İSLÂMCILIK, İSLÂM’DAN VE MÜSLÜMANLARDAN NELERİ GÖTÜRDÜ?

İlyas Kösem

“Dünün mücahitleri bugünün müteahhitleri oldular.” şeklinde Müslümanlar arasında dolanan meşhur bir söz vardır. Bu söz Türkiye’de özellikle AK Parti ile sisteme iyice entegre olup nimetlerinden(!) faydalanmayı kendisine gaye edinen ama sözde İslâmcılığından da ödün vermeyen maslahatçı İslâmcılar için kullanılan bir sözdür genel olarak. Gerçekten AK Parti’nin iktidar olmasından sonra iyice İslâmi ilke ve hedeflerden uzaklaşan 90’lı yılların İslâmcıları bugün “rahatı, konforu ve maslahatı” kendileri için tek geçerli akçe kabul eder hâle gelmişlerdir. Bu durum birçok kimsede hayal kırıklığına neden olsa da ezici çoğunluğu kervanına katıp maslahat değirmeninde öğütmüş ve İslâmi ilkelerden uzaklaştırmıştır. İslâmcı olarak ortaya çıkan kişi, grup, parti, kurum ve kuruluşlar İslâm’ın güçlü birer taşıyıcıları olmaları gerekirken maalesef İslâm’ın net gaye ve ilkelerinin manipüle edilmesine sebep olmuşlardır.

İslâmcılık, esas itibariyle Müslümanların dünya siyasetinde kumanda merkezinden düşmelerinden sonra ortaya çıkan bir cereyandır. 18. yüzyılın ikinci yarısında hissedilen ciddi gerileme Müslümanlar arasında yeni bir düşünme zemininin oluşmasına neden oldu. Neden Batı ilerledi ve biz alemin gidişinden geri kaldık? Batı bu kalkınmayı nasıl başardı? Dinleri ile mi yaptılar bunu yoksa dinlerini bir kenara iterek mi? Batı ilke, değer ve medeniyetine yaklaşımımız nasıl olacak? Tekrar toparlanma için nereden başlamalı gibi sorular Müslümanların gündemine geldi. Daha o zamanlar bir hareket şeklinde olmasa da Müslümanlar arasında münferiten de olsa Şah Veliyullah Dıhlevi gibi lokal de kalsa, çıkış-kurtuluş yolları ortaya koyan birtakım âlimler ortaya çıktı. Bunu müteakip bugün “ihya hareketleri, ıslah hareketleri, modernist hareketler ve gelenekçilik” diye tabir edilen birtakım hareketlerin çağdaş temellerini ortaya atan birtakım fikir adamları ortaya çıktı.

Sorunların iyice büyüyüp Müslümanların fikrî olarak zehirlenmesi ve fiilî birliklerini temin eden devletleri Hilâfet de 1924’te yıkılınca Müslümanlar arasından yeniden Müslümanları birleştirip eski günlerine döndürmek ya da Müslüman beldelerde lokal olarak ortaya çıkıp sınırlı birtakım işlerde bulunmak için teşekkül eden İslâmi hareketler ortaya çıktı. İslâmcılık denilince genelde ferdiyetçi hareketler değil de toplumu ve sistemi hedef alan siyasal İslâmcılar kastediliyor ki bizim de genel olarak kastettiklerimiz bunlardır. Evet İslâmcılar İslâm’dan ve Müslümanlardan neler götürdüler? İslâm’a ve Müslümanlara ne gibi zararlar verdiler? Gelin bunu birkaç başlık altında icmalen inceleyelim.

İslâm’ın Net Görüntüsünü Zihinlerden Uzaklaştırdılar

İslâmcılar yapmış oldukları birtakım tevil ve zoraki çıkarsamalarla İslâm’ı mevcut konjonktüre yamamak suretiyle İslâm’ın kendine has bir dünya görüşü ve kendine has nizamı olduğu fikrine darbe indirdiler. O kadar ki toplumda namaz kılan ama şeriata karşı çıkan insanların sayısı çoğalmaya başladı. Allah’a, peygambere inanan ancak Allah ve Rasulü’nün önlerine koyduğu nizama/şeriata sırtını dönen dahası bununla savaşan bir anlayış türedi. İslâm’ı feri ve ferdî birtakım meselelere indirmek suretiyle cemai hayatı seküler anlayış ile felç ettiler. Bir zamanlar “Bir Müslüman laikse Müslüman olamaz Müslümansa laik olamaz!” diyenler bugün kalkmışlar bir dünya laf cambazlığı ile kem küm ederek yok devlet laik olurmuş da birey laik olamazmış da gibi hezeyanlarla ortalığı pasa kire buluyorlar. İslâmcılık oynayanlar İslâm’ı iktidarları için bir basamak olarak kullanmanın dışında onu devlete ve topluma egemen kılmak şöyle dursun, iktidarlarının devamını -sömürgecilere boyun bükerek- İslâm’ın ilkelerine savaşmakta buldular. Laiklik, demokrasi, vatancılık, milliyetçilik gibi gayri İslâmi fikirleri, halk kendilerini iktidara getirdikten sonra halka yumuşak ve sert tüm araç ve yöntemleri kullanarak zerk etmeye başladılar. İktidardaki İslâmcılara(!) maalesef İslâmi gruplar da iştirak etti. Onların fikrî ve fiilî birçok zulüm ve sapıtmalarına ya sessiz kalmak ya da katılmak suretiyle ortak oldular. İktidarda olanların her yanlış uygulamasına -yer yer lokal muhalefetler olsa da- bir kılıf ya da gerekçe bularak meşru göstermeye çalıştılar. Bu arada özellikle son 20 yıl içerisinde dünyaya gelen genç nesil bu olanlara bakarak, gerçek İslâm’ı da tanımamanın verdiği kafa karışıklığı ile gayri İslâmi birtakım fikir ve çözümlere yöneldiler. Hâlâ birtakım samimi Müslümanlar bunlardan şeriatı getireceklerini bekleye dursun bunlar demokrasinin ebedî muhafızları olduklarını kavlen ve fiilen ilan ettiler. Zihinlerde İslâmi fikir ve hükümler netliğini kaybetti. İslâm her şeye uyarlanabilir ya da her şey kendisine uyarlanabilir bir din hâline getirildi. Duyduğumuzda tüylerimizi diken diken eden şerrinden Allah’a sığındığımız fikir ve düşünceler İslâm adına ortaya atıldı. İslâm’ın tüm sorunları çözebilen, toplumun tüm farklılıklarına rağmen hepsine şamil bir hukuk ve yönetiminin olduğu gözlerden ırak oldu. Müslümanların iktidara getirdiği kimselerden huzurun kaynağı olan din/şeriat, uygulanırsa huzursuzluğa neden olur şeklinde savunmalar yapıldı. Bakınız bu minvalde ülkenin son başbakanı bir televizyon programında neler söylüyor:

“Bizde laiklik var demokrasi var. Din devlet işleri birbirine karıştırılmaz. Böyle bir görüntü bize uymaz. Dini değerler her şeyin üzerindeyse yönetimlerde buna ne denir? Bizim de dini değerlerimiz başımızın üzerinde ama dini değerlerle siyaset yaptığımız zaman işin içinden çıkamayız. Laikliğin özü budur. İnsan Müslüman olur insan az inançlı olur, inanmaz bunların hepsi mümkün. Bunu dayatmaya çalışırsak o toplumda huzur bozulur. Dini konular, bunlar bir yönetim meselesi olmamalıdır.”[1]

Din bir yönetim meselesi olmamalı da ne meselesi olacak acaba? İslâm hayatın her alanına şamil bir din değil mi? Müslüman namazı kabul ettiği gibi Allah’ın belirlediği yönetim hukukunu da aynen kabul etmek zorunda değil midir? İkisinin de kaynağı âlemlerin Rabbi değil midir? Yönetimin İslâmi olması gerektiğine dair onlarca nass ve Allah Rasulü ile arkadaşlarının pratik örneklikleri yok mudur? Beşerin arzu ve isteklerinden uzak durup sadece kendi şeriatına uymamızı emreden Allah değil mi?

ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَر۪يعَةٍ مِنَ الْاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِـعْ اَهْوَٓاءَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ

“Sonra (ey Muhammed) seni din hususunda apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma.”[2]

Vehn Hastalığını Müslümanlar Arasında Yaygınlaştırdılar

يُوشِكُ الأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى الأَكَلَةُ إِلَى قَصْعَتِهَا فَقَالَ قَائِلٌ وَمِنْ قِلَّةٍ نَحْنُ يَوْمَئِذٍ قَالَ ‏بَلْ أَنْتُمْ يَوْمَئِذٍ كَثِيرٌ وَلَكِنَّكُمْ غُثَاءٌ كَغُثَاءِ السَّيْلِ وَلَيَنْزِعَنَّ اللَّهُ مِنْ صُدُورِ عَدُوِّكُمُ الْمَهَابَةَ مِنْكُمْ وَلَيَقْذِفَنَّ اللَّهُ فِي قُلُوبِكُمُ الْوَهَنَ ‏فَقَالَ قَائِلٌ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا الْوَهَنُ قَالَ ‏حُبُّ الدُّنْيَا وَكَرَاهِيَةُ الْمَوْتِ

“Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) davet ettikleri gibi, size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler. Birisi: Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak? dedi. Rasulullah: Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çer çöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak, buyurdu. Yine bir adam: Vehn nedir ey Allah’ın Rasulü? diye sorunca: Vehn, dünyayı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir, buyurdu.”[3]

Uzun yıllardan beri İslâmcılık, özellikle bizim yaşadığımız Türkiye ve onu rol model olarak gören ülkelerde, İslâmi bazı değerleri koruyarak, günümüz toplumlarında rahat bir yaşam sürme hedefi olarak algılanmış ve algılatılmıştır. Vahyin getirdiği fikir ve metoda bağlı kalmak, İslâm dışı tüm ideoloji, fikir, ölçü ve kanaatlere karşı mücadele etmek yerine, Batılılar tarafından saldırı altında olan İslâmi mefhum ve uygulamaların aslında İslâm’dan olmadığını ispatlamaya çalışma, İslâm ve Müslümanların da modern dünyaya uyum sağlayabileceğini kanıtlama, İslâmi nassları modern tevillerle çağdaşlaştırma gibi bir misyonu gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Tüm bunlar gibi kompleksli, savunmacı ve tevilci yaklaşımlar her ne kadar iyi niyetlerle ve Müslümanların maslahatı gözetilerek yapılmış olsa da maalesef bu tarz İslâmcılığın Müslümanların İslâm algısına büyük darbeler indirdiği görülmüştür. Geldiğimiz son noktada İslâmcılar bile İslâmcılığı ve İslâmcıların yapıp ettiklerini savunamaz hâle gelmiştir. Bugün İslâmcıların dünyaya olan tamahları ve lükse olan düşkünlükleri, tabanda samimi olan Müslümanları zor durumda bırakmış laik-seküler cenaha İslâm’a karşı kullanmaları için bolca malzeme temin etmelerini sağlamıştır. Öte yandan bu dünyevileşme hastalığı bir virüs gibi toplumda yaygınlaşmaya başlamıştır. İradeler dünyaya olan bu bağlılıktan dolayı silikleşmiş, azimler kırılmıştır. Bunu ifade sadedinde Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, katıldığı bir kitap fuarında bir TV muhabirinin “AKP iktidarının Müslümanların rahat bir ortamda yaşamalarına yönelik gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Türkiye İslâmî açıdan iyi bir konumda mı?” sorusuna şu cevabı verdi: 

“Bunu ne kadar yayınlarsınız bilmiyorum ama ben yine söyleyeyim, belki sansür uygulayacaksınız. AKP döneminde Müslümanlar çok daha fazla rahata kavuştular. Seküler oldular. Dünyevi oldular ve diyelim ki 15 sene önceki o İslâmi şuuru kaybettiler. Çok imam hatip açılıyor, çok ilahiyat fakültesi açılıyor ama insanlar bizim Kur’ân’da öğrettiğimiz, diğer din kitaplarında öğrettiğimiz İslâm’a bağlılıktan uzaklaştılar. Dünyaya daldıkça dini unuttular. Bir şekilde bunu telafi etmek lazım. Müslümanlar seküler olunca güzel evler yaptılar, güzel bahçeler aldılar, lüks arabalar aldılar, ama hiçbiri kitap almıyor. Müslümanlar kitap okumaz oldular. Başka çevreler kitap okuyor ama Müslümanlar okumuyor. Okumayınca da İslâm’a aykırı durumlar ortaya çıkıyor. Bakın size bir örnek vereyim: Bundan 20 sene önce Müslümanlar arasında pek boşanma olmazdı ama şimdi evlenen 10 kişiden neredeyse 7’si, 8’i boşanıyor. Niye? Çünkü İslâm’ı bilmiyorlar. İslâm’ı bilmeyince dünyevi olarak bakıyorlar. Kız diyor ki ‘Ben şunları isterim, annen babanla yaşamayacaksın!” diyor. Oğlan da diyor ‘Ben üniversite mezunu isterim.’ Yani dünyevi bir gözle bakıyorlar. İslâm’ı unuttular. Böyle giderse herhâlde felaket olur diye düşünüyorum.”[4]

Hal böyle olunca Müslümanlar helal-haram ölçüsünden uzaklaşıp fayda-zarar zeminine kaydılar. Düşmanlarına karşı kaybetmek istemedikleri bir dünyaları(!) olunca dinlerini terk ettiler, dünyanın zilletine, ahiretin bedbahtlığına razı oldular.

Müslümanları Asıllardan Saptırdılar

İslâm Müslüman’ın hayata muayyen bir şekilde bakmasını vazeden esaslı ve kapsamlı bir dindir. Bu belirli, seçkin bakışın temelini [لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللهْ] “La ilahe illa Allah Muhammedun Rasulullah” hakikatinin dünyaya egemen olması fikri oluşturur. Çünkü hem Mekke’de İslâm Devlet’i kurulmadan hem de Medine’de devlet kurulduktan sonra Peygamberimizin hayata baktığı özel bakış bu idi. Mekke’de bu hakikat O SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in dilinde şöyle telaffuz ediliyordu:

والله يَا عَمَّاهُ لَو وَضَعُوا الشَّمْسَ في يَمِينِي وَالقَمَرَ فِي يَسَارِي عَلَى أنْ أَتْرُكَ هذا الأمْرُ مَا تَرَكْتُه حتَّى يُظْهِرَهُ الله أو أهْلِكَ دونَهُ

“Bunu bilesin ki, ey amca! Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah, bu dini hâkim kılar yahut ben bu uğurda canımı veririm."[5]

Medine de ise şöyle telaffuz ediliyordu:

أُمِرْتُ أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَشْهَدُوا أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ وَيُقِيمُوا الصَّلاَةَ، وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ، فَإِذَا فَعَلُوا ذَلِكَ عَصَمُوا مِنِّي دِمَاءَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ إِلاَّ بِحَقِّ الإِسْلاَمِ، وَحِسَابُهُمْ عَلَى اللَّهِ

“Ben, Allah'tan başka bir ilah bulunmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet edip, namazı dosdoğru kılıncaya ve zekâtı hakkıyla verinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Bunları yaptıkları takdirde, kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar, İslâm'ın gerektirdiği haklar ise bunların dışındadır. Onların gizli hâllerinin hesabı Allah'a aittir.”[6]

Yani hem Mekke’de hem de Medine’de asıl bu idi. Diğer her şey bu asıla göre hayatta organize ediliyordu. Ancak bugünkü İslâmcılar bu gerçekten ne kadar da uzaklar! Müslümanları böyle bir hedeften nasıl da uzaklaştırıyorlar! Dünyaya böyle bir göz ile bakmayan Müslümanların bakışları miyoplaştı, zihinleri mefluc olmuş kötürüm kimseleri kendilerine liderler edindiler. Daha önce tüm dünyaya bu bakış açısı ile aydınlık götürürlerken bundan uzaklaştıktan sonra dünyayı aydınlatmak şöyle dursun kendileri dahi karanlıklar içinde kaldılar. Böyle bir mefkurenin peşinden asırlarca koşmuş bir ümmet İslâmcıların lokal, milli, yerli, ulusalcı, bölgeselci, vatancı söylemleri arasında küçüldükçe küçüldü, boş işlerle meşgul edildikçe edildi.

Müslümanlar Ümmet Olma Şuurundan Uzaklaştırıldı

İslâm beldelerinde ortaya çıkan İslâmcılık Müslümanları birleştirmek şöyle dursun onları aralarındaki sınırları kabul eder hâle getirdi. Onların dertlerini birbirinden ayırdı. Artık Suriye’de sıkıntısı olan Müslümanlara Suriyelilerin sıkıntısı, Mısır’dakine Mısırlıların sıkıntısı, Irak’takine Iraklıların sıkıntısı olarak bakılmaya başlandı. Oysa Müslümanlar sevinç ve kederlerinde tek bir ümmettir. Dahası onların dinleri de birdir, devletleri de birdir, toprakları da birdir. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem Müslümanları bir vücudun azalarına benzetti.

مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى

“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”[7]

Yukarıda yer verilen alt başlıklar İslâmcıların İslâm’a ve Müslümanlara verdikleri başlıca zararları kısaca ele alıyor. Detaylara indiğimiz zaman konuyla ilgili hacim artacak bir makaleden ziyade kitap konusu olacaktır. Mesele genişçe ele alındığında görülecektir ki yaklaşık 100 yıldır ortaya çıkan İslâmcılık cereyanlarının tamamına yakını İslâmi fikir ve metotların hilafına hareket etmiş, İslâm’ın net görüntüsünü bulandırmış, hassasiyetleri köreltmiş, Müslümanları asıllardan uzaklaştırmış, detaylarda boğmuş, vakıacı yaklaşımlar ve oportünist çalışmalarla batıl hoş görülmüş hatta hak ile karıştırılmıştır. İslâm’ın değişim metodundan insanlar uzaklaşmış, gayr-i İslâmi değişim ve dönüşümler içinde kaybolup gitmişlerdir.

Bu makalede örneklerimiz genelde Türkiye özelinde verilmiş olsa da bütün İslâm beldelerinde durum az çok böyledir. Zaten böyle olması gayet tabiidir. Çünkü İslâmcılık bölgesel farklılıklar olsa da hep aynı temellerin taklididir.

Son olarak makalemi bir ayet, bir hadis ve müçtehit âlim Takiyuddin en-Nebhânî’nin bir sözü ile bitirmek istiyorum. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihat ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah’ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir.”[8]

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

لَيَبْلُغَنَّ هَذَا الْأَمْرُ مَا بَلَغَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَلَا يَتْرُكُ اللَّهُ بَيْتَ مَدَرٍ وَلَا وَبَرٍ إِلَّا أَدْخَلَهُ اللَّهُ هَذَا الدِّينَ بِعِزِّ عَزِيزٍ أَوْ بِذُلِّ ذَلِيلٍ عِزًّا يُعِزُّ اللَّهُ بِهِ الْإِسْلَامَ وَذُلًّا يُذِلُّ اللَّهُ بِهِ الْكُفْرَ

“Muhakkak ki bu iş (bu dinin hakimiyeti) gece ve gündüzün ulaştığı yerlere ulaşacaktır. Allah ne bir kerpiç ev ne de bir keçe çadır bırakmayacak; azizi aziz ederek, zelili zelil ederek, bu dini ona dahil edecektir. Allah'ın bu işte aziz edeceği İslâm'dır. Allah'ın bu işte zelil edeceği küfürdür.”[9]

“Oysa yapılması gereken topluma uysun diye İslâm’ın tefsirine çalışmak değil, İslâm’a uysun diye toplumun değiştirilmesine çalışmaktı.”[10]



[1] https://www.cnnturk.com/video/turkiye/basbakan-binali-yildirim-cnn-turk-canli-yayininda

[2] Casiye Suresi 18

[3] Ebu Davut Melahim

[4] https://t24.com.tr/haber/ilahiyatci-sirma-ak-parti-doneminde-muslumanlar-cok-fazla-rahata-kavustu-dindarlar-dunyevilesti,477557

[5] Sîretu İbn Hişam

[6] Buharî, îman 17, 28, Salat 28, Zekat l, İ'tisam 2, 28; Müslim, îman 32-36. Ayrıca bk. Ebu Davud, Cihad 95; Tirmizî, Tefsîru süre (88); Nesaî, Zekat 3; İbni Mace, Fiten 1-3

[7] Buhârî, Edeb; Müslim, Birr

[8] Maide Suresi 54

[9] Ahmed b. Hanbel, Müsned; Taberani el-Kebir

[10] Şeyh Takiyuddin en-Nebhânî


Yorumlar

  1. Kemal Doğan

    Allah. zihnini daim kalemizi keskin kılsın inşallah amin

Yorum Yaz