Türk dış politikasında son yıllarda yaşanan gelişmelere bakıldığında izlenen siyasetin tarihin en değişken, kararsız ve kaygan zeminde hareket ettiğini yine son 10 yıldır, izlenen siyasetin pazarlanması noktasında bu kararsızlık ve oynak siyasetin cumhuriyet tarihinin en istikrarlı, isabetli reel politikalar üzerine kurulduğu izlenimi kamuoyuna sunulmaktadır. Son yıllarda dış politikada yaşanan gelişmeler, “Çok yönlü politikalar, Komşularla sıfır sorun, Stratejik ortaklıktan Model ortaklığa” gibi birçok kavram ve konu başlığı Türkiye kamuoyunda tartışılmaya başlandı. Bu konu başlıkları ve kavramlar üzerinde izlenen siyasetin yönüne bakıldığında, esasta ve detayda birbiriyle tenakuz oluşturan birçok hususun ön plana çıktığını görebilmekteyiz. Bunlardan, “dış politikada çok yönlü siyaset oluşturma düşüncesi” ve “komşularla sıfır sorun”, teoride kulağa hoş gelen kendinden menkul olan kavramlar olarak kabul edilebilir. Fakat bunlar, uygulanması, ilişkilere indirgenmesi noktasında birçok alanda uygulanma şansı olmayan hayal mahsulü düşüncelerdir.
Şimdi bu ortaya atılan düşünceler ekseninde izlenen siyasetin nerelere doğru gittiğine bir bakalım.
Özellikle 2008’de ABD’de Başkanlık seçimini Obama’nın kazanmasından sonra ABD’ye ziyarette bulunan Ahmet Davutoğlu’nun, Dışişleri Bakanı olmasının arifesinde, “Obama ile Türkiye’nin dış politika tercihleri ve öncelikleri tamamen örtüşmektedir” gibi ifadeler kullanması, akabinde Dışişleri Bakanı olması ve ortaya attığı “sıfır sorun politikası”, beraberinde bazı soruları gündeme getirmektedir. Buna göre, sıfır sorun, Demokratik ilkelerden mi, yoksa stratejik menfaatlerden mi kaynaklanmaktadır?
ABD’nin izlediği dış politikaya uyum, Türkiye’nin bu noktada ortaya attığı düşüncelerin daha çok demokratik ilkeler çerçevesinde şekillendiğini göstermektedir. Nitekim 2009 yılında Ermenistan ile yeni bir siyasî sürece giren Türkiye, Ermenilere jest olsun diye kilise, müze gibi dinî ve kültürel alanları kullanarak yakınlaşmanın ilk sinyallerini vermiş, daha sonra iktisadî ilişkilerin canlanması adına sınır kapısının açılması yönünde protokol yapılması aşamasına geçmiştir. Ardından, iki ülke Cumhurbaşkanlarının birlikte maç izlemeleri ile dostluk mesajları verilmiştir. Nihayetinde Yukarı Karabağ’ın Azerbaycan’dan ayrılması düşüncesini kabul etmesinin akabinde Azerbaycan ile ilişkilerin dibe vurması gündeme gelmiştir -ki Bakü-Ceyhan boru hattının en önemli ayağını oluşturan Azerbaycan, petrol ve doğalgazda Türkiye için hayati öneme sahiptir-. Sonuçta Azerbaycan’ın bu alandaki ilişkilerin bozulacağı sinyallerini vermesi üzerine Türkiye, keskin bir manevrayla Yukarı Karabağ’ın ayrılmasını ABD’nin baskısıyla kabul etmeyi düşündüğünü ifade ederek, dış politikada tam bir tutarsızlık örneği sergilemiştir.
Yine Ortadoğu’daki birçok ülke ile sıfır sorun politikası çerçevesinde siyasî, iktisadî, askerî anlaşmalar imzalanmış, hatta bu anlaşmaların bir üst basamağı olarak bu ülkelerle vizelerin kaldırılması kabul edilmiştir. Bu durum, Türkiye ve diğer ülke halkları tarafından çok büyük bir gelişme olarak kabul edilmiştir.
2010 yılının sonlarında ortaya çıkan Arap isyanları kısa sürede birçok ülkeye yayılırken bu dönem aynı zamanda, Türkiye’nin komşularıyla ve bölgesindeki diğer ülkelerle “sıfır sorun politikası”nın bittiğini gösterir dönemdir. Daha önce bu ülkelerdeki yöneticilerle her türlü anlaşma yapılırken isyanlarla birlikte ABD ve Batı’nın bu isyanları desteklediğini açıklamalarının ardından, İslam coğrafyasında Müslümanlara her türlü zulmü, zorbalığı reva gören diktatörlerle yapılan anlaşmalar, dostluk mesajları unutulmuş, ABD’nin dış politikada izlediği siyasete uygun politikalar çerçevesinden hareket edilerek Türkiye de bu isyanları desteklediğini ifade etmiş, hatta demokratik taleplerin en üst perdeden ifade edilmesi noktasında Başbakan Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ile birlikte kabinedeki diğer bakanlar da adeta birbirleriyle yarış içerisine girmişler. Sonuçta Türkiye, Libya ile Kaddafi döneminde birçok alanda anlaşmalar yapmış, düşmanları çatlatan dostluk mesajları vermişken ortaya çıkan Arap Baharı dalgası ile birlikte Kaddafi, düşman ilan edilmiş ve hatta NATO’nun Libya’ya müdahalesine en büyük desteği veren ülke, bölgede güya “sıfır sorun” politikası güden Türkiye olmuştur. Şuan hâlâ Suriye’de Müslümanların zalim Esad ve rejimine karşı sürdürdükleri kıyamı çarpıtmak için Müslümanların izzetli, onurlu bir yaşam olan İslamî düzen taleplerinin Demokratik taleplere indirgenmeye çalışılması ve bu doğrultuda sunî Demokratik bir muhalefet oluşturma düşüncesine öncülük eden Erdoğan ve Davutoğlu olmuştur. Yani kıyamdan önce Başbakan Erdoğan’ın Beşşar Esad için “kardeşim” dediği, karşılıklı vizelerin kaldırıldığı, dostluk anlaşmalarının yapıldığı sürecin ardından, Dışişleri Bakanı Davutoğlu tarafından ilan edilmesinin ardından Suriye, Türkiye’nin iç meselesi olmaya, “Esad” telafuzu, “Esed” olmaya, Erdoğan tarafından Esed’e tehditvari açıklamalar yapılmaya, Dostlar, kardeşler arasında hasımlaşmalar başladı. Ki bu da “sıfır sorun” politikasının bir sonucuydu herhalde.
Suriye’de Esad katliamlara tüm hızıyla devam ederken Erdoğan’ın, Seul’e hareketinden önce yaptığı basın açıklamasında Annan Planı’nın Suriye için uygun olmadığını belirtmesine rağmen, Seul dönüşünde ve 1 Nisan’da Türkiye’nin ev sahipliğini yaptığı “Suriye Ulusal Konseyi (SUK)” toplantısında Annan Planı’na destek vermesi, yine bu toplantıya karşı olan İran davet edilmezken Rusya ve Çin’in davet edilmesi, çok kısa aralıklarda dahi çok büyük siyasî tutarsızlıkların yapılması, izlenen siyasetin ne kadar geçerli olduğunu gözler önüne sermektedir. Yine İran ile yapılan anlaşmalar, dostluk mesajları, Türkiye’nin İran’a bakışında büyük değişimlerin yaşanmasına, İran’ın da Türkiye’ye bakışında büyük oranda iyileşmelerin olduğu izlenimine vesile oldu.
Özellikle İran’ın nükleer enerji elde etme girişimi, ABD ve Batı tarafından nükleer silah elde etmek için uğraştığı iddialarıyla İran’a karşı çeşitli yaptırımlar uygulama üzerine mutabık kalmalarına rağmen Türkiye’nin bu yaptırımlara karşı çıkması, yine Türkiye’nin İran ve Batı arasında köprü görevi görmesi, iki ülke arasındaki ilişkilerin düzeyini oldukça yükseltmiştir. Ancak ABD ve Batı’nın NATO savunma sistemini Türkiye’ye kurması, gelişen Suriye olaylarında İran’ın Beşşar Esad’a destek vermesi, Batı’nın nükleer enerji konusunda İran’a yaptırım uygulamadaki kararlılığı, Türk siyasetinde etkisini göstermeye başlamıştır. Nitekim ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin, birçok ülkenin İran’dan petrol ithalatında azaltmaya gittiği ve Türkiye’nin de İran’dan petrol ithalatında azaltma yapması gerektiği yönündeki beyanatından sonra Türkiye, İran’dan yıllık petrol ithalatını %20 oranında azalttığını ifade etmiştir. İran, kışın dondurucu soğuklarında gaz akışında kesintiler yaparak Türkiye’yi oldukça zor durumda bırakmış, Suriye gündemi etkisi altına aldıktan sonra ise iki ülke yetkililerinin birbirlerini tahkir edici ifadelerde bulunmaları, sıcak ilişkilerin donmasına sebep olmuştur.
Yine Arap Baharı’nın Mısır, Libya, Tunus’ta tamamlanmasının ardından ziyarette bulunan Başbakan Erdoğan’ın, bu ülkelerde yaptığı Laiklik vurgusu da bu ülkelerde yaşayan Müslümanları şaşkına çevirmiştir. Nitekim kendi ülkesinde Türkiye’yi muhafazakârlaştırdığı -ki bu terimi “dindarlık” anlamında kullanıyorlar- iddialarını öne sürenlere, Laikliği uygulayan ve pazarlayan bir Başbakan’ın -kastettikleri manada- muhafazakârlıkla itham edilmesi, siyaseten akıl düşüklüğü olarak görülmüştür.
Tüm bu gelişmeler ve dahası, Türk dış politikasının neden bu kadar kaygan bir zeminde hareket ettiğini, tutarsız, istikrarsız bir siyaset izlendiğini, bu siyasetlerin arka planında neler olduğunu düşünmemizi elzem kılmaktadır. ‘Sıfır sorun’ politikası hiçbir zaman uygulama alanı olmayacak bir politika olmasına rağmen, çok büyük beklentilerle pazarlandı ki bunun imkânsızlığı ülkelerde hükümetlerin değişmesi, siyasî konjoktürün farklılaşması, ülkeleri idare eden güçlü şahısların değişmesi, asgari düzeyde de olsa siyasî, iktisadî, askerî alanlarda sorunların olmasını zorunlu hale getirir ki en bariz örnek, Arap Baharıyla birlikte Türkiye’nin birçok ülke ile sorunlu hale gelmesidir. Yine bu politikanın altının doldurulmaması, kendi siyasetini belirlemekten aciz olmanın neticesi egemen güçlerin siyasetlerinin uygulayıcısı olmak, bu politikanın slogandan öte bir anlam ifade etmemesini sağlamıştır. Hem tek kutuplu bir siyasete karşı olduğunuzu belirteceksiniz -ki Ahmet Davutoğlu her platformda bunu dillendirmektedir-, hem de bu siyasetin mimarı, uygulayıcısı olan ABD ile dış politikamızın her alanda örtüştüğünden bahsedip bu siyasete hizmet etmekten geri durmayacaksınız. Bu dış politika örtüşmesiyle kastedilen, Pakistan, Afganistan, Irak ve daha birçok İslam coğrafyasında her gün onlarca Müslümanı katleden ABD terörü müdür acaba? Özellikle NATO-ISAF gücüne fiilî asker desteğiyle ABD’nin insansız hava araçlarıyla ve Pakistan yöneticilerinin onayı ile her gün birçok Müslümanı katletmesine onay verilmekte ve bunu maskeleyecek argüman olarak da “terörle mücadele” terkibi kullanılmaktadır. Hâlbuki Erdoğan her konuşmasında, hem mazlumun yanında olacaklarını belirtiyor, hem de mazlumlara zulmeden, onların kanlarını akıtanlarla işbirliği yapıyor, onların kanlı elleriyle tokalaşarak elini mazlum kanına bulaştırıyor ve buna da terörle mücadele diyerek zalimlere, mazlumlara karşı savaşında “sonuna kadar yanınızdayız” mesajı veriliyor. İşte bu da dış politika alanındaki çelişkilerin belki de en büyüğüdür.
Bu gelişmelerin tamamı, bağımlı siyasetin ne kadar kırılgan, değişken, istikrarsız, ilişkilerin çok kısa zaman aralığında dahi tersyüz edilebilir bir karakterde olduğunu açıkça göstermektedir. Bugün dostluk, kardeşlik mesajı veren yöneticilerin, menfaatlerin değişmesiyle bir anda ilişkilerini dondurabildiklerine, “sıfır sorun” örneğinde olduğu gibi ‘romantik’ politikaların, dış siyaseti nasıl bir tökezlemeye doğru götürebildiğine, -bırakın sorunsuzluğu- ilişkileri sorunlar yumağına dönüştürdüğüne ve sonunda ülkeyi, sorunlar çukuruna düşürdüğüne bu bağımlı siyasetin bir tezahürü olarak şahit olmaktayız.
Bu tür kırılgan siyasetin önüne geçilmesi ancak ve ancak kendi iman ettikleri akidelerinden kaynaklanan siyasî çözümlerle hareket edildiğinde, Müslümanların beyinlerine nakşedilen sınırların kaldırılmasıyla mümkün olabilecektir. Bunun yolu da, Hilafet Devleti ve bunu uygulayacak Halifelerden geçmektedir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış