Ben de yıllarca sürecek şekilde cümle cümle bir kitabın tenkitini yapmak isterdim fakat ümmetin içerisinde bulunmuş olduğu vakıanın, kurtuluşa ulaşmasını sağlayacak kültürün ilmî, akademik ya da iktisadi kalkınma ile olmadığının bilincinde olarak geçen ay ele aldığım kitabın tenkitlerini bu makale ile nihayete erdireceğim inşaAllah. Ümmetin içerisinde bulunduğu vakıanın adı siyasi boşluktur. Bu boşluğu var eden, sürdüren ve fırsat edinen sömürgeci kâfir devletlerdir. Ümmetin liderliğini yerli işbirlikçi, uzlaşmacı yöneticiler ile ele geçirmiş ve varlığını sömürmektedir. Bu sebep ile ümmetin içerisinde bulunduğu durumu düzeltecek kültürün türü; tekrar onu tek parça yapacak, siyasi liderliğinin ikamesini sağlayacak, akidesine özgü olan yönetim sistemini siyasi yaşama tekrar var etmeyi hedefleyen İslâm hadaratından yapılacak benimsemeler ile kitlesel çalışmalardır.
Bu sebepten “İslâm Devlet-Dünya Düzeni” kitap tenkidini; delil, düzen, yönetici seçimi, birden fazla devlet anlayışı, kitabın siyasi yörüngesi alt başlıkları ile inşallah sonuçlandıracağım.
İslâm’ın Delile Bakışı
“İslâmiyet’te akıl nakilden daha çok güvenilir bir delildir. Nakil ise kendisinden daha çok yararlanılan bir delildir. Kitap nakildir. Hikmet ise akıldır. Kitap ve Hikmetin uyuşması ise gerecekleri ortaya koyar. Bundan dolayı nakil ile akıl çeliştiğinde, nakil akla göre tevil edilir, kuralı vardır.”[1]
Tek başına bir ifade ile akli delilin daha çok “güvenilir bir delil” olduğunu söylemek yanıltmacalara açık, farklı kasıtlara sevk edecek bir ifadedir. İslâm, insanoğluna akli delil ile nakli delilin güvenilir olarak nitelendirmesi gerektiğini bildirmiştir. Muteber İslâm âlimlerimiz akli veya nakli delilin alınıp alınmaması hususunda konu, duyu organları ile idrak edilerek hissedilen bir vakıa ise onun delili nakli değil, aklidir. Duyu organları ile idrak edilemeyen bir konunun delili ise naklidir. Diyerek akli ve nakli delil arasında güvenilirlik ayrımı yapmaktan ziyade kullanım alanlarının sınıflandırılması gerektiğini belirtmişlerdir.
Delil: Ulaşılmak istenen sonuca götüren kılavuz, hüccet, kaynak, kanıttır.
Akli delil: Sonucuna salt aklın-hissi idrak ile ulaştığı delildir.
Nakli delil: İstenilen sonuca bizzat nakil ile ulaştıran delildir.
Ayrıca âlimlerin akli delilin anlaşılması için anlattıkları ateşin yakması, kılıcın kesmesi gibi misallerde hissi idrak ile elde edilmesi neticesinde oluşan yakinliğe atıfta bulunmuşlardır. Yoksa sizin akli delilden anladığınız gibi bilimsel metot yöntemi ya da mantık yürütme yöntemi ile elde edilen bilgi türleri kastedilmemiştir. Ya da insan fıtratının yönlendirmesi ile elde ettiği bilgiyi de kast etmemişlerdir.
Bizzat akli delil ile insanoğlunun akidesinin doğruluğunu hissi idrak yöntemini kullanarak elde etmesi gerektiği esasını belirtmişlerdir. Bu sebep ile akidenin yakinden alınması gerektiği kaidesinin altını çizmişlerdir. Allah’a iman, Kur’ân’ı Kerim’in Allah Subhanehû ve Teâlân’ın kelamı olduğuna iman ve Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e iman salt akılın bizzat hissi idrak ile kesin tasdike ulaştığı bilgilerdir.
Bu husus (akli delilin güvenilir delil olması) kasıtlı olarak oryantalistler tarafından nakli delilin sübut ve delalet konusu ile karıştırılmış ve maksatlarının yanlış anlaşılması sağlanmıştır. Bu konu oryantalist yöntem ile mütalaa edilince akideye sunulan akli delil önermesi mugalataya uğratılarak ameli meselelerdeki kritik-kilit nokta hedef alınarak “Bundan dolayı nakil ile akıl çeliştiğinde, nakil akla göre tevil edilir, kuralı vardır.” tezini ortaya atmışlardır. Dayanak noktaları ve kasıtları elbetteki İslâm’ın hayata hâkim kılınmasını sağlayacak dinamiklerine saldırmak ve Müslümanları kendi hadaratlarına çekmeye çalışmaktır.
Hâlbuki İslâm’da böyle bir kaide yoktur. Aksine kati bir şekilde reddedilmiştir. Nakli deliller ile bildirilen fiillerin ve eşyanın güzellik ve çirkinlik vasıflandırması, neyin günah neyin sevap olduğu meselesine hiçbir zaman akıl hüküm veremez denilmiştir. Çünkü bu meseleler hissin idrak alanının dışında kaldığı için akıl hüküm vermekte yetersiz kalır. Ve nakil devreye girer. Çünkü akıl, eşyanın ve fiillerin varlık âleminde neticelerini bir bütünlükte idrak edemiyor, kuşatamıyor. Sadece kendisinde ve çevresinde oluşturduğu etkisini gözlemliyor. İnsanoğlunun, davranışlarına ya da eşya ile olan ilişkisine, kendisi gibi aciz, eksik, muhtaç, sınırlı bir akıl ile hüküm vermesi çelişkilerin oluşmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Bu esas üzerinden ilerleyen Batı dünyası insanoğlunu çelişkiler yumağına sürüklemekte, mutsuzluğa sevk etmekte ve yanlış tatmin oluşturmaktadır.
Bu vesile ile vakıacı fikirler gelip:
a- Akıl doğruyu bulmak için vardır. Aklın güzel gördüğünü nakli delil tasdik için gelmiştir. Akıl esas, nakli delil ona tâbi olur der ise bu görüş İslâm’da kesinlikle reddedilmektedir.
b- Nakli delilin güzel dediğine aklın onay vermesi doğru görüşü ortaya çıkarır. Akıl nakli delili onaylayıcıdır der ise bu görüş İslâm’da kesinlikle reddedilmektedir.
İslâm müçtehitleri bu meselede İslâm’ın, aklın nakli delili anlamak için kullanılması gerektiği görüşündedirler. Yoksa nakli delilin akla göre doğru mu, yanlış mı, akıl ile çelişiyor mu, çelişmiyor mu tespitini yapmak için kullanılmaz. Akıl sadece nakli delili derinlemesine inceler, onu anlamaya çalışır. Sübut ve delaletini ortaya çıkarmak için kullanılır. Sonra nakli delilden çıkan hüküm neyse onun ile amel edilir. Akıl ne esastır ne de onaylamak için vardır.
İslâm’ın Düzen Anlayışı
“Bir toplulukta her görüşe hayat hakkı tanınır ve yönetim bu ortak görüşlerin uzlaşması ile oluşur. Bu anlamda alınmak ve anlaşılmak şartıyla, İslâmiyet de laiktir. Dinde zorlama yoktur. Bütün dünya görüşlerine hayat hakkı tanıyan bir düzeni benimser ve bu anlamda İslâmiyet laik bir düzendir.”[2]
Kitabın genelinde İslâm’ın bir takım mefhumlarının hayata tatbiki sonucu çıkan maslahat ve neticelerinden bir takım çıkarımlar yapılarak hükme gidilmiştir. Yazarın İslâm anlayışı, İslâm’ın esaslarından ziyade sağladığı neticelerden okumalar yapılarak oluşmuş dolayısıyla bu şekilde anlatılmak istenmektedir.“Bütün dünya görüşlerine hayat hakkı tanıyan bir düzeni benimser ve bu anlamda İslâmiyet laik bir düzendir.” Cümlesi de buna güzel bir örnektir.
Ama gelin bir de işe esaslarından bakalım;
“İslâm Akidesi, devletin esasını teşkil eder. Öyle ki, İslâm akidesini esas kılmaktan başka hiç bir ideolojinin fikrin dünya görüşünün varlığı, devletin bünyesinde teşkilat veya muhasebesinde veyahut devletle alakalı diğer bütün şeylerde muteber olamaz. Aynı zamanda İslâm akidesi şer’î kanunlar ve Anayasa'nın esasını teşkil eder, İslâm akidesine aykırı olarak, kanun ve anayasayla alakalı hiç bir ideolojinin, fikrin, dünya görüşünün bulunmasına müsaade edilmez.”[3]
Yazarın belirtiğinin aksine, İslâm tarihi boyunca İslâm Devleti’nin bütün dünya görüşlerine hayat hakkı tanımış olması, İslâm akidesine dayalı olmayan herhangi bir dünya görüşünün mefhum, kanaat veya ölçünün kabul edileceği, topluma uygulanabileceği anlamına gelmez. Bu sebepten devletin esasını İslâm akidesi olduğunu söylemek tek başına yeterli değildir. Bu esas (İslâm akidesi) devletin bütün mekanizmalarında uygulanabilir bir şekilde mevcut olmalıdır. Yani İslâm akidesinden kaynaklanmayan herhangi bir hayat görüşünün veya iktidar düzeninin devlette yani İslâm Hilâfet Devleti'nde bulunması katiyen caiz değildir. Yazarın görüşü açıkça şeriata esas bakımından muhaliftir.
مَنْ عَمِلَ عَمَلأ لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ
“Emrimize/dinimize dayanmayan her amel red olunur.”[4]
İslâm Laik bir düzendir derken, tâbiyet konusuna atıf yapılarak İslâm akidesi ile bire bir zıt olan bir fikir Müslümanların zihinlerine enjekte edilmeye çalışılmaktadır. Hâlbuki İslâm’da ister zimmi olsun isterse zimmi olmayanlar olsun yaşam hakları tâbiyet temelinde incelenmelidir. Yoksa düzen düşüncesi temel alınarak tâbiyet konusu ile ilişkilendirilir ise fahiş bir hata yapılır.
Tâbiyet, farklı inançların İslâm ile idare edilmeleri hakkını onlara veren bir husustur. Bu hakkı elde etmiş olanlar Dâru’l İslâm'da yaşamış olurlar. Bu, yönetim ve idare açısından onlara bakışı ifade eden husustur. İslâm; zimmiler için tebaanın hakları ve vecibelerini ihtiva eden birçok hükümler getirmiştir. Bize hak olan adaletli muamele, zimmilere de haktır. Adaletli muamelede bizim üzerimizdeki sorumluluk onların da üzerindedir.
مَنْ قَتَلَ نَفْسًا مُعَاهِدًا لَهُ ذِمَّةُ اللَّهِ وَذِمَّةُ رَسُولِهِ فَقَدْ أَخْفَرَ بِذِمَّةِ اللَّهِ فَلا يُرَحْ رَائِحَةَ الْجَنَّةِ وَإِنَّ رِيحَهَا لَيُوجَدُ مِنْ مَسِيرَةِ سَبْعِينَ خَرِيفًا
“Allah'ın ve Rasulü'nün zimmetine sahip olan ahidli bir nefsi kim öldürürse o öldüren, Allah'ın ahdini kırmış olur ve Cennet'in kokusu ona hiç kokmayacak. Hâlbuki onun kokusu kırk yıl yürüme mesafesinde de mevcut olur.”[5]
“İslâmiyet de laiktir. Dinde zorlama yok” denilemez. Çünkü ayetin vakıasına muhalif bir davranış ortaya çıkar. Ayet akideyi kabul etmenin ön koşulu ile alakalı bir konudur. Yoksa düzenle alakalı bir konu değildir. Evet, kitap ehlinin dinlerinden dolayı baskıya tâbi tutulmalarını Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemyasaklamıştır fakat kanun ve teşriî olan İslâmî hükümlere kitap ehli boyun eğip itaat etmeleri hususunda zorlanırlar. İslâm hükümlerinin tatbiki, işin ruhî yönünü değil, şer’î kuralları ilgilendiren sahadır. Bundan dolayı İslâm Devleti’nde bütün insanların şer’î hükümlere boyun eğmesi kesin bir emirdir. İslâm'a inanan Müslümanların inançları, kendilerini İslâm'ın bütün hükümlerini kabul etmeye mecbur eder. Çünkü akideye teslimiyet, bu akideden kaynaklanan bütün hükümlere teslimiyet demektir. Bu da İslâmiyet’in mezkur kitapta belirtildiği şekilde laik bir düzen olmadığını açıkça göstermektedir.
Laiklik, demokrasi, özgürlükler, liberal devlet, vatancılık ve milliyetçilik vs. bütün beşeri görüşler İslâmî görüntü kullanılarak kamufle edilmeye çalışılıyor. Bu fikirler İslâm’dan uzak olmasına rağmen ona yamanmaya çalışılıyor. Müslümanlar demokrasinin İslâm’dan olduğunu, İslâm’ın genel özgürlükleri savunduğunu, İslâm’ın özellikleri ve saygınlıkları ile beraber milletleri koruduğunu, devletin sosyal devlet olması için liberalleşmesi gerektiğini söylüyorlar. Bu fahiş hata ve söylemlerin sebebi 200 yıllık batılılaşma macerasında kalkınmayı hedefleyen, iddia eden Batı zihniyet ve nefsiyeti ile şekillenmiş aydın ve siyasilerden kaynaklanmaktadır. Hayatlarını etrafında döndürdükleri merkez, Fransız İhtilali’nden fışkıran laiklik, cumhuriyet, demokrasi gibi fikirler olmasından kaynaklanmaktadır. Açıkçası bugün yaşamımıza egemen olan bu düzen, Allah'ın razı olduğu ve İslâm çerçevesinde bizlere çizilen düzen değildir.
İslâm’ın Yönetici Seçimi
“Yönetim biçimi hakkında genel usuller ve kurallar koymuş ise de uygulamalar konusunda toplulukları serbest bırakmıştır. Zorlayıcı değil, öğretici olmuştur. Kabilelerin kadim yönetim biçimlerini değiştirmemiştir. Peygamber başkan secimi” için hiçbir öneride bulunmamıştır. Bu konudaki seçimi, topluluğun yaşadığı çağdaki seviyesine bırakılmıştır.”[6]
Bu asılsız bir iddiadır. Allah Subhanehû ve Teâlâ insanoğlunun hayatta karşılaşabileceği bütün sorunlar karşısında İslâm dinini fikir-metod bütünlüğünde tamamlamıştır. Bu sebeple insanoğlunun hayatının istisnasız tüm yönlerini düzenleyen kapsamlı ve eksiksiz bir yönetim nizamı sunmaktadır. Çünkü kulların fillerine ilişkin hükümler içermektedir. İnsanoğlunun hiçbir fiili yoktur ki hakkında şer’î bir hüküm olmasın. İslâm tarihi boyunca hiçbir İslâm âlimi, İslâm şeriatının kulların bütün fiillerine ilişkin şer’î hükümler içerdiği konusunda ihtilaf etmemiştir.
Yönetim biçimi konusu; gerek insanların işlerinin yürütülmesi, yöneticinin seçilme keyfiyeti, yönetimi sürdürme keyfiyeti, şer’î hükümleri uygulama keyfiyeti bakımından, gerekse yöneticinin yönetilenlerle ilişkileri, yöneticinin muhasebe edilmesi, görevden uzaklaştırılması ve yöneticiye karşı çıkılması bakımından insanoğlu için en kritik, en fazla önem arz eden fiillerdir. Bu konuda İslâm’ın insanları “serbest bırakmış”, “kendi yönetim biçimlerini değiştirmemiş” demek Allah ve Rasulü’ne büyük bir yalan isnat etmekten başka bir şey değildir. Rabbim inşallah tövbe edenlerden kılar.
Ayrıca İslâm tarihi ve siyer bilgisine sahip olan herkes gayet iyi biliyordur ki:
“Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Müslümanlar için bir devlet kurmuş, Rafîku’l A’lâ’ya iltihak edinceye kadar 10 yıl boyunca yönetmiştir. Ardından Sahâbesi RadiyAllahu Anhum Râşid Halifeler liderliğinde aynı yönetim metodunu benimseyerek devam etmişlerdir. Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yönetim metodu, Allahu Teala’nın Kitâbı’ndan sonra İslâm şeriatının ikinci kaynağı olan Sünneti’nden bir parçadır. Keza Sahâbiler RadiyAllahu Anhum da bu hususta icmâ etmişlerdir ki yönetim ve otoritenin icrası ile alakalı bu hususlar, yönetim sistemine ilişkin hükümlerin çıkarılmasında esas kabul edilen şer’î delillerdendir. Zira Sahâbe İcmâı, Kur’an ve Sünnet’in irşâd ettiği teşriî delillerden biridir… Tüm bu deliller ve yönetime ilişkin işaret ettikleri şer’î hükümler incelendiğinde, ‘İslâm, herhangi bir yönetim biçimi belirlememiştir, aksine zamanın ve mekânın koşullarına göre uygun bir yönetim biçimi inşa etmeleri için Müslümanlara ilham veren genel ilkeler koymuştur’ şeklindeki iddianın kesinlikle bâtıl olduğu açıklığa kavuşur. Hatta görülür ki İslâm, yönetim için tüm detaylara sahip bir nizam koymuş ve Müslümanları, birbirine rakip kanun koyucuların pazarlayıp rekabete girdikleri beşerî yönetim sistemleri arasında üstünlük mukayesesine dalmaktan uzak tutmuştur.”[7]
İslâm’da yönetim ve yöneticinin belirlenmesi hususunun serbest bırakılarak, tarihsel bir tercih olduğunu ileri sürmek Müslümanlar için son derece önemli olan büyük bir farzın altını oymak demektir. Böylesi önemli kritik bir esası Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın insanoğlunun aklına terk etmesi İslâm dininin adalet, rahmet sıfatlarına ters değil midir? Süleyman Karagülle ve fikirdaşlarına İslâm’ın teşri kaynaklarını incelendikten, araştırdıktan sonra ortaya çıkan yönetici belirleme esasını belirtmek isteriz ki İnşallah İslâm ümmetine istemeden nasıl bir zarar verdiklerinin farkına varırlar.
İslâm’ın Yönetici Belirleme Hususundaki Metodu
Ümmet meclisindeki Müslüman üyeler, Hilâfet makamı için adayların sayısını belirlerler. Sonra onların isimlerini açıklarlar. Açıklanan isimler içerisinden Müslümanlardan birisini seçmeleri istenir. Seçilen kişi açıklanır. Böylelikle Müslümanlar, seçmenlerin oylarının çoğunu kimin aldığını öğrenmiş olur. Müslümanlar, hemen en çok oy alan kimseye Müslümanların halifesi olarak Allah'ın Kitabı ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in Sünneti'yle amel etmesi üzerine biat etmeye başvururlar. Biat tamamlandıktan sonra, Müslümanların halifesi olan kişi, tüm halka ilân edilir. Kendisi ile Hilâfet sözleşmesinin yapılmasının şartları ve ehil kılan sıfatlara sahip oluşu zikredilerek halifenin nasb edildiği haberi ümmetin tamamına ve dünyaya, iletişim araç ve üslupları kullanılarak duyurulur.
Birden Fazla Devlet Anlayışı
“İslâmiyet’e göre, Müslümanlar bile tek bir devlet oluşturmazlar. Yeterli nüfusa ulaşan her kavim kendi devletini oluşturur.”[8]
Yazarın bu görüşü de şeriata muhaliftir. Zira “Hilâfet” farzının içerdiği en bariz mana, tüm Müslümanlar için tek bir Halife başkanlığında tek bir devlet olması ve Müslümanlar için birden fazla devlet ve yönetici bulunmasının caiz olmamasıdır. Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
إِذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الآخَرَ مِنْهُمَا
“İki Halife için biat edildiğinde ikincisini öldürün.”
مَنْ أَتَاكُمْ وَأَمْرُكُمْ جَمِيعٌ عَلَى رَجُلٍ وَاحِدٍ يُرِيدُ أَنْ يَشُقَّ عَصَاكُمْ أَوْ يُفَرِّقَ جَمَاعَتَكُمْ فَاقْتُلُوهُ
“İşiniz (yönetiminiz) tek bir adam üzerinde birleşmiş iken her kim gelir de asanızı parçalamak veya cemaatinizi (birliğinizi) bölmek isterse onu öldürün.”
Ayrıca İslâm’da yönetim nizamı her bir kavim yerel yönetiminin özerk olduğu, genel idare sisteminin ise federal kavimlerin birleşmesi ile oluştuğu Federal sistemle de benzerlik göstermez. Tam tersi İslâm’da yönetim nizamı vahdet nizamıdır. İslâm Devleti için batıda Marakeş ne ise doğuda Horasan da odur. “İslâm Devleti’nde tüm bölgelerin maliyesi ve bütçesi tek bir bütçe ve maliyedir. Bu bütçe, tüm tebaanın faydası esas alınarak harcanır. Kavimlerin, halkların bu uygulamada birbirine herhangi bir imtiyazı yoktur. Bu yönü ile İslâm’ın yönetim nizamı federal sistemden ya da milli devletten tamamen ayrılan vahdet esaslı bir nizamdır. Devletin herhangi bir parçasının merkezden bağımsız olmasına izin verilmeyerek devletin bütünlüğü garanti altına alınır, valileri, yöneticileri, maliye ve ekonomi sorumlularını, komutanları, kadıları özetle işi yönetim olan her görevliyi atayan da yine merkezi otoritedir. Tüm ülkeye yönetimle ilgili hususlarda egemen olan, yönetimle ilgili tüm uygulamaları doğrudan yerine getiren yine merkezi otoritedir.”[9]
Özetleyecek olursak, İslâm’da yönetim sistemi Hilâfet’tir. Hilâfet makamının tekliği ve devletin birliği üzerinde biatın ancak halifeye yapılabileceği hususlarında açık bir Sahabe icması söz konusudur. Müçtehit imamlar ve fakihler bu konuda ittifak etmişlerdir. Bir halife varken, bir halifeye biat edilmişken bir başka halifeye biat edilirse onunla ilk halifeye biat edesiye ya da öldürülesiye kadar savaşılır. Çünkü biat şer'an kendisine ilk biat edilen kimse için sahih bir biat olarak sabit olmuştur.
Kitabın Siyasi Yörüngesi
Kitabın siyasi yörüngesini tespit etmemizde en önemli gösterge, yazarın ve fikirdaşlarının bir bütünde parlamenter sistemi övmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin jakoben laik yapısının restore edilmesine yönelik taleplerinde belirmektedir. Bu sebep ile kitabın İngiliz siyasetini gözeten bir üslup ile yazıldığını söyleyebiliriz. Bu tespitimizi ön plana çıkaran kitaptan bir alıntıyı sizler ile paylaşmak isterim;
“ …Çok partili sisteme usulsüz girilmiştir. Bize göre asıl yapılması gereken şey neydi?
1- İnönü iktidarda kalmalı ve Menderes İnönü’nün başbakanı olmalıydı.
2- Tek partili anayasa değiştirilip çok partili anayasa gelmeliydi
3- NATO’ya girilmemeli ve Kore Savaşı’na katılınmamalıydı
4- Laiklik tanımlanıp dini çok partili sistem içinde yeri belirlenmeliydi.”
Şuan iktidarın sahibi olan siyasilerin bu kitaptan devşirme fikirler yaparak İngiliz tipi parlamenter sistemden, Amerikan tipi başkanlık sistemine geçişlerinin fikri arka planını oluşturduğunu da söyleyebiliriz. Fakat hangi siyasi yöne sahip olursa olsun zihniyetlerini oluşturan fikirlerin İslâm olmadığı kesin kanaatimizdir. Ve tenkidimizin başlığını hatırlatarak “aman gençler bu fikirlere dikkat edin!” aksi takdirde Demokrasiye; içtihat ve icmaya dayalı şeriat dersiniz. Laikliğe; çoğulculuk ve gruplardan oluşan akile sistem dersiniz. Liberalleşmeye; faizsiz kredileşme ve karz-ı hasen[10] müessesesi demek zorunda kalırsınız. Hatta bugünlerde birilerinin söyleyerek komik duruma düştüğü gibi Başkanlık sistemine Allah’ın sünnetullahı demek zorunda bile kalabilirsiniz, Allah muhafaza!
Kıymetli okurlar, bu kimseleri Batılı ölçüler ile İslâmî ölçüleri uzlaştırma çabasına sevk eden husus hüsnü zannımıza göre, onların, İslâm’ın her zaman ve mekâna uygun olduğuna dair, onun Allah’ın ebedi şeriatı olduğuna dair ve onun âlemlere rahmet olarak geldiğine dair şiarını yanlış anlamalarından dolayıdır. İslâm’a karşı besledikleri samimiyetten şüphemiz yoktur. Fakat belirtiğimiz gibi nassları anlamaya çalıştıklarında; ölçüleri, şer’î tarifleri ve küllî kaidelerin esaslarını belirtirken Batının kalkınma asrına ait mefhumlar ile İslâm’ı şerh etmemeleri gerekmektedir.
Ne yazık ki Avrupa’nın kalkınma ışıkları Müslümanların aydınlarını ve siyasilerinin gözlerini kör etmekte, onları büyülemektedir. İslâmî zihniyeti parçalayan fikri ve siyasi saldırı sayesinde Müslümanların sadece İslâm’a özgü kalkınma projelerinin çağa uygun olamayacağı kanaati, Müslümanların nefislerine sızarak İslâm’ın hayata hâkim kılınması ile ilgili şer’î hususlara itibar edememelerine sebep olmaktadır. Bütün bunlara ilaveten kalkınmanın esaslarını ve bu durum karşısında üzerlerine yapmaları vacip olan hususları bilmeyerek, en kısa yollara yönelmelerini de ekleyebiliriz... Tenkidimde özellikle genç kardeşlerimize göstermek istediğim tabloyu Necip Fazıl’ın hislerime tercüman olan mısraları ile sonlandırıyorum.
Hangi parti tercüman?
Çıkamaz meydanlara;
Camide mahpus iman!
Silah küfrün belinde,
Küfrün elinde, ferman.
Cehle sorarsan ilim;
Zehre sorarsan, derman.
Rahmet, meçhul kelime;
Bilinmez isim, Rahmân.
Kutsal kitaptır fuhuş;
Ahlâk, okunmaz roman.
Tarih, kontra gerçeğe;
Hürriyet hakka düşman.
Millete kasdedenin
İsmi milli kahraman.
Yere batsın bu dünya,
Bu dünyadan hayr uman!
Genç adam, at yorganı!
Sana haram, uyuman!
Aman, efendim aman!
Efendim, aman, aman!
*Tenkidin hazırlık aşamasında kaynak edindiğim mütefekkir Takiyuddin En-Nebhani’ye (Allah ondan razı olsu) ve 29 Nisan’da ölüm yıldönümü olan Alim Abdulkadim Zellüm’a (Allah ondan razı olsun) teşekkürü birer borç bilirim. Arkalarında bıraktıkları eserler sayesinde nice Müslüman şuurlanmakta ve İslâmı zihinlerinde telakki edebilir duruma gelmektedir. Onlar için Allah’dan rahmet ve bağışlanma dilerim.
¹
[1] İslâm Devlet-Dünya Düzeni-Süleyman Karagülle
[2] A.g.e.
[3] İslâm Devleti Anayasası veya Esbabı Mucibesi
[4] Buhari
[5] Tirmizi
[6] İslâm Devlet-Dünya Düzeni-Süleyman Karagülle
[7] Ahmed el-Kasas Hilafet Tarihsel Bir Kurumudur, Şer’i Bir Hüküm müdür?
[8] İslâm Devlet-Dünya Düzeni-Süleyman Karagülle
[9] Abdulkadim Zellum İslâm’da Yönetim Nizamı
[10] Sadece Allah rızası için verilen ödünç. Faizsiz verilen borç


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış