... Ve Sancılı Doğuşun Dönüm Noktası Olan Suriye, Nereye?

Fuad Hamidoğlu

Aslında bu yazı “Önce Tunus... Şimdi Mısır... Sonra Libya, Yemen ve...?” başlıklı yazının devamı niteliğinde olan bir yazı olarak görünebilir. Nitekim orada şöyle bir ifade geçiyordu: “Önce Tunus, şimdi Mısır, sonra Libya ve Yemen ve sonra... Sırada kim var Allah bilir...” Ancak Suriye’deki olaylar, son derece önem arz ettiği için böylesi bir başlık hak etmiştir. Yaklaşık bir buçuk sene önce meydana gelen, İslam coğrafyasında hâlâ cereyan etmekte olan ve medyanın tabiriyle ‘Arap Baharı’ adı verilen ayaklanma, başkaldırma ve kıyam niteliğinde geniş tabanlı ve halk destekli sosyal ve toplumsal hareketliliğin şu anki son durağı olan Suriye’de en dramatik yönü ve belki de tarihte bu denli vahşice, gaddarca ve dehşet verici cinayetlerin işlenmediği ciddi sahneler, eşi ve benzeri görülmemiş can pazarı yaşanmaktadır. Belki Suriye deyince ve oradaki işlenen cinayetleri görünce aklımıza ‘Ashab-ı Uhdud’ olayı gelir ki bu iman sahnesi Kur’an-ı Kerim’in Burûc Sûresi’nde şöyle geçmektedir:

قُتِلَ أَصْحَابُ الْأُخْدُودِ...وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلَّا أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ. الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ

“Ateşle dolu hendeğe atılanlar (yakılarak) öldürüldü... Onlardan, sırf göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan, azîz ve hamîd olan Allah’a iman ettikleri için intikam aldılar. Oysaki Allah her şeyi görür.” (Burûc Sûresi 4, 8-9) Allah; içimizin bir parçası olan Suriye halkına sabır ve dayanacak iman gücü versin, ayaklarını sabit kılsın, ölülerine rahmet etsin ve onları şehit olarak kabul etsin.

Öncelikle Suriye meselesini ve orada cereyan eden ayaklanmayı değerlendirmeden önce hemen şunu belirtmek gerekir ki tarihe ‘Arap Baharı’ olarak giren ve arap memleketlerinde hala yaşanmakta olan bu ayaklanmanın genel olarak iki farklı özelliği vardır. Bahsettiğimiz özelliklerin biri ayaklanmanın başında bulunurken diğeri ise sonundadır. Baştaki özellik, halkların yıllardır hissettiği zulüm, baskı ve aşağılanmadan dolayı bu ayaklanmanın bütünüyle kendiliğinden meydana gelmiş, hiç bir siyasî güce bağlı olmayıp hiç bir devletin kontrolünde olmamasıdır. Zira ilk etapta sokağa dökülmenin sebebi zulme ve zalime karşı koymak idi. Başta sistemi köklü olarak değiştirmek gibi bir hedef yoktu ve olmaması da garip değildi. Zaten o zaman en büyük sorun ayaklanmayı organize eden gençlerin başlarında yönlendiri bir liderin olmaması idi. Sonundaki özellik ise dış güçler ve onların işbirlikçileri tarafından bu ayaklanmanın yönünün değiştirilmeye ve saptırılmaya çalışılmasıdır. Bunun örneği ise ayaklananlar ‘Biz dikte rejimlerden kurtulmak anlamında özgürlük istiyoruz’ diye haykırınca, dünya medyası ‘Ayaklanan halk demokrasi ve laiklik istiyor’ şeklinde haber veriyordu. Bu haberler çok dikkat çekici bir şekilde servis ediliyordu. Bu iki ayrı hususları birbiriyle karıştırmamak gerekir. Bunların her ikisini de ayrı olarak ele almakla birlikte çok net bir biçimde Tunus’da, Mısır’da, Libya’da ve en son Yemen’de gördük. Nitekim Batı’nın akbabaları Tunus ve Mısır ayaklanmasına çökerek hemen demokrat seçimlere ve demokratleşme sürecine bağladılar. Libya ise bu senaryodan pek farklı değildi, sadece askeri mudahele yapılarak işi NATO’ya bırakıp yeni işbirlikçileri devreye soktular. Keza Yemen’de de Ali A. Salih siyasi sahneden (güya) çekildi yerine aynı sistemi ve çizgiyi devam ettiren başka sima geldi. Bunların hepsinde değişen tek şey sistemler değil sadece şahıslar olmuştur. Batı’nın tek amacı ise bu ayaklanma yüzünden İslam aleminin siyasi olarak bağımsızlaşmaması ve kontrol dışına çıkmamasıdır. İşte bunun içindir ki yukarıka saydığımız dört müslüman memleketlerdeki meydana gelen ayaklanmanın sonuç bakımından her şeyi silip süpürecek yeni bir ayaklanmaya ihtiyacı vardır. Sebebine gelince; çünkü köklü değişimi sağlayamamıştır. Ne yazık ki bu dört ülkedeki ayaklanmayı Babtı’nın oldubittiye getirip hızlı bir şekilde sonuçlandırmayı başarımıştır. Bunun sebebi ise, o ülkelerdeki yedek işbirlikçilerinin çok olmasıdır. Bu nedenledir ki Batı; ayaklanmanın rotasını değiştirme ve saptırma hususunda zorlandığı pek söylenemez.

Ne var ki iş Suriye’ye gelince ayaklanmanın hem meydana gelişi, hem devam edişi ve hem de sonucu bakımından –ki Allah’ın izni ve inayetiyle bu sonuçtan bütün müminlerin kalpleri ferahlayacaktır - diğer ayaklanmalardan çok farklı olduğu için Batı’yı oldukça şaşırttı ve kaygılandırdı. Batı’nın bu şaşkınlığını arttıran bir diğer husus ise Suriye’ye ilişkin güya siyasi çözüm açısından (Arap Birliğinin gözlemciler göndermesi ve Kofi Annan’ın altı maddeli yol haritası) Batı’nın Tunus, Mısır, Libya ve Yemen numunelerini kopyalamasında tamamen başarısız olmasıdır.

Bilindiği üzere Suriye’deki ayaklanma 15.3.2011 tarihinde patlak vermiştir. Ayaklanmanın ateşlenmesine neden olan olay ise Ürdün sınırına yakın ve Suriye güneyinde bulunan Der’a kentinde (nüfus: 230.500) iki bacı telefon görüşmesinde Mısır tağutu Mübarek’in devrilişini kutlarken biri diğerine ‘darısı bize’ demesidir. Bunun üzerine cani Baas istihbaratı her iki bacıyı tutuklayıp tartakladı ve daha da aşağılamak için sözü söyleyen bacının saçlarını sıfıra vurdular. Kentin ve bölgenin aşiretsel ve islami yapısı itibarıyla bu olay bomba gibi gündeme düştü. Zaten o günlerde arap dünyasında zulme karşı ayaklanma atmosferi çok güçlü olduğu için Der’a halkı galeyana geldi ve bu olay hızlı bir şekilde konuşularak Suriye’nin bir çok şehir, kasaba ve köylerine yayılmaya başladı.

Suriye’de ayaklanan halkı korkutmak ve bu ayaklanmaya son vermek için önce cani Baas istihbaratı gösterilere ve gençlere çok katı davranarak her tarafta ‘Hama’ katliamı aratmayacak şekilde kan dökmeye başladılar. Fakat bu vahşet halkın geri adım atıp dikte rejimden korkmasına değil bilakis ayaklanman tabanının genişleyerek bilinçlenmesine neden olmuştur. Bunun en açık delili eski BM genel sekreteri ve şu anda Suriye ayaklanması için altı maddeden oluşan yol haritası hazırlayan Kofi Annan en son Suriye’ye yaptığı ziyarette Suriye rejiminin elebaşı Beşşar El-esad ile görüştüğünde kendisine şu sözleri sarf etmesidir: ‘Sizin Suriye halkını ve ayaklanmasını geçen uzun zaman boyunca bastıramayışınız ve bu hususta başarısız oluşunuz ayaklanmanın islamileştirilmesine, onun ikinci Tora-Bora (Afganistan’da bir bölge adı ve kara toz anlamına gelir) olup Suriye halkının hepsinin birer mucahit olmasına yol açmıştır. Zira bu durum asla kabul edilmez.

Zira Suriye ayaklanması ilk günlerinde kimliği belli değildi ve bilinçsiz olarak hareket ediyordu. Hatta o günlerde şöyle sloganlar söyleniyordu: ‘Suriye Ulusal Konseyi beni temsil ediyor.’ Nitekim Suriye ayaklanmasının rotasını değiştirip demokratleşme sürecine doğru saptırmak adına özellikle ABD direkt olarak ve kendi işbirlikçisi olan Erdoğan aracılığıyla ‘Suriye Ulusal Konseyi’ni ve ‘Suriye muhalefeti’ni İstanbul’da oluşturmak süretiyle çok uğraştı. Ayrıca Suriye ordusundan ayrılarak bu konseye katılmak üzere kırka yakın subay ve asker Erdoğan’ın ‘Biz sizi koruyacağız’ sözüne güvenerek türk hükümetine sığındılar. Fakat onlar iş işten geçtikten sonra Erdoğan tarafından kullanıldıklarını gördüler. Bu subaylardan biri olan yarbay Hasan Harmuş değiş tokuş karşılığında Suriye cani rejimine teslim edildi. Bir kaç gün sonra da Suriye rejimi tarafından idam edildi.

Ancak uzun zaman geçtikten sonra başta ABD olmak üzere bütün Batı devletleri hem ‘Suriye Ulusal Konseyi’ hem de ‘Suriye muhalefeti’nin Suriye halkı nezdinde taban bulmadığını idrak ettiler. Hatta Suriye’de laik kesimini temsil eden oranın %2 olduğunu itiraf ettiler. Buna göre Suriye ayaklanmasının kimliği sadece ve sadece İslami ve İslam dışındakilerinin şansı hiçtir. Nitekim Suriye ayaklanmasının başlamasına yaklaşık 15 ay geçmesine rağmen ayaklanmanın rotasını değiştirip saptırma hususunda Batı –özellikle ABD- hala ayaklanan gençler arasına girerek sızamamış ve ayaklanmayı kendi tarafına çekerek kullanmak için içine bir türlü nufüz edememiştir. Diğer bir ifadeyle Baas rejimi yerine geçeceği ve Suriye halkının kabul edeceği satılmış ajan bulamamıştır. Bu durumun Batı’yı rahatsız ettiği şu sorudur: Esad her halukarda gitmeli ve giderse yerine kim geçecek?? Bunun da iki ana nedeni vardır.

Birincisi: Suriye rejimi Baas partisi ve Esad ailesi yönetime geldiği günden beri kendi ailesi dışında herkesi tasfiye edip yok etmiş ve yönetim hırsından ötürü kendilerine siyasi olarak rakib olabilecek bütün şahsiyetleri ortadan kaldırmış olmasıdır. Oysa Tunus ve Mısır örneğinde böyle olmadı. Çünkü alternatif çeşitleri çoktu.

İkincisi ise Suriye halkının vahşet manzaraları karşısında gün be gün bilinçleniyor, kendi özüne dönüyor ve dindarlık içgüdüsü bakımından imani atmosferlerden çok hızlı bir şekilde etkileniyor olmasıdır. Hatta yakın zamana kadar onbinlerce genç namaz kılmazken fakat onlarca çocuk, genç, yaşlı ve kadın cenazeleri ve ölüm manzaralarından etkilenerek ayaklanan gençlere katılmaya başladılar. Bunun en etkileyici örneği bir delikanlının onurlu duruşudur. Bu delikanlı belki yirmi yaşını geçmemiş namaz kılmayan bir gençti. Delikanlıya Bass istihbaratı karakolda şiddetli bir şekile işkence altında döverken ona: ‘Söyle bakalım, senin Rabbin kimdir?’ diye sordular. O da ‘Rabbim Allah’tır’ deyince Baas canavarları daha şiddetli bir şekilde dövmeye başladılar ve yakınlarda bulunan Beşşar El-esad posterini yere koyarak ‘Senin Rabbin Beşşar’dır ona secde et’ deyince delikanlı genç postere secde etmediği gibi ona tükürdü. Delikanlı hapisten çıktıktan sonra yakınları ona: ‘Neden ruhseti almadın da postere secde etmedin, ölümden hiç korkmadın mı? Diye sordular.’ Bunun üzerine delikanlı genç şu cevabı verdi: ‘Ben hayatımda Allah’a secde etmedim. Onlar beni şiddetli bir şekilde döverken ve tağuta secde etmemi isterken isterdim ki hayatımda ilk secde tağuta değil Allah’a olsun.’

Şunu söylersek abartmış olmayız ki bütün Batılı güçler diğer ayaklanmalardan korkmadığı kadar Suriye ayaklanmasından son derece korkmakta ve derin endişeler taşımaktadır. Çünkü gerçekten de Suriye ayaklanması diğer ayaklanmalara hiç mi hiç benzemez. Onlar Suriye ayaklanması ve Müslüman Suriye halkının belini bükemedi de bükemeyecektir. Batı’nın bu tür bilinçli ayaklanmalardan duyduğu kaygıların bir delili ise Almanya doğumlu, yahudi kökenli, Amerikalı stratejisyen, Amerika siyasetinde fikir babası kıdemli siyasetçi Henry Alfred Kissinger geçtiğimiz günlerde yazdığı bir makalede şu sözleri sarf etmesidir: ‘Amerika’nın bölgedeki yıllardır takip ettiği siyasetin iki ana hayati sütunlara dayanmaktaydı. Bunlardan birincisi bölgede bulunan petrolü sorunsuz bir şekilde kullanmak, ikincisi ise ‘İsrail’i korumaktı. Ancak Amerika’nın Suriye’de cereyan eden olaylara ilişkin tutumunun sebebi ise; bölgede bütün bölge halkını etkisi altına alan bağımsız bir devletin doğmasından çok endişelenmesidir. Bu makalenin dünya çapında insanlar tarafından okunmaması için makaleyi yayınlayan gazete internet sayfalarına vermemiştir.

Dikkat edilirse Suriye ayaklanması diğerleri gibi dünya ve yerli medya tarafından doğru ve yeteri kadar kamuoyuna objektif olarak sunulmamaktadır. Bundan dolayıdır ki Suriye ayaklanması son zamanlarda kâfir devletler ve onların yardakçıları tarafından yalnız bırakılmış, düşen şehitlere ağlayarak Baas celladine terk edilmiş durumdadır. Zira ABD Mısır’da yapılacak olan başkanlık seçimlere gözlemciler gönderirken Suriye katliamına ve Baas canavarına boş tehditler savurarak seyirci olarak kalmaktadır. Bunun tek anlamı şudur ki Batı diğer ayaklanmalarda olmayıpda fakat Suriye ayaklanmasında önemli bir şeyi görmüştür. Bu da bu ayaklanmanın İslami fikir, duygu, yön ve hedef sahibi olmasıdır. Yani Suriye ayaklanması tertemiz, Batı’nın laiklik ve demokrasisine bulaşmamıştır. Çünkü Suriye halkı ezici bir çoğulukla net olarak ‘İslam devleti’ ve ‘Hilafet devleti’ni sloganlarında ve haykırışlarında dile getirmektedir. Hatta Suriye halkının bu ezici çoğunluğunun ‘Baas ve EsadEdan sonra kesinlikle Hilafet’ten başka bir devlet ve yönetim istemiyoruz.’ Haykırışları sık sık gelen haberler arasında. Şüpsiz bütün bunlar bizi son derece sevindirir.

Dolayısıyla Suriye’deki cereyan eden ayaklanmanın gittiği istikametin doğru olduğuna işaret eden en önemli faktörlerden biri de kâfir devletlerin ve onlara tabi olan güçlerin onları yalnız bırakması, onlara yardım etmemesi ve onları cellada teslim etmesidir. Zira Batı şu ana kadar ayaklanmaya hâkim olamadığı için ayaklanmanın başarılı olmasını engellemek için ellerinden geleni yapmaktadır. Misal olarak arapça yayın yapan Al-jaazera kanalının Cuma günlerinde sunduğu ‘Arap ayaklanmalarına bir perspektif’ isimli programa katılan Baas üyesi Talip İbrahim şöyle demiştir: ‘Dünya artık Suriye’deki durumun çok hassa olduğunu anlaması gerekir. Çünkü Suriye başka ülkelere benzemez. Açıkça söylemek gerekirse daha önce Suriye’de bulunmayıpda fakat ani olarak ortaya çıkan bir takım güçler vardır. Bu güçler Lübnan’da bulunan Hizb-ut tahrir ile beraber çalışmaktadır. Eğer acilen Suriye’deki durum ele alınmazda kontrol altına alınmazsa Orta Doğu’nun tümü deliler hastanesine dönüşecektir.’

Her ne kadar Suriye Müslümanlarının yalnız bırakılması ve cani Esad’a terk edilmesi zorumuza gitse de fakat bu Allah’ın mümin kullarına bahş etmek istediği nusretin ve ilahi yardımın gelmesinin hem müjdesi hem de yakın olduğunun bir göstergesidir. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ. فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللَّهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللَّهِ وَاللَّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ

“Bir kısım insanlar, müminlere: “Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!” dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir” dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir.” (Âl-i İmran 173-174)

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ise şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden bir grup, din üzere zahir olmaya devam eder. Düşmanlarını kahrederler, muhalefet edenler onlara zarar veremezler. Ancak onlara bir takım sıkıntılar isabet eder. Onlar, bu hal üzere iken Allah’ın emri (nusreti) gelir.” Dediler ki: “Onlar nerede bulunuyorlar?” Dedi ki: “Beyt ül-Makdis’te (Mescid-i Aksa) ve onun etrafındadırlar.” Ve şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden, Allah’ın emrine göre hareket eden bir topluluk sürekli olarak var olacaktır. Ne onlara yardımı kesenler ne de muhalefet edenler onlara zarar veremezler. Onlar bu hal üzere iken Allah’ın yardımı gelir.” Zira Suriye ayaklanmasında şu slogan ve söylemleri görüyoruz: 

“O Allah içindir, o Allah içindir”, “Allah’tan başkasına asla eğilmeyiz”, “Baas Partisini kaldıracağız, yerine Hilafet’i kuracağız”, “Ey Allah’ım’! Sana geldik, Sana geldik”, “Ey Allah’ım! Senden başka kimsemiz yok”

Son olarak da bugün artık Suriye’de ve daha birçok İslamî beldelerdeki İslam Ümmeti korkunun kalın duvarlarını yıkıp sahip olduğu iman gücünün sırrını keşfetti. O seçimini yaptı ve artık çok belirgin bir şekilde sadece İslam devleti ve Hilafet’i istemektedir. Allah’tan niyaz ederim ki Suriye ayaklanmasını tüm Müslümanların kurtuluşu olan Raşidî Hilafet Devleti’nin kuruluşuna vesile kılsın. 



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz