Anayasa Değil, İdeoloji Değişsin!

Murat Savaş

Cemil Çiçek koordinatörlüğünde uzun süredir devam eden yeni Anayasa çalışmaları yerini yazım sürecine bıraktı. Görüş bildirmedik STK, dernek, vs. kalmayacağını, herkesin görüş bildirme hakkının olduğunu ve bu yeni Anayasanın toplumun Anayasası olacağını söyleyerek çıkılan bu yol Anayasanın yazım sürecine gelip çattı. Bundan sonraki son durak ise referandum olacak hiç şüphesiz. Zira AKP Hükümeti tek başına ne Anayasayı değiştirme ne de referanduma götürme gücüne sahip değildir. Bu sebeple Anayasa çalışmalarını ağırlıklı olarak Meclis Başkanı Cemil Çiçek yürütmektedir ki yapılacak Anayasa AKP’nin Anayasası olmasın…

Mayıs ayının gündemi böylece yeni Anayasanın yazımı ve beraberinde getirdiği Başkanlık sistemi tartışmaları olmuştur. Yeni Anayasa hususunda olduğu gibi Başkanlık sistemi hususunda da “bu tartışmalar yeni değil, Özal döneminden beri var olan bir konudur” diyerek tarafsız olmadığını belli eden Cemil Çiçek, AKP icraatlarını meşrulaştırmak ve yapılan çalışmalara Parti dışı bir vizyon kazandırmak için kullanılan bir kale olmaktadır şüphesiz, tıpkı Cumhurbaşkanlığı makamı gibi… Ancak bu makalede tüm bu tartışmalara açıklık getirmek mümkün olmadığından ve Başkanlık sistemi ayrı bir makale konusu olduğundan biz konumuzu yeni Anayasa ile sınırlı tutacağız inşaAllah. Gerek eleştirel, gerekse yol gösterme açısından KöklüDeğişim olarak yeni Anayasa konusundaki fikirlerimizi önceki sayılarımızda beyan etmiş olduğumuzu okuyucularımız hatırlayacaktır. Ancak hem Mayıs ayının gündemi olması bakımından, hem de meseleye daha temel bir açıdan yaklaşımın zaruri olduğunu düşündüğümden bu makaleyi hazırladım. Zira bu iş bittiğinde ister meselenin hakikatini anlamış olalım, isterse anlamamış olalım, Allah katında Müslümanlar olarak sorumlu olacağız. Şuanda yazım aşamasında olan yeni Anayasa, İslam akidesini esas almadıkça ve her türlü sistemin (Parlamenter sistem, Başkanlık sistemi, yarı Başkanlık sistemi vs.) tartışıldığı bu siyasî ortamda Hilafet, konuşulup ikame edilmedikçe sorumluluklarımız düşmeyecek ve bu konudaki cehaletimiz de mazeret olmayacaktır, hiç şüphesiz. 

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً

Bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Şüphesiz kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.” (el-İsra 36)

En bilinen tanımıyla Anayasa, “toplumsal mutabakat” olarak tanımlanmakta ve buradan toplumda genel olarak her bir ferdin ‘olur’u değil, topluma egemen olan fikirlere taraf olan fertlerin oluru kast edilmektedir. Zira bir toplum, ya tek bir fikre inanmış insanlardan ya da çoğunluğun inandığı fikirler, duygular ve bu fikir ve duyguların bir gereği olan nizamlardan müteşekkildir. Dolayısıyla Anayasa, topluma egemen olan fikirlerden doğmuş ve azınlıkların da hakkını egemen olan fikrin maslahatı çerçevesinde gözeten bir çoğunluk mutabakatıdır… Anayasanın daha doğru tanımı ise; “Devlet şeklini veya içerisindeki yönetim nizamını tahdit eden ve içerisindeki her bir sultanın (otoritenin) hududunu ve ihtisasını (işlevlerini) beyan eden kanun” kanun ise; “Sultân’ın (otoriteyi alan) insanları alakalarında tâbi olmaya icbar ettiği kaidelerin toplamıdır” şeklinde tanımlanmaktadır. Ancak bir Anayasanın gerekliliği hususunda ve üç aşağı-beş yukarı Anayasanın ne olduğu hususunda hepimiz hemfikir olmakla beraber, genelde Anayasanın hedef aldığı şeyin bilinmediğini ve dolayısıyla da bu konuda avamdan tunun elite, cahilden tutun okumuşuna ve hatta profesörüne varıncaya kadar, derin bir cehalet içinde olduğumuz da bir hakikattir. Bu yüzdendir ki kimileri Anayasa ve kanunların sürekli çağa göre (zaman ve mekâna göre) değişmesi gerektiğini savunurken, değişimin olmayacağını, olmaması gerektiğini savunanlar da genelde bunun gerekçesini açıklayamamış, “yobaz ve gerici” yaftası giydirilmekten kurtulamamışlardır. Biz ise tüm bu tartışmalardan veya vakıadan etkilenmeksizin tamamen insan hakikati üzerinden Anayasa ve kanunların bir açıdan değişmez olduğunu, diğer bir açıdan değişebilir olduğunu, kuşatıcı olsun diye aklî delillerden hareketle açıklamaya çalışacağız. Buyurun, şimdi hep birlikte tefekkür ederek bu meseleyi incelemeye çalışalım.

İster değişimi savunanlar nezdinde olsun, isterse diğerleri nezdinde olsun Anayasa ve kanunların hedefi, salt olarak insan ve insanın muhatap olduğu diğer varlıklar (şeyler) olarak algılanmaktadır. Bu nedenle her zaman ve mekânda çağa göre yeni hükümlerin gerekli olduğunu ve değişen zamana göre Anayasa ve kanunların da değişmesi gerektiğini savunan insanlar türemiş ve bu düşünce, hakikati (yeterince) bilinmeksizin insanlar nezdinde kabul görmüştür. Özellikle teknolojinin gelişmesiyle eşya ve vasıtaların değişmesi, insanı bu hataya düşüren bir etken olmuştur. Zira hükümler eşya ve vasıtalara yönelikse değişim bir zorunluluktur. Fakat insan ve insanın bağlı kalması gereken hükümlerin hakikati, bu tezi açıkça çürütmektedir. Zira hükümlerin hedefi ne tek başına insan, ne de eşyadır. Anayasa, kanun, hüküm… Adına ne derseniz deyin, bunların hedef aldığı esas şey, insan fiilinden başkası değildir.

Şöyle ki; insan yapısı itibariyle birtakım içgüdü ve uzvî ihtiyaçlarla donatılmıştır. Bu içgüdü ve uzvî ihtiyaçlar, insanın hayatiyet enerjisini (dinamik enerji) oluşturmaktadır. İnsan bu ihtiyaçlarını gidermediğinde, bazısı kendisini ölüme götürür, bazısı da ölüme götürmese de insanın huzursuzluğuna sebep olur. Bu nedenle insan, başka insanlar ve eşyalarla muhatap olmak durumundadır. İnsan, ihtiyaçlarını gidermek için mutlaka fiil (amel) meydana getirir ve böylece doyumu gerçekleştirir. Ayrıca insanların bu ihtiyaçları, sınırsız olup tam tatmin edilmesi ve doyurulması imkânsız olan açlıklar değildir. Bilakis insan, sınırlı içgüdü ve uzvî ihtiyaçlara sahiptir. Bu nedenle tatmin edilmesi ve doyurulması da imkânsız değildir. İşte insan bu ihtiyaçlarını giderirken yapacağı veya yapmayacağı şeyleri bir fikre binaen belirler ki bu fikirler, onun fiilini hedef alan hükümlerdir. Zira insan kendi düşüncesine göre bir şey yapmayı ya iyi ya kötü olarak değerlendirip yapar ya da bunu yapmaktan imtina eder. Hayatta hiçbir ölçü ve kıstas tanımayan insanların bile belirli prensiplerinin olduğunu herkes kabul edecektir.

Fakat insan, sosyal bir varlık olması hasebiyle tek başına yaşayamaz ve ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz veya hayatta kalmayı tek başına sürdüremez. Dolayısıyla köy, kasaba veya şehirde toplum içinde yaşaması bir zorunluluktur. Bu sebeple her insanın kendi ölçü ve değerine göre hareket etmesi, içinde yaşadığı toplum içerisinde karışıklık ve kaosa sebep olacağından, kişiler, ihtiyaçlarından kaynaklanan fiillerini, aralarındaki ortak bir fikre binaen yürütmek durumundadırlar. Bu ise toplumun dinamiklerini oluşturan ilk köşe taşıdır. Daha sonra bu fikirlerden doğan ortak duygular gelir ki fikirlere aykırı hareket edenler kınansın ve ayıplansın. Ayrıca gerek kınanmaktan korkmayan asilerin zorla bu fikirlere uyması açısından, gerekse de bu fikirleri toplum üzerinde karışıklığa mahal vermemek için yürüten bir mekanizma olması açısından olsun, bir nizamın varlığı da kaçınılmazdır. Bu nizam, “devlet” dediğimiz siyasî varlığı oluşturur ki bu varlık, halktan aldığı sultayı, yaptırıcı ve caydırıcı bir güç olarak elinde bulundurur. Buradan anlaşılmaktadır ki devlet, toplumun sahip olduğu fikirlerin tatbik edilmesini sağlayan bir metottur. Dolayısıyla devletin, topluma egemen olan fikirleri tatbik etmekten başka bir görevi olamaz. Örneğin, Batı toplumlarından bir halk kitlesini ele alalım, onlar Kapitalizme inanmış oldukları halde, şer’î esaslara göre hareket eden bir devletlerinin olması düşünülemez. Yani siz kâfir olan bir topluma bir ideoloji olarak İslam nizamını uygulayamazsınız. Burada yeri gelmişken soralım: “Peki halkının kimi yerlerde %60,%70, kimi yerlerde %98’lere varan İslamî beldelerde nasıl olur da gayri İslamî olan Laik, Demokratik Kapitalizm uygulanabilir? 

Bu sorunun cevabını makalenin sonuna saklayarak konumuza devam edelim. Devlet, egemen olan fikirleri bir düzen içerisinde tatbik edebilmek için Anayasa ve kanunlara ihtiyaç duyar ki nizam, toplum üzerine -ister egemen fikirlere inansın, ister inanmasın- bütün vatandaşlar üzerine eşit şekilde uygulanabilsin. Böylece insanlar, mevcut açlıklarını bir düzen içerisinde doyurma imkânı bulurlar. Buradan da anlaşılmaktadır ki Anayasa ve kanunların hedefi, insan fiilleridir ve fiillerde bir değişme olmadıkça Anayasa ve kanunların değişmesi de söz konusu olamaz. Tarih boyunca eşya ve vasıtalar ne kadar değişse de, teknoloji ne kadar gelişse de insan fiilleri hiç değişmemiştir. Çünkü insanın ihtiyaçlarında -insanın temel ihtiyaçları yeme-içme, barınma ve giyinmedir- bir değişiklik yoktur. Örneğin zina; iki karşı cinsin gayrimeşru şekilde cinsel ilişki kurmasıdır. Bu ilişkinin kerpiç bir evde kurulmasıyla lüks otellerin kral dairelerinde kurulması arasında hiçbir fark yoktur. Yine bu ilişkinin farklı coğrafyalarda yapılmasında da bir fark yoktur. Yemeği elle, toprak bir tabaktan yemekle çatal, kaşık kullanarak porselen tabakta yemek arasında hiçbir fark yoktur. Masada yemekle, yer sofrasında yemek, açık bir havada veya kapalı bir yerde yemek arasında hiçbir fark yoktur. Örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür fakat aklı olup düşünen ve kulak verip işitenler için bu kadarı yeterlidir. Açıkça anlaşılmaktadır ki değişen sadece eşyalardır, insanda ve ihtiyaçlarında hiçbir değişiklik yoktur, tabiî kıyafeti dışında…

Bu nedenle -ister İslamî olsun, ister gayri İslamî olsun- hükümlerin değişmesi başlı-başına bir adaletsizliktir. Zira bir suça ceza olarak idam veriyorken, çağın değiştiği bahanesiyle idamı kaldırmak ve yerine hapis cezası getirmek, önceki idam edilenler adına bir zulüm olduğu gibi ömür boyu hapis cezası verilenler adına da bir zulümdür. Bir müddet zinayı suç olarak görüyorken daha sonra onu suç olmaktan çıkarmak ise büyük bir tutarsızlıktır. İşte bütün bu tutarsızlık ve adaletsizlik, insanın aciz olduğu halde ilahlık taslayarak yaratıcı olan Allah’ı hayat işlerine karıştırmayıp, küçücük beyni ve hayat, insan ve kâinatı ihata etmekten aciz aklı ile yasama yapmasından kaynaklanmaktadır. 90 yılını doldurmamış Cumhuriyet döneminde hiçbir Anayasa değişime uğramadan on yılını bile dolduramamıştır. Sürekli tadilat ve değişim geçirmiştir. Yamalama yapılarak tadilat geçiren Anayasalar 20 yılını doldurmadan toptan değiştirilmiştir. Yapılacak yeni Anayasa da hiç şüphesiz yeni sorunları çözmekten aciz kalacak ve bir nesil dahi değişmeden başka Anayasalar yapılacaktır.

Bu meselede aydın düşünce bizi, Anayasanın değişmesinin yanlış olduğu hakikatine ulaştırırken zaten 14 asır önce bunu dinimiz olan İslam da açıklamış ve zaman ve mekâna göre hükümlerin değişmeyeceğini bildirmiştir. Nasıl değişir ki, İslam’da hüküm koymak ancak Allah’a aittir (Yusuf 40) ve Allah hükmünü ancak yeni bir din göndermekle, yani vahiyle değiştirir. 

مَا نَنسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِّنْهَا أَوْ مِثْلِهَا أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

“Eğer biz bir ayeti nesh eder veya unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut benzerini getiririz. Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?” (el-Bakara 106) Son din İslam olduğuna ve yeryüzüne başka Rasul/Nebi gelmeyeceğine göre, Kıyamet’e kadar hükümlerde, dolayısıyla Anayasa ve kanunlarda bir değişim olmayacaktır.

Bu anlatılanlar Anayasa ve kanunların değişmez olduğu açısındandı, değişiklik göstermesi açısından meseleyi inceleyecek olursak; bu değişim, esas ve metotlarla alakalı olmayıp Halife’nin değişmesiyle anlayış farkından kaynaklanan veya aynı Halife’nin başka bir şer’î hükmü delilinin daha kuvvetli olduğunu gördüğünde benimsemiş olduğu görüşü yeni görüşüyle değiştirmesinden kaynaklanan kısmî değişimdir. Ki burada değişim, esasla alakalı olmayıp fer’î ve ihtilaflı (içtihada açık) konularda olmaktadır. Örneğin Ebu Bekir RadiyAllahu Anh, aynı anda üç talak ile tek talak vukuu bulacağını ve malın Müslümanlara eşitlik ile dağıtılmasını benimsemiş, Müslümanlar bu hususta O’na tâbi olmuşlar, kadılar ve valiler de bu benimsemeye göre seyretmişlerdi. Ömer RadiyAllahu Anh Halife olunca, bu iki hususta Ebu Bekir RadiyAllahu Anh’in görüşünün hilafını benimsemişti. Böylelikle aynı anda üç talak ile üç talak vukuu bulmasını elzem kılmış (kanunlaştırmış), malı da öncelik ve ihtiyaca göre dağıtmış, Müslümanlar bu hususlarda O’na tâbi olmuşlar, kadılar ve valiler de bunlar ile hükmetmeye geçmişlerdi…

Esasında burada hükmün kaynağında ve açık olan hususlarda bir değişiklik olmayıp, değişim hükmü vakıaya indirmekte olmaktadır. Zira hem Ebu Bekir, hem Ömer RadiyAllahu Anhum üç talak hususunda ve malın Müslümanlara dağıtılması gerektiği konusunda yani hükmün bizatihi kendisinde ihtilafa düşmemişlerdir. Nitekim “talak dörttür” diyen olmadığı gibi “ikidir” diyen de olmamıştır, hakeza… Ancak beşerî Anayasa ve kanunlarda günümüzde olduğu gibi gayet köklü ve esaslı değişimler olmaktadır. Çünkü iktidara gelen kişiler kendi koltuklarını korumak ve efendileri olan Batı’ya hizmet etme gayesi gütmektedir. Dolayısıyla iktidar değişince efendiler de değişmekte ve Anayasa, yeni efendinin arzusuna göre değiştirilmektedir. Üzerimize tatbik edilen nizam Hilafet metodu ile İslam nizamı olmuş olsaydı yönetici değiştiğinde efendi (Allah) değişmediğinden Anayasa da değişmeyecekti. 

ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَّجُلًا فِيهِ شُرَكَاء مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِّرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا 

“Allah şu misali örnek verdi. Aralarında anlaşamayan birkaç ortağa birden köle olan bir adamla, bir tek kişiye köle olan bir adam bir olur mu?” (el-Zumer 29)

Buradan statükocu olduğumuz şeklinde bir şey anlaşılmasın, bilakis değişim olmalı ancak bu değişim, Anayasa ve kanunlarla sınırlı kalmamalı. Mevcut Anayasayla birlikte Batı’dan gelen bu gayriinsanî ideoloji de bir kereye mahsus olmak üzere İslam ideolojisiyle değiştirilmelidir. Nitekim gerçek değişim ve kalkınma, Anayasa ve kanunların değişmesiyle değil, ancak ideolojinin değişmesiyle mümkün olur.

Yukarıda cevapsız kalan soruya gelince; devletin, devletin şekli, işleyişi, Anayasa ve kanunlarıyla toplumun fikirlerine uygun hareket etmesinin zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu söylemiştim. Müslümanların üzerinde İslam dışı devletlerin bulunması ve gayri İslamî kanunlarla yönetmesi bu fikrimizle uyuşmazlık göstermez, bilakis fikrimizi destekler niteliktedir. Zira bu toplumdaki fertlerin ezici çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen topluma egemen olan fikirler İslamî değildir. Müslümanlar olarak ne zaman Demokrasi, Laiklik, vatancılık, milliyetçilik ve benzeri küfür fikirlerini savunur olduk, işte o zaman İslamî ideolojiden, İslam Anayasa ve kanunlarından mahrum olduk. Ve İslam dışı fikirleri savunduğumuz müddetçe de İslamî hayat yeryüzüne hâkim olmayacaktır. Çoğumuzun Müslüman olması durumu değiştirmez, zira toplum başka şeydir, fert başka şey. O halde bizler İslamî fikirlere sahip olduğumuzda Müslümanların tepesine çöreklenmiş, kokuşmuş Kapitalizm yerini İslam ideolojisine, Laik devlet yerini Hilafet Devleti’ne tabiî olarak bırakacaktır. 

إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِم

“Bir toplum kendi nefsindekileri (fikirleri) değiştirmedikçe, Allah o toplumun halini değiştirici değildir” (er-Ra’d 11) Vehn hastalığını cesaret şurubu ile üzerimizden söküp atmadıkça, korku duvarlarını yıkmadıkça ve etrafımızdaki Müslümanların derdine ortak olmadıkça ne bu dünyada izzetli bir hayat, ne de Ahirette sürekli bir nimet tadamayız… Selam ve dua ile…


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz