunmayı bırakıp kul kaynaklı beşerî ideolojilerle ilgilenmeleridir. Bunlara göre devletin dini, imanı olmaz. İslâm devleti diye bir şey de olmaz. Bunların en önemli iddialarından birisi de şudur: “Devletin dine dayanması, dine bağlanması önemli değildir, önemli olan adaletli olmasıdır. Adaletli olduktan sonra devlet dinsiz de olabilir, bizi idare edenler gayrimüslim de olabilirler.”

Tevrat’ı taşıma ve yaşama sorumluluğu kendilerine yüklenip de bu sorumluluğu yerine getirmeyen Yahudilerin durumu, “kitap yüklü eşeğe” benzetilir.[21] Aslında bu, Kur’an’a benzer muameleyi yapacak olanlara bir uyarıdır. Saray mollaları, Firavunların, sırtlarına bindikleri merkepleridir. Onlar aynı zamanda Nemrud’un ateşine odun taşıyan katırlardır.

Saray Mollaları Hakka Bâtılı Karıştırırlar

Hakka batıl elbisesi giydirmek, batılı hakka, hakkı da batıla karıştırmak, saray mollalarının temel vasfıdır. Allahu Teâlâ uyarıyor:

وَلاَ تَلْبِسُواْ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُواْ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

"Hakka bâtılı karıştırmayın, bildiğiniz hâlde hakkı gizlemeyin."[22] Elmalılı M. Hamdi Yazır Rahimehullah şu açıklamayı yapar: "Bu ayetin anlamı çok kapsamlıdır; ilme ve amele dair hususları kapsar. Bilgiçlerin hilelerine, yalan dolanlarına ve bozgunculuklarına, hatta ticaret ehlinin karışık işlerinden ve hâkimlerin haksız hükümlerine varıncaya kadar hepsine şümulü vardır.” “ İnsanları aldatmayın, sahtekârlık yapmayın." mealinde bir genellemeyi ifade eder. Bununla beraber (kelâmın) sevki, özellikle ilmî değeri hedef alıyor. Nice kimseler vardır ki, ilmî gerçekleri bozarlar, kötüye kullanırlar, onları kendi heveslerine göre evirip çevirerek aslından çıkarırlar; bakırı yaldızlarlar, altın diye satarlar."[23] 

İlmi gerçekleri kabul, âlimlere itaat ve saygı Allah'ın emridir. Âlimin emrine itaat, Allah'a itaattir. Böyle olunca âlimin değeri, ilim zihniyetine ve hassasiyetine bağlılıklarıyla ölçülür. Âlim, bilgi sahibi olması bakımından hiçbir şeyin değil, sadece Hakk'ın kuludur. Delillerin ve Hakk'ın ayetlerinin emrindedir. Delilin şerefi, bizzat kendinden değil, medlulü olan Hakk'a delalet etmesindendir.[24] İlme ve ilmi verilere itaat, Allah tarafından yaratılmış gerçekler olması bakımındandır. Âlimin görevi bu ilmî gerçekleri iyi keşfedip özünü değiştirmeden yaşadığı dönemin sosyal ve kültürel şartları içerisinde insanlara sunabilmektir. Aksi halde hevalarına tâbi olarak, haramı helal, helali haram yapanlar, hak ile bâtılı birbirine karıştıranlar, âlim değil birer tağutturlar. Böyle âlimlerde cüzi de olsa hüküm koyma yetkisi bulunduğunu kabul etmek, onlara ilahlık hissesi vermektedir.[25] Onlar tağuti rejimlerin, İslâmsız idarecilerin bekası için fetva tedarik etmeye çalışanlar, âlim sıfatını kaybetmiş birer tağutturlar, birer samîridirler.  Samîri, Kur’an-ı Kerim’in 20. Suresi olan Ta-Ha Suresi’nde bahsi geçen ve son derece sembolik bir hüviyet taşıyan bir kişiliktir. Ta-Ha Suresi’nin 85 ile 97. ayetleri aralığında aktarılan konunun baş aktörü olan Samîri, Hz. Musa’nın belli bir süre için kavminden ayrılmasının ardından, Hz. Musa’nın kavmine Allah’ın vaatlerini ve hükümlerini unutturarak tekrar geleneksel şirk dinine ait ritüellerin uygulanmasına yol açan isimdir. İlmi, bilimi insanları çok ilahlı kılmak için istismar eden bir melundur. Kur’an’da bildirilene göre Samîri, Hz. Musa’nın yokluğunda, tevhid inancının hükümlerini çiğneyerek eski putperest anlayışın bir ürünü olarak altın buzağıya tapınmayı tüm kavme telkin etmiştir. Bu durum, asırlar boyu bir zincir misali süregelen tevhid dininin en önemli ve etkili düşmanının şirk olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla saray mollaları, İslâm ümmeti arasında ellerinde Kur’an, ellerinde Kur’an meali olduğu hâlde dolaşan diplomalı, üniformalı şirk simsarlarıdır.

Saray mollalarının ana vatanları daru’l harbtir. Saray mollalarının daru’l İslâm’da icra-i faaliyette bulunacak bir imkânları olmaz. Müslümanların küfri kanunlarla idare olunmalarından memnuniyet duyarlar. Küfür ve iman mücadelesi, Hz. Âdem Aleyhi’s Selam’dan beri devam etmektedir ve kıyamete kadar sürecektir. Bu mücadelede; hakla bâtılı, doğruyla yanlışı karıştıran ve hakikatleri ters yüz ederek insanları saptırmaya çalışanlara; İslâm literatüründe “deccaliyet vasfı sahipleri” denmektedir. Bu manada deccal gibi adamlar olup İslâm'a, Kur'an’a, Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e, mukaddesatımıza iftiralar etmektedirler. Hakkı bâtıl, bâtılı da hak olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Saray mollaları tuğyan ehlinden sayılırlar. Tuğyan ehlinden zalim olur ama âlim olmaz. İlme, âlime ve ilmin namusuna sahip çıkmak isteyenler için anın vacibi, saray mollalarını tanımak, şeytandan kaçındıkları gibi onlardan kaçınmak, kuduz olmuş köpeklerden kendilerini korudukları gibi saray mollalarından kendilerini ve nesillerini korunmaktır.



[1] Âl-i imran Suresi 187

[2] Maide Suresi 44

[3] Mâide Suresi 63

[4] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre:2, Cilt: 7, Sh: 40-61

[5] A’raf Suresi 175-176

[6] El- Cami-u Li Ahkâmi’l Kur’an (İmam Kurtubî) C: 7, Sh: 319-321, Beyrut/ 1965

[7] Bkz.Tevbe Suresi 107

[8] El- Cami-u Li Ahkâmi’l Kur’an/İmam Kurtubî, C:7, Sh: 321, Beyrut/ 1965)

[9] Âl-i İmran Suresi 72

[10] Cuma Suresi 5

[11] es-Siracu’l Munir Şerhu’l Camiu’s-Sağir/el- Azizî, C: 2, Sh: 439

[12] El- Cami-u Li Ahkâmi’l Kur’an/İmam Kurtubî, C:7, Sh: 321, Beyrut/ 1965)

[13] Buhari, İlim, 34; Müslim, İlim, 13, 14; Müsned, 2/162

[14] Ahzab Suresi 66-68

[15] Rum Suresi 32

[16] Kenzu’l-ummal, 10/28657

[17] Kenzu’l-ummal, 10/28943; Darimi, Mukaddime, 29

[18] Nisa Suresi 51

[19] Tevbe Suresi 31

[20] Lokman Suresi 33

[21] Cuma Suresi 5

[22] Bakara Suresi 42

[23] Hak Dini Kur’an Dili/ M. Hamdi Yazır, C: 1, Sh: 335-336, İst/ 1971

[24] Hak Dini Kur 'an Dili (Muhammed Hamdi Yazır) C: lV, Sh: 2513; İst/1971

[25] Rağıb el-İsfehanl, Müfredat fi Garibi 'l-Kur 'an, Sh:307-308, Beyrut/1422/2001; Hak Dini Kur 'an Dili (Mu-hammed Hamdi Yazır) C: lV, Sh: 2513; İst/1971


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz